Allah Dostlaridan Inciler

Allah Dostlaridan Inciler kategorisindeki tüm yazılar

Ibadetlerin özü duadir-M.Saki Erol

Ocak 25, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Yaratılışımızın gayesi, Mevla’ya kulluk ve ihlasla ibadet etmektir. Dua ise ibadetlerin özüdür. Allah’a boyun eğmek, gönülden Hakk’a yönelmektir. Kulun yaratıcısı karşısında acziyetini ortaya koyması, kulluğunu ispat etmesidir. İnsanın kalbinden süzülüp gelen yalvarışın, yakarışın dil ile ifadesidir. İlahi huzura sunulan bir dilekçedir, kulun derdini yüce Rabbi’ne açmasıdır.

Darda kalanların can simidi ve en son ümidi olan dua, her durumda yapılabilecek özel bir ibadettir. Nasıl her ibadetin bir usul ve adabı varsa, başlı başına bir ibadet olan duanın da bir takım usul ve edepleri vardır. Arifler, “Usul olmadan vusul olmaz”, “Edebi korumayana dost perdeyi açmaz” demişlerdir.

Duanın kıblesi Arş-ı Azam’dır. Arş-ı Azam ise Allah Teala’nın azametini ve saltanatını temsil eder. Kainatın kalbi olan Arş-ı Azam, ilahi hükümlerin icra makamıdır. Arş, duaların yükseldiği ve kabul edildiği yerdir. Her kul için semada Arş’a açılmış kapılar vardır. Tövbe kapısı, dua kapısı, rahmet kapısı, rızık kapısı, amellerin arz kapısı gibi. Bu kapılar, insan ölene kadar kapanmaz, yeter ki insan onlardan içeri girmesini bilsin.

Dualarımızı Arş’a yükseltecek ve ilahi huzurda kabulüne vesile olacak usul ve edepler şunlardır: Duayı süslemeli ve ilahi huzura sunulmaya hazır hale getirmeliyiz. Bunun için dua yaparken mümkünse abdestli olmalı, yüzümüzü kıble tarafına çevirmeliyiz. Elleri semaya doğru açmalı, duadan önce Allah Teala’ya hamd etmeli, O’nu güzel isimleri ile yüceltmeliyiz.

Duanın başına Allah’ın Habibi Hz. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) güzel ismini eklemeli, ona salat ve selam ile duayı süslemeliyiz. Sonra kusurlarımız için istiğfar edip boyun bükerek yüce Rabbimiz’in rahmetine ne kadar muhtaç olduğumuzu halimizle dile getirmeli ve peşinden duaya geçmeliyiz. Duayı bitirirken de yine Allah Teala’ya hamdetmeli ve Efendimiz’e salavat getirmeliyiz. Dua için mübarek zaman ve mekanları güzel bir fırsat bilmeliyiz.

Bütün vakitlerde dua edilebilir, ancak dua için en güzel zaman ihtiyaç anıdır. İçine düşülen herhangi bir sıkıntı, musibet, hastalık, darlık, kuraklık, kıtlık, yalnızlık, korku, stres, manevi bunalım, gönül darlığı, kalp katılığı, şiddetli vesvese ve günahlara meyil anları dua kapısını çalma zamanlarıdır. Ayrıca farz namazlardan sonra, gecenin son üçte biri içinde, seher vakitlerinde yapılan dualar, ilahi huzura hemen yükselir. Zulme uğranıp kalbin mahzun olduğu anlarda ve Allah için yolculuk yaparken yapılan dualar da en makbul dualardandır. Maddi veya manevi bir sıkıntıya düşünce iki rekat hacet namazı kılıp peşinden dua ve istiğfar etmek sıkıntının kalkması için güzel bir vesiledir.

Bunlar duanın Arş’a yükselmesi ve kabul görmesi için zahiren dikkat edilecek vazife ve edeplerdir. Bir de işin özünü oluşturan edepler vardır. Onları şu şekilde özetleyebiliriz: İbadetlerin özünün dua olduğunu yukarıda ifade etmiştik. İnsan önce duasız kulluğun olamayacağını ve ilahi dostluğun kazanılamayacağını bilmelidir. Dua, kulluğu en güzel şekilde ifade ve ispat eder. Çünkü insanın her an ihtiyaç içinde olduğunu bilmesi ve muhtaç olduğu her şeyi sebepli veya sebepsiz olarak yaratacak yüce Yaratıcı’ya yönelmesi en büyük kulluktur. Bunu bilmek ve O’na yönelmek farzdır.

Dua kapısı hepimize açık

Dua, ümit, sevgi ve gönül hoşluğu içinde yapılmalıdır. Çünkü kendisinden bir şey istediğimiz yüce Zat, bizim hakiki dostumuz ve sahibimizdir. O bize gönlümüz kadar yakındır. Kalbimiz O’na yöneldiğinde ve dilimizden derdimiz döküldüğünde bizi dinlemektedir. Bize kendisinden istemeyi O emretmiştir. “Benden isteyin ki size vereyim” demiştir. Güzel kulluk ve samimi dua edenlere cenneti müjdelemiş, kibirlenip dua ve ibadetten kaçanlara cehennemi hazırlamıştır. (Mümin, 60)

Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) belirttiği gibi yüce Rabbimiz öyle zengindir ki, kendisinden istendikçe hoşnut olur. Kapısı herkese açıktır. Bütün kullara her istediklerini verse hazinesinden hiçbir şey eksilmez. Yüce Allah, affedilmek isteyeni affeder, hidayet isteyeni hidayete ulaştırır, sıhhat ve afiyet isteyeni rahatlığa kavuşturur, rızık isteyeni genişliğe çıkarır, ateşten korunmak isteyeni cehennemden uzaklaştırır. Sevgi ve rızasını isteyeni rahmetiyle destekler, cennet yoluna sevk eder. Kısaca kendisinden isteyeni seven, her istenene gücü yeten yüce Rabbimiz’den bir şey isterken devamlı sevinçli, ümitli ve mütevazı olmalıyız. Bir arifin dediği gibi, eğer Allah kullarına vermek istemeseydi, “Benden isteyiniz” buyurmazdı.

Dua eden boş çevrilmez

Duada samimi ve ısrarlı olmalıdır. “Bir kere istedim verilmedi” demek yanlıştır. Allah Teala’dan bir şey istemek kendi başına bir ibadettir. Her ibadete en azından on sevap verilir. Rasulullah (s.a.v): “İnsan, ‘Ben Allah’tan istedim de bana isteğim verilmedi’ demediği ve istemeye devam ettiği müddetçe istediği kendisine verilir” (Müslim, Tirmizi) buyurmuştur.

Efendimiz’in (s.a.v) şu müjdesi duaya sarılmak için yeterlidir: “Allah Teala, yeryüzünde dua eden hiçbir Müslümanın isteğini boş çevirmez, muhakkak bir karşılık verir. Ya kulun isteği şeyi verir, ya onun yerine kendisinden bir kötülüğü defeder ya da isteğinin karşılığını ahirete saklar.” (Tirmizi, Hakim, Müstedrek)

Bazen istediklerimiz verilmez

Allah, devamlı kendisine yalvaran kullarını çok sevmektedir. Bu nedenle bazen kulunun istediği şeyi geciktirmektedir. Çünkü bu samimi yalvarmalar en güzel zikir çeşididir. Demek ki kul Rabbi’nden bir şey ister, Rabbi onu dinler, ancak verilecek şeyi yüce Rabbi tercih eder. Bu bir hastanın durumuna benzer. Hasta doktoruna seslenir, ondan bir şeyler ister. Şefkatli doktor bu sesi işitir, fakat bazen hastanın istediğini değil, başka bir şeyi verir. Çünkü hastanın iyiliği ondadır.

Kısaca “Ey Rabbim!” diyen hiçbir kul eli boş dönmez. Duada en önemli nokta kulun kimden ne istediğini bilmesidir. Dilin ucuyla değil, kalbin içiyle dua etmelidir. Çünkü kalp ile yüce Yaratıcı arasında gafletten başka bir perde yoktur. Ne mutlu o mümine ki, devamlı dua ile Allah’ın rahmet kapısını çalmaktadır. Başka bir kapı olmadığının farkındadır.

M.Saki EROL

www.nasihatler.net

Tatil ve eğlence anlayışımız-S. Mübarek Erol

Ağustos 25, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Çalışmak kadar dinlenmek, rahatlamak da önemlidir. Tatil yapmak, yorgunluğu atmak için olduğu kadar, çalışmak için gerekli şevk ve enerjiyi toplayarak daha verimli çalışmak için yapılan ve insan tabiatının ihtiyaç duyduğu bir faaliyettir. Hele içinde bulunduğumuz çağın hayat şartları, meşru çerçevede eğlenmeyi, dinlenmeyi ve tatil yapmayı gerekli kılmaktadır.

Bütün bir sene boyunca aynı şartlarda aynı insanlarla aynı işi yapmak, hatta aynı ortamda bulunmak bile insanda yorgunluk ve bıkkınlık meydana getirebilir. Dolayısıyla çalışma şartları tekdüze olan insanlar değişikliğe ve yenilenmeye daha fazla ihtiyaç duyarlar. Dinlenmek ve eğlenmek, yeme, içme, uyku gibi ihtiyaçların yanında her zaman yer almıştır. Günlük hayatta yer alan kısa süreli dinlenmelerin yanı sıra daha uzun süreli dinlenmeye de insan ihtiyaç hissetmektedir.

Eğlence ve tatil, özellikle sanayileşmiş kent toplumları açısından stresten kurtulma imkanıdır. Bütün yıl devam eden monoton bir hayattan, belirli bir çevreden kurtularak rahatlama imkanı sağlar. Sağlıklı yaşamaya, çalışma gücünün sürdürülmesine, bedensel ve zihinsel yıpranmışlığın telafisine imkan verir. Dolayısıyla bireysel temel bir ihtiyaç olan tatil ve eğlence, asrımızda aynı zamanda çalışma verimi ve toplumsal yarar açısından da bir zorunluluk halini almıştır.

Peki, biz müslümanlar, dindar insanlar için durum nedir? Müslümanlar nasıl eğlenirler, onlar için eğlence ve tatilin anlamı nedir?

Kimi insanlara göre eğlence ve tatil, müslüman hayatının sınırları dışında durması gerekir. Çünkü eğlence ve tatil, vaktin boşa harcandığı ciddiyetten uzak iş bir iştir ve müslümana yakışmaz.

Halbuki müslüman için eğlence, tatil ve dinlenme, boş durmak, boşa zaman harcamak olarak düşünülemez. Aksine kulluğun bilincine varmada farklı bir durumun yaşanması olarak kabul etmek gerekir. Müslüman, eğlencesinde de, tatilinde de, dinlenmesinde de kulluğundan sıyrılamayacağının, kulluktan tatile ayrılamayacağının bilincindedir. Zaten bu dünyada sıkı sıkıya sarıldığı kulluğunun, bir anlamda onu ebedi bir eğlenceye, tatile götürdüğünü de bilmektedir.

Kişinin dininin gereklerini unutacak derecede eğlenceye dalması şüphesiz uygun olmaz. Fakat eğlenirken, gezip görürken ve çeşitli sosyal faaliyetlerde bulunurken de insanın dinini yaşaması mümkündür. Ciddiyet ve eğlenceyi, çalışma ve tatili bir arada ve birbirinin tamamlayıcısı, destekleyicisi olarak düşünmek gerekir. Yoksa boşa harcanan, yani kişinin dünya ve ahiretine bir faydası olmayan çalışma da, tatil de aynı şeydir.

Zamanımızda modern iletişim araçları dünyayı evimize kadar getirmektedir. Bu aletler sayesinde evlerimizin içine girecek kadar küçülen dünyanın nimetleri ve güzellikleri, insanın “Keşke ben de oralarda olsaydım!” demesine sebep olmaktadır. Mukaddes Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de 15’ten fazla ayet-i celilede dünyada neler olup bittiğini görmek, araştırmak ve anlamak amacıyla gezip görmemiz tavsiye edilmektedir. Rabbimiz şöyle buyurur: “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah(cc) ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah(cc) bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah(cc) her şeye kadirdir.” (Ankebut, 20)

Çeşitli eğlenceler, yarışmalar, spor gibi faaliyetlerle stres atıp moral depolanırken, tatillerde ayrıca yeni şeyler öğrenilip tecrübe artırılır ve yeni yerler görüp yeni yüzler tanımak suretiyle de sosyal bir çevrenin oluşmasına katkıda bulunulur. Pek çok ayet-i celilede tavsiye edildiği gibi yeryüzündeki eşsiz güzellikleri ve eski medeniyetlerden geri kalanları görüp ibret alma fırsatı da yakalanmış olur.

Fahr-i Kâinat s.a.v. Efendimiz’in zaman zaman atış müsabakaları ve atla yarışmalar düzenlediği, dereceye girenleri ödüllendirdiği, hatta bu tür müsabakalarda “melekler de hazır bulunur” diyerek dinimizin bu tür müsabaka ve eğlenceleri uygun görüp teşvik ettiğini vurguladığı bilinmektedir. (Ebu Davud, Nesaî, Tirmizî)

Yine dinlenme, eğlenme ve mutluluk günleri olan bayramlarda Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz’in, o zamanın imkanları, şartları, eğlence ve dinlenme anlayışına göre def çalıp methiyeler söyleyenlere izin verdiği, Habeşlilerin mızraklarıyla yaptıkları gösteriyi Hz. Aişe r.anha validemiz ile birlikte seyrettiği, “Hz. Peygamberin huzurunda böyle uygunsuz şeyler yapılır mı?” diye cariye kadınları engellemek isteyen Hz. Ebubekir r.a.’a onlara müdahale etmemesi için “Bu bizim bayramımız..” diye uyardığı belirtilmektedir. (Buharî, Müslim, İbni Mace)

Zaman zaman tatil ve eğlenme konusunda mütedeyyin insanlara karşı önyargılı yaklaşımlara şahit oluyoruz. Bu zihniyet mütedeyyin müslümanlara normal bir insan gibi meşru dairede eğlenmeyi, tatil yapmayı yakıştıramayan yaklaşımlardan veya onların tatile iyi gözle bakmayacağı şeklindeki kanaatlerden kaynaklanmaktadır.

Böyle bir psikolojiye Kur’an-ı Kerim’de temas edilmektedir. Bazı ayetlerde Fahr-i Alem s.a.v.’in yaşantısıyla ilgili halk arasındaki önyargılara dikkat çekilir: “Derler ki: Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!” (Furkan, 7), “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar) sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. Bakalım sabredecek misiniz? Rabbin hakkıyla görendir.” (Furkan, 20)

Bu ve benzeri ayet-i celilelerde, Fahr-i Cihan s.a.v.’in bile içinde bulunduğu toplumun bir ferdi gibi yaşamasının yadırganmaması gerektiği, O’ndan tabii ihtiyaçlarını ihmal eden bir davranış biçimi beklemenin doğru olmadığı özellikle vurgulanmaktadır. Aynı şekilde Rasul-i Kibriya, ibadetler konusunda aşırı giderek, yemek, uyku ve hatta aile düzenini bozma derecesine gelen bazı arkadaşlarını -ibadetler dahil- yaptıkları tüm işlerde ölçülü davranmaları hususunda uyarmıştır. (Riyazü’s-Salihin)

Tüm bu hususlar gözönünde bulundurulduğunda, mütedeyyin kişilerin hep ibadetle meşgul olması, eğlenme ve tatil gibi şeylere zaman ayırmaması gerektiği şeklindeki yanlış anlayışın düzeltilmesi gerekmektedir.

Bir tatil ne kadar iyi planlanır ve ne kadar güzel değerlendirilirse, insan o kadar çok rahatlar, dinlenir ve öğrenir. Buna karşılık plansız programsız, boşu boşuna geçirilen zamana ise tatil denilmez. Tatili, boş durmak, iş görmemek gibi düşünmemek gerekir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Eğlence ve tatili belli kalıplara sıkıştırıp, bu kalıpların değişmez ölçülermiş gibi algılanması doğru değildir. Herkesin kendi hayat tarzı ve yaşantısı ile yakından ilgili bir eğlence ve tatil yapma biçimi vardır. Müslümanların da, hayatın yorucu, yoğun atmosferinden biraz olsun kurtulup kendilerine gelmeleri için meşru sınırlar içinde yani müberra dinimizin emir ve yasaklarını hassasiyetle gözeterek dinlenmeye, eğlenmeye hakları vardır.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

SEMERKAND

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatleri

Nisan 10, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah(cc) Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğügibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözü pek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlıyı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.

 

www.dervisler.net

Marifetnameden.İnsanın şekli karakterini nasıl ele verir?

Şubat 10, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

bebek04up6.jpg
Baş ve boyun şekil ve biçimleriyle, bunlara bağlı huy ve tabiatlarını bildirir

Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki:

– Boyu uzun olanların kalbi saf ve temiz olur.
– Kısa boylu olanların hileleri, aldatmaları çoktur.
– Orta boylu olanlar akıllı ve hoş huylu olurlar.
– Saçları sert olan kimse, akılla atılganlığı bulur.
– Saçları yumuşak olan saf ve utanması az olur.
– Saçı sarı olanın işi, kibirlenme ve kızgınlıktır.
– Siyah saçlı olan sabırlıdır, onu ara.
– Kumral saç güzeldir, sahibi bedelsizdir.
– Saçı az olan lütufkar, anlayışlı ve nazik olur.
– Başı küçük olanın aklı azdır, gizli şeyin varsa ona söyleme.
– Başının tepesi yassı olan keder çekmez.
– Başının derisi ince olan, hayır yapar, zarar vermez.
– Kel adama yaklaşma, kötü huylu olur, ondan sakın.
– Alnı dar olanın, İçi de dar, sıkıntılı olur.
– Alnı yumru olan, çirkin ve kalın kafalı olur.
– Alnı enli olan kötü huylu olur, çünkü hastadır.
– Alnı normal olanı emin bil.
– Alnı buruşuksuz olan, şüphesiz tembel olur.
– Alnı uzun olan anlayışlı, az ise cömert olur.
– Kaşlarının arası buruşuk olan, üzüntü yükünü taşır.
– Kulağı çok büyük olan, bilgisiz ve tembel olur.
– Küçük kulaklı eğri, orta (normal) kulaklı doğru olur.
– Kaşının ucu ince olanın, işi gücü fitnedir.
– Kaşının kılları çok olanın, üzüntüleri de çok olur.
– Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan eğridir.
– înce kaşlı güzel olur, uzunu ise kibirli olmanın delilidir.
– Kaşı yay gibi olan, her zaman güzel olur.
– Göz çukuru az olursa, o kibirli olmaya delildir.
– Siyah gözlüler itaatli, kızıl gözlüler cesur olurlar.
– Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edepli, terbiyeli olur.
– Küçük gözlü hafif, büyük gözlü zarif, narin olur.
– Gözü yumru olan kıskanç, orta olan dost olur.
– Yarı kapalı göz ayıp, bakışı miskince olur.
– Köre yakın olma, sık bakan, emniyetli olmaz.
– Gözü şaşı adama bakma, çünkü o sana eğri bakar.
– Güleç gözlü olan güzeldir, kirpiği sık olan bedelsizdir.
– Büyük yüzlü olan illetlidir, küçük yüz kibirlenmeye delildir.
– înce yüzlü sevimli, kalın yüzlü hor (sevimsiz) olur.
– Uzun yüzlü olanlar yalancı olurlar.
– Ekşi yüzlü, somurtkan olanların, sözlerinin çoğu acı olur.
– Yuvarlak yüzlüler, ay’dan daha nurlu olur.
– Böyleleri çok güleç olur, onu gören muradını alır.
– Benzi kızıl olan terbiyeli, esmer olan da zeki olur.
– Benzi sarı olan illetli, siyaha çalan da tevekkelli olur.
– Burnu uzun olanın idraki (anlayışı) az olur.
– Kısa burunlu olanlar fazla korkak olur.
– Burun ucu top olan, neşeli olur.
– Burun ucu ağzına yakın olan adamdan sakın.
– Burun delikleri geniş olanın içi kibir ve kıskançlıkla doludur.
– Burun kanatları dar olan kişide küsme ve inat çok olur.
– Burnu enli olan kimse şehvete tutkundur.
– Burnu eğri olan kimsenin düşüncesi, işi başarıya ulaştırmaktır.
– Küçük ağızlı olan güzel ve fakat çok korkak olur.
– Büyük ağızlı cesur, eğri ağızlı kötü olur.
– Genizden söylenen sözler, kibirlenmeden olsa gerek.
– ince sesli erkeklerin işi, kadına şehvet duymaktır.
– Erkek sesli kadınların çoğu yalan söyler.
– Çabuk konuşan, ince anlayışlıdır.
– Kaba sesli olanın gayreti ve yardımseverliği fazladır.
– Çatal sesli olan, halktan kötülük geleceğini sanır.
– Yüzü güleç, sözü tatlı olan insan azizdir, sevilir.
– ince ve kırmızı dudaklı kimse, söyleneni iyi anlar.
– Bil ki kalın dudaklının kızgınlığı ağırdır.
– iri dişliler, çok defa yaman işler yapar.
– Normal dişi olanların, işi hoş ve doğrudur.
– Kokusu hoş olanın, huyu da güzeldir, hoştur.
– Çene kemiği ince olanın, aklı da hafif olur.
– Enli çenenin sahibi kaba olur.
– Çenesi normal olan, akıllı ve güzel olur.
– Uzun sakallı kişi hünersiz olur.
– Sık sakallı kişi kabadır, sohbetini de uzatır.
– Siyah ve az sakallı olmak zekaya delildir.
– Hiç kılı olmayan köse adamın hilesi çok olur.
– Sakalı değirmi olanın kemali de çoktur.
– Kafası enli olan ahmaklık illetine tutuktur.
– Boynu çok uzun olanın olgunluğu az olur.
– Boynu ince olan cahil olur.
– Boynu kalın olan gece gündüz yiyici (obur) olur.
– Boynu kısa olanın hilesi çok olur.
– Boynu normal olanın işi iyilik yapmaktır.
– Her uzvu normal olan, şüphesiz ki güzel olur.

Erzurumlu İbrahim Hakkı HZ – MARİFETNAME-

SÖYLİYEYİM Mİ?

Eylül 24, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Sultan Seyyid Muhammed Raşid Hz.lerinin (K.S.A) sofilerinden birisi ziyarete
gider.Bir müddet kaldıktan sonra dönmek için Sultan Hz.lerinden izin
ister.Sultan Hz.leri de İstanbul’a giden kafile başkanını çağırarak ;

-“Bu sofiyi sana emanet ediyorum.Onu gideceği yere kadar götürün” buyurur.

Emaneti alan kafile başkanı sofiyi otobüse bindirip en arkadaki boş bir yere
 oturtur.
Otobüs yola çıkar ve bir müddet yola alır.Namaz molası vermek için
durduklarında başkan arkaya bakar ki emanet sofi yok.. Ona sorar yok buna
sorar yok, sanki sofi buhar olup uçmuş.Sofi emanet olduğu için panik olup
geri dönmeye karar verirler ve Menzil’e geri dönerler.

Başkan köyde her yeri aramaya başlar ve Markad’ın arkasında sofiyi bulur ve
sorar ;

-“Kurban, seni ben otobüse bindirip oturtmadım mı?”

-“Evet oturttun”

-“Peki, senin burada ne işin var?”

-“Sadat bilir kurban”

-“O zaman gidip Sadat’a soralım” der başkan.

İkisi de Sultan Hz.lerinin huzuruna gelirler ve başkan ifade vermeye başlar;

-“Efendimiz, siz bize bu sofiyi emanet ettiniz biz de onu arabaya bindirdik
ama sonra birden yok oldu geri döndük onu yine burada bulduk” der. Bunun
üzerine Sultan Hz.leri sorar;

-“Siz sofiyi nereye oturttunuz ?”

-“Efendim, arkada boş bir yer vardı oraya oturttuk”

-“Hımm…”

-“Yalnız nasıl kaybolduğunu ve buraya geldiğini anlamadık”

-“Eh, Allah bilir” der Sultan Hz.leri.

Emanet sofi bu arada lafa karışıp;

-“Söyliyeyim mi?” diye Sultan Hz.lerini sıkıştırmaktadır.

Bu sıkıştırmalar bir kaç defa daha tekrar edince Sultan Hz.leri sofiye
dönerek;

-“Sofi, Allah razı olsun ne söyleyeceksen söyle” der. Sofi de;

-“Hani otobüs Maraş’a yaklaştığında sen gelip arka kapıyı açmadın mı? Sonra
da beni eteğine bindirip buraya getirme din mi?”

Başkan yaptığı hatayı anlamıştır.Sofiyi baştacı etmesi gerekirken en arkaya
atmış ve bu da Sadat’ın gücüne gitmiştir.

DÜNYA, YOL,YOLCULUK,HAN(Gavsi Sani)

Eylül 24, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Gavs-ı Sani Hazretleri buyurdular ki:

“Bu dünya bir han gibidir. Ahiret yolcusu bütün hazırlığını bu handa
yapmalıdır. Yolda tedarik görülmez. Zira kervan yola çıkmıştır. Ölümle
başlayan bir yolculuğun geri dönüşü yoktur. Yola çıkan kimsenin hedefine
ulaşması için belli bir yol ve usül takip etmesi gerekir. Başıboş ve
hedefsiz yol giden kimsenin hedefine varması mümkün değildir. Onun nereye
varacağı da belli olmaz. Allah yolu da böyledir. O yolda Hz. Resulullah’ın
-aleyhissalatü vesselam- izinden başka Allah’a giden bir yol ve kapı yoktur.
Hz. Resulullah’ın -aleyhissalatü vesselam- hayatını yaşamak için de ulu
sadatlara uymak gerekir. Hz. Peygamber’e -aleyhissalatü vesselam- hakkıyla
uymanın en güzel yolu sünnet üzere yaşayan sadatları takip etmektir.
Sadatlar sünnet-i seniyyeyi kal olarak değil hal olarak yaşar ve yayarlar.
Onlara uymakla iman selameti ile ölmek nasip olur. Böylece ebedi ahiret
yolculuğu iman ile başlamış olur. En büyük saadet de budur.”

VELİ KİMDİR???

Eylül 24, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Şah-ı Nakşibend’e (ks) sormuşlar:
“Efendimiz, bazı havada uçan kimseler var. Onların durumu nasıldır? Onlar
için ne söylüyorsunuz?”

Hazret cevaben buyurmuş:

“Onlar benim nazarımda veli değiller. Havada uçmak hüner değil. Havada uçan
bunca kuşlar var. Veli mi oldular ki havada uçuyorlar?”

Tekrar sormuşlar:

“Peki efendimiz, suda yürüyenler için ne buyuruyorsunuz?”

Şah-ı Nakşibend (ks) şöyle buyurmuş:

“Onlar da benim nazarımda makbul değildir. Gece gündüz suda dolaşan bunca
balık var. Onlar da veli midir ki suda geziyorlar?”

Tekrar sormuşlar:

“Öyleyse efendimiz, bir saatte bütün dünyayı dolaşan, doğu ile batı arasında
mekik dokuyan kimseler için ne söyşüyorsunuz?”

Hazret cevaben:

“benim nazarım da bunlar da veli değiller. Şeytan ism-i azam duasını
okuyarak bir saniyede doğudan batıya gidip geliyor. Ama kafirdir şeytan.
Dergah-ı ilahiden atılmıştır. İmanı reddedilip kabul edilmemiştir.”
buyurmuş.

Soranlar bu cevapları aldıktan sonra:

“Öyle ise efendimiz, lütfen bize kimlere veli dendiğini, kimlerin veli
olduğunu söyler misiniz? Vallahi biz kimlerin veli olduğunu bilemiyoruz”
diyerek rica etmişler.

Şah-ı Nakşibend (ks) bunun üzerine şöyle buyurmuş:

*”Ben, Peygamberin (sas) şeriatına mutabat eden, onun şeriatinden ayrılmayan
kimselere veli derim. Böyle kimseler benim gözümde velidir.”*

*Sohbetler, Seyda Hz.*