MÜBAREK GÜN VE GECELER

ŞEVVAL AYI VE ORUCU

Şevval Ayı

Ramazan-ı Şerif’ten sonraki şevval ayında oruç tutmak öteden beri sevimli bir adet olarak gelmiştir.

Bir ay boyunca oruca alışmış olan insanlar, şevval ayında da altı gün oruç tutmaya büyük bir ilgi göstermiş, hatta teravih gibi sıcak bir ilgiyle şevval ayı orucunu sürdüre gelmişlerdir… Elbette bu sıcak ilgi sebepsiz değildir. Nitekim Efendimiz (S.A.V.) Hazretleri, şevval ayı orucunun bir sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olacağını duyurmuş, bu yüzden de bir ay Ramazan orucu tutanlar, şevvalde altı gün oruç tutmakla bütün seneyi oruçlu geçirmiş olma sevabını kaçırmak istememişlerdir. Bu konudaki hadisi ve yorumunu şöyle ifade edebiliriz:

“Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki şevvâl ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!.”

Demek ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra şevvâlde de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap almaktadır.

Âlimlerimiz, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar:

Ramazan boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa yekûnu üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir sene.. Dolayısıyla hadîsin işaret ettiği sırra nâil olur. Bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi mânevî kazanç elde edebilir..

Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, o işi ihlasla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bâzen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını alabilir.. İhlas ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir. Bu bir niyet ve yorum meselesidir.

Tıpkı yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak güç bela getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan aynı güçlükle uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi.

Biri düşünmüş ki:

– Bu çölün ortasında yaşlı bir adam yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne çıkıp bineklerinin üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun. Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabbimiz ondan razı olmuş, istediği sevabı ihsan eylemiş.

Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:

– Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta fark edemeyenler taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun. ..

İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı Allah rızasını kazanmış, ümit ettiği sevaba nail olmuş.. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul…

Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir, hatâlarımızı affedebilir.. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O’na da şâmil kılamaz.

Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. Şevvâl ayı içinde olması yeterlidir.

Bir de Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç olanı tutmak da makul ve meşru olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek elbette çok yerindedir. Ancak borcu sonra da tutabilirim diye de düşünebilir.. Bu bir tercih meselesidir. Her ikisi de caizdir.

Bir diğer husus da, şevval ayında iki bayram arası nikah yapılmaz iddiası vardır ki, artık bu batıl iddia etkisini kaybetmektedir. Çünkü Aişe validemizin nikahı şevvalde olmuş, yani iki bayram arasında yapılmış, ne uğursuzluk, ne de bir başka dinî yasak söz konusu olmuştur. Bu yanlış yorum şuradan da beslenmiş olabilir. Şayet bayram cuma gününe rastlarsa, bayram namazı ile cuma namazı arası iki bayram namazı arasıdır. Böylesine dar bir vakte nikahı sıkıştırmayın, iki bayram namazının dışında yapın nikahınızı, tavsiyesini, Ramazan ve Kurban Bayramı arası gibi geniş zamana yayanlar, böyle bir yanlış anlamaya sebep olmuşlardır, diye de düşünülebilir.

Kaynak- islam çok güzel

Reklamlar

MÜBAREK GÜN VE GECELER” üzerinde 10 yorum

      • Sevval ayindaki 6 gün orucu, Ramazandaki tutulamayan oruclarin bir nevi
        kazasi (tamir) yerine gecer.

        Ramazan ayinda 6 günden fazla oruc tutulamamis ise, tabii ki o günler kaza olarak RAMAZAN bayramindan (3) sonra ve SEVVAL ayi icinde tutulmasi gerekmektedir. Hem 6 gün orucundan hemde kaza orucu tezden eda edilmis
        olmasi büyük avantaj saglamaktadir.

        Bu 6 gün orucunu gün ASIRI tutmak (Nefse agir geldigi icin) daha iyidir.!
        Bu QITMiR´e DUA edin ins.

    • Miraçtan Gelen Hediyeler

      Bu ayın en büyük hatırası hiç şüphesiz Miraç mucizesidir. Miraç, Peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.v.’e ikram edilen en büyük mucizelerden birisidir. Bu mucize, hicretten birbuçuk yıl önce Receb ayının 27. gecesinde gerçekleşmiştir. Allahu Tealâ, Mirac gecesi Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i üç müjde ve hediye ile birlikte ümmetine göndermiştir.

      Miraç mucizesi “isra” olayı ile başlamıştır. İsra, gece gitmek ve götürmek demektir. Allahu Tealâ, Habibi Hz. Muhammed s.a.v.’e yaptırdığı bu gece yolculuğunu ayette şöyle anlatır:

      “Kulu Muhammed’i, geceleyin Mescid-i Haram’dan kendisine bazı ayetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, uzak ve temizdir. Şüphesiz O, her şeyi hakkı ile işiten ve görendir.” (İsra, 1)

      İsra’dan sonra Miraç gerçekleşmiştir. Miraç yükselmek demektir. Yükseğe çıkaran araca da miraç denir. Alemlerin sahibi Yüce Allah, dostu Hz. Muhammed s.a.v.’e, gecenin çok kısa bir anında kainat sarayını ve melekût/gayb alemini gezdirmiştir.

      Melekût alemini şereflendiren misafir

      Bu yolculuk ve ziyarette gökteki meleklerin reisi Hz. Cebral’i a.s. kendisine refakatçi yapmıştır. Mekke’den Küdüs’e Burak isimli binekle yapılan yolculukta, Hz. Cebrail binitinin üzengisini, Hz. Mikail de yularını tutmuştur. Kainatın bu en şerefli misafiri, teşrif ettiği bütün makamlarda görüştüğü peygamber, melek ve diğer varlıkları şereflendirmiştir. Yüce Allah, ona yedi kat gökleri ve içindekileri göstermiş, madde aleminden öteye geçirmiş, gayb aleminin sırlarını açmış, mekândan münezzeh bir şekilde huzuruna almış, cemalini göstermiş, kendisiyle selamlaşmış ve konuşmuştur.

      Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz bu mucizeyi saadetli ruh ve cesediyle birlikte yaşamış, görmüş ve tatmıştır. Buharî ve Müslim başta olmak üzere meşhur hadis ve tefsir kitaplarımız, bu mucizeyi detaylı bir şekilde anlatmaktadır.

      Bu mucize, bu şekliyle dünyada hiçbir peygambere verilmemiş, başka kimseye de verilmeyecektir. Fakat Allahu Tealâ, salih kullarına farklı boyut ve şekillerde miracın bir numunesini yaşatmaktadır. Yüce Allah, terbiye olup manen ilâhi huzurda kabul görecek güzelliğe ulaşan dostlarını, doyumsuz dostluğu ve mekândan münezzeh yakınlığı ile şereflendirmektedir. Yüce Allah kullarını buna davet etmiş ve o makama çıkanlara Kur’an-ı Hakim’de “mukarrebun” ismi verilmiştir (Vakıa, 12).

      Hadislerde bu hal, ihsan ve müşahede makamı olarak tanıtılmıştır. Tasavvufta bu terbiyeye Seyr u sulûk ismi verilir. Arifler, Yüce Allah’ı tanımaya marifetullah, O’na ulaşmaya vuslat, bütün benliği ve sevgisi ile ilâhi muhabbet içinde kaybolmaya Fenafillah, bu hal içinde kalmaya Bekabillah derler. Hepsi, ilâhi yakınlığı, aşkı ve dostluğu ifade eder.

      Müminlere verilen üç hediye

      Allahu Tealâ, Mirac gecesi Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i şu üç müjde ve hediye ile birlikte ümmetine göndermiştir:

      1. Ümmetinden Allah’a ortak koşmadan ölen kimselerin affedileceği.

      2. Beş vakit namaz.

      3. Bakara Suresi’nin son iki ayeti. (Müslim, Tirmizî, Nesaî, Suyutî)

      Bu üç hediye, kıyamete kadar gelecek her mümine verilmiş en büyük hediyelerdir. Bu hediyeler kısaca, iman, namaz ve niyazdır. Bunların bu gecede ikram edilmesinin özel bir manası vardır. Onlar olmadan manevi miraç, yani Yüce Allah’a yakınlık olmaz.

      Bu hediyeleri tanıyalım:

      İman ve tevhid

      İman, Yüce Allah’ın kuluna en büyük hediyesi ve emanetidir. İmanın esası tevhiddir. Tevhid, Yüce Allah’ın tek ilâh olduğunu bilmek ve buna iman etmektir. Bu tevhid nuru ve şuuru olmadan Yüce Yaratıcı’yı tanımak, O’na yaklaşmak, sevilmek mümkün değildir. Bu iman ve tevhid, cennetin anahtarıdır. Zerre kadar iman, kulu cehennemden kurtarır, cennete girmeye, orada Yüce Allah’ın cemalini seyretmeye vesile olur. Kendisine böyle bir iman nimeti verilen kul, ebediyyen şükretse azdır.

      Kalbe konan bu iman nurunu korumak için devamlı Yüce Allah’tan yardım istemeli, bunu her şeyden önemli ve gerekli görmelidir. İman cevherini korumanın en güzel yolu sürekli tevbe ve zikirle birlikte farz amellere devam edip, haramlardan kaçınmaktır. Sık sık imanı tazelemeli, lâ ilâhe illallah zikrine dili ve kalbi iyice alıştırmalıdır. Son nefeste bu iman üzere giden kimsenin işi kolaydır. Çünkü imanın meyvesi cennettir.

      Müminin miracı: Namaz

      Namaz, kul ile Rabbinin özel buluşma anı yapılmıştır. Kul namaza durduğu zaman, onunla Rabbi arasındaki bütün perdeler kaldırılır, Yüce Allah özel olarak kuluna yönelir, onun okuduğu Kur’an’ı dinler, yaptığı zikri över, üzerine bol bol rahmet, feyiz ve nur döker, kulun da bunun farkında olmasını ister. Herkes kalbinin uyanıklığı kadar bu ilâhi yakınlığı ve özel ilgiyi fark eder. Efendimiz s.a.v., kulun Yüce Allah’a en yakın olduğu anın secde anı olduğunu belirtmiştir. (Müslim, Ebu Davud, vd.)

      Namazın cennetin anahtarı olduğu müjdelenmiştir. (Tirmizî, Ahmed)

      Namazın bir özelliği, içinde bütün zikir çeşitlerini bulundurmasıdır. Öyle ki, göklerde ve yerde ne kadar melek ve varlık varsa, hepsinin özel olarak yaptığı ibadet çeşidi namazda toplanmıştır. Allah rızası için edebine uygun namaz kılan bir mümin, bu namazı ile bütün varlıkların ibadet şekliyle Yüce Allah’a şükretmiş ve hepsini temsil etmiş olmaktadır. “Ben Yüce Allah’a yaklaşmak, sevilmek ve O’na şükretmek istiyorum” diyen bir kulun kılacağı namazdan daha güzel bir zikir ve ibadet yoktur. Onun için namaz dinin direği, kalpteki imanın en birinci alameti ve Allah’a yaklaşmanın vazgeçilmez vesilesi yapılmıştır.

      Bu dünyada iman ve namaz emanetini koruyarak ölen kimselere Yüce Allah cennetini ve cemalini müjdelemiştir.

      Kulun Rabbi ile konuşması: Dua

      Miraç’la gelen üçüncü hediyemiz Bakara Suresi’nin son iki ayetidir. Bu ayetler iman esaslarını ve ilâhi duaları içermektedir. “Âmenerrasulü” ile başlayan bu iki ayet, Yüce Rabbimiz’in bu ümmete özel ikramıdır. Bu ümmete gücünün üstünde yük yüklenmemiş ve ibadet emredilmemiştir. Ayrıca bu ümmetin unutarak veya yanılarak yaptığı kusurları affedilmiştir.

      Rasulullah s.a.v. Efendimiz bu ayetlerin, kendisine Arş’ın altındaki bir hazineden verildiğini, onların daha önceki hiçbir peygambere verilmediğini belirtmiştir. (Ahmed, Hakim, Beyhakî, vd.)

      Bu ayetleri gece okumak tavsiye edilmiştir. Bu ayette yapılan duaların Allah tarafından kabul edildiği müjdelenmiştir. Onların okunduğu evde şeytanın duramayacağı belirtilmiştir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz bu ayetlerin hem Kur’an, hem dua, hem salât /rahmet olduğunu bildirmiştir. Onları okuyanı cennete götüreceğini ve Yüce Rahman’ı razı edeceğini müjdelemiştir. Bu iki ayetin öğrenilmesi, hanım ve çocuklara öğretilmesi tavsiye edilmiştir. (Bkz: Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr; İbnu Kesir, Tefsir)

      Kulun samimi olarak yaptığı dua ile Rabbi arasında hiçbir perde yoktur. Gönülden gelen niyazlar hemen ilâhi huzura ulaşır; Yüce Mevlâ, kulu için en hayırlı olacak şekilde dualarına karşılık verir. Yeter ki kul, isterken gafil olmasın, istemekten usanmasın.

      Haya ve vefa

      Miraç’tan bize kalan iki önemli ders de Hz . Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in hayası ve vefasıdır. Büyük arif İmam Sühreverdî k.s. der ki:

      Yüce Allah, Miraç’ta hiç kimseye bahşetmediği tarifi imkansız saltanat ve nimetleri Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e gösterdikçe, O hayasından utanıyor, başını eğiyor, önüne bakıyor, boynunu büküyor, terliyor, iki büklüm oluyordu. O boynunu büktükçe, daha yüksek makamlara çıkarılıyor, daha büyük iltifatlara mazhar oluyordu. Nihayet ilâhi huzura alındı; nihai hedefe ulaştı. “O’nun gözü kaymadı, haddi de aşmadı.” (Necm, 17) ayeti, Efendimiz s.a.v.’in bu edebini anlatmaktadır.

      Kim bu edebi elde ederse, ona da olduğundan daha güzel haller verilir. Kim de ilâhi ihsan, nimet ve imkanları nefsinden bilir, kibre düşer, vereni unutur, edebi terk ederse, nimet elinden gider, geldiği yere geri döner.

      Allahu Tealâ , Habibini s.a.v. Miraç’ta huzuruna alınca, Efendimiz Yüce Allah’a selam verdi; Zât-ı Bâri’yi övdü. Yüce Mevlâ da Habibine: “Ey Rasulüm ! Bütün selam, rahmet ve bereketim senin üzerine olsun” buyurdu. İşte o en özel ve mahrem anda Efendimiz s.a.v., dostlarını ve sevdiklerini unutmadı: “ Ya Rabbi! Selamın bizim ve salih kullarının üzerine olsun” diyerek, hem diğer peygamber kardeşlerini, hem de ümmetinin salihlerini o makamda zikretti. Namazda okuduğumuz “tahiyyat” işte bu dua ve selamlaşmayı anlatmaktadır. Bu tahiyyatı okuyan ümmetin de Yüce Peygamberini hatırlaması, selam verirken kalbini uyanık tutup onun zât-ı âlisine selam veriyor olduğunu bilmesi, O’nun bu vefasına karşı bir vazifedir.

      Yüce Allah’tan bizi kendisine yaklaştıracak iman, ihlâs, ilim, amel ve edeb isteriz…

  • TUT BİZİ EY ORUÇ!

    Hayatın dağdağasında kaçımız dağılmaktan korunabiliyoruz ki?
    Aklımız dağılıyor. Düşüncemiz dağılıyor. Duygularımız dağılıyor. En beteri hayatımız dağılıyor. İç bütünlüğümüzü kaybediyoruz. Yani, kendimizi kaybediyoruz. Kendimizi kaybedince, insanı da, hayatı da, eşyayı da kendi bütünlüğü içinde göremiyor, okuyamıyor, algılayamıyor ve anlayamıyoruz.
    Parçanın parça olduğunu gözden kaçırıyor, parçayı bütün sanıyoruz. Parçayı bütün sanmak, hem parçaya hem bütüne haksızlık oluyor. Zira parçadan bütünün rolünü üstlenmesini bekliyoruz. Parça bu ağır yükü kaldıramıyor. Sonuçta, parça ile bütün arasındaki kopmaz ilişkiyi gözden kaçırıyoruz. Varolan irtibatı dağılan ve dağıtan tasavvurumuzla biz koparıyoruz.Parçayı parça olarak görseydik parçanın altında ezilmeyecek, parçadaki olumsuzluğa takılıp bütündeki güzelliği fark edecektik. Parçada “şer” gibi görünenin bütünde “hayır” olduğunu anlayacaktık. Parçada zeval suretinde tecelli edenin bütünün kemalinden kaynaklandığını fehmedecektik.
    Bu yüzden gündelik yaşıyoruz. Günü yaşamakla gündelik yaşamak arasında sera ile süreyya arasındaki fark kadar fark var. Gündelik yaşamak, “mutlak zamanı” (dehr) gözden kaçırmak demek. Gündelik yaşamak, zamanı aşan bir zamanın olduğunu fark etmemek demek. Gündelik yaşamak, organizmaya teslim olup ruhu teslim almaya kalkışmak demek.Arif “vaktin çocuğu”dur, “günün çocuğu” değil. Gündelik yaşayanlar, hayatı kendi bütünlüğü içinde göremezler. Hayatı kendi bütünlüğü içinde göremeyen, hayatın çok mertebeli bir hakikat olduğunu, kendi yaşadıkları hayat basamağının, birçok mertebeden sadece biri olduğunu fark edemezler. Yaşadıkları mertebeyi hayatın bütünü sanırlar. Parçayı bütün sanan herkes gibi cezalandırılırlar. Cezaları, bir ömrü bir gün kadar bereketsiz yaşamaktırGündelik yaşayanlar, zamanın esiri, hatta oyuncağı olurlar. Esirin ruhu var, oyuncağın ruhu yoktur.

    Günün getirdiklerine maruz kalırlar. Git gide günlükten anlık yaşamaya geçerler. Kendilerine bakteri muamelesi yaparlar. Tepkileri, sevgileri, aşkları, nefretleri, ilgileri, dikkatleri, rikkatleri, iradeleri, sevinçleri ve hüzünleri anlık veya günlüktür.
    İşte bir ömrü bir gün kadar bereketsiz kılmanın formülü budur. Kur’an, bu tiplerin ahiretinden bir pencere açarak şu diyalogu nakleder:
    – Dünyada ne kadar kalmıştınız?
    – Bir gün ya da bir günün yarısı kadar?
    İşte bereketsizlik dediğim şey de bu. Bir ömür yaşayacaksınız, ama bir gün kadar bereketsiz geçecek.
    Peki, bunun tersi de mümkün mü?

    Elbette, bir günü-geceyi bir ömür kadar bereketli yapmak mümkündür.

    İşte Ramazan, bize bir geceyi bir ömür kadar bereketli yapmanın formülünü sunan ilahi bir imkândır.

    Ramazan bize dağılmışımızı toplamak için gelir. Başta kendimizi toplamayı öğretir. Aklımızı, duygu ve düşünce dünyamızı, ruh ve hatta bedenimizi toplamayı öğretir.

    Ramazan bize parçamızı bütünlemek için gelir. Parçaladığımız hakikatin hakikat olmaktan çıktığını öğretir. Mukayyet zamanı mutlak zamana dikmemiz için elimize bir gök iğnesi tutuşturur. Nasıl ki namaz dünya astarını ahiret atlasına günün beş yerinden dikme talimiyse, oruç da bunun yıllık talimidir.

    Ramazan bize unuttuklarımızı hatırlatmak için gelir. Başta kendimizi unuturuz. Ramazanın en çok hatırlattığı da kendimizdir. En büyük amacı ise “şahit olan ben” idraki inşa etmektir.

    Şahit olan ben, şehadet kelimesini sadece diliyle okumaz, varlığıyla okur. Sadece okumakla kalmaz, kelime-i şehadet onun varlığında okunur. O artık hem okuyan, hem okunandır. Hem şahit olan, hem şahit olunandır. Kendisi bu mübarek kelimenin yazılı olduğu fiili ve aktif bir levha olur. İşte o zaman her bir hücresi şu gerçeği haykırır: Biz bu cihana sahip olmak için değil, şahit olmak için geldik.

    Ramazan bize kaybettiklerimizi buldurmak için gelir. En çok kaybettiğimiz de kendi benliğimizdir. Sahi, kendini kaybeden neyi kazanır ki? “Ben” demeyi hak edecek bir ben idrakine ulaşmayanın “benim” demesi ne kadar da gülünçtür. Böyle birinin “benim” dediği hiçbir şey gerçekte kendinin değildir. O yoktur ki, onun olsun.

    İşte onun için hakikat şudur:

    Oruç bizi tutar. Oysa biz, orucu tuttuğumuzu sanırız. Bir yere kadar doğrudur. Zira orucu gerçekten tutanları oruç da tutar. Dik tutar, diri tutar, kendinde ve agâh tutar.
    Ve işte tam bu nedenle: Oruç tutmak kendini tutmaktır.

    Ramazanınız mübarek olsun” demeyeceğim. O zaten öyledir. Ramazan bizi mübarek kılsın.

    Sami Hocaoğlu

  • Miraçtan Gelen Hediyeler

    Bu ayın en büyük hatırası hiç şüphesiz Miraç mucizesidir. Miraç, Peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.v.’e ikram edilen en büyük mucizelerden birisidir. Bu mucize, hicretten birbuçuk yıl önce Receb ayının 27. gecesinde gerçekleşmiştir. Allahu Tealâ, Mirac gecesi Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i üç müjde ve hediye ile birlikte ümmetine göndermiştir.

    Miraç mucizesi “isra” olayı ile başlamıştır. İsra, gece gitmek ve götürmek demektir. Allahu Tealâ, Habibi Hz. Muhammed s.a.v.’e yaptırdığı bu gece yolculuğunu ayette şöyle anlatır:

    “Kulu Muhammed’i, geceleyin Mescid-i Haram’dan kendisine bazı ayetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, uzak ve temizdir. Şüphesiz O, her şeyi hakkı ile işiten ve görendir.” (İsra, 1)

    İsra’dan sonra Miraç gerçekleşmiştir. Miraç yükselmek demektir. Yükseğe çıkaran araca da miraç denir. Alemlerin sahibi Yüce Allah, dostu Hz. Muhammed s.a.v.’e, gecenin çok kısa bir anında kainat sarayını ve melekût/gayb alemini gezdirmiştir.

    Melekût alemini şereflendiren misafir

    Bu yolculuk ve ziyarette gökteki meleklerin reisi Hz. Cebral’i a.s. kendisine refakatçi yapmıştır. Mekke’den Küdüs’e Burak isimli binekle yapılan yolculukta, Hz. Cebrail binitinin üzengisini, Hz. Mikail de yularını tutmuştur. Kainatın bu en şerefli misafiri, teşrif ettiği bütün makamlarda görüştüğü peygamber, melek ve diğer varlıkları şereflendirmiştir. Yüce Allah, ona yedi kat gökleri ve içindekileri göstermiş, madde aleminden öteye geçirmiş, gayb aleminin sırlarını açmış, mekândan münezzeh bir şekilde huzuruna almış, cemalini göstermiş, kendisiyle selamlaşmış ve konuşmuştur.

    Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz bu mucizeyi saadetli ruh ve cesediyle birlikte yaşamış, görmüş ve tatmıştır. Buharî ve Müslim başta olmak üzere meşhur hadis ve tefsir kitaplarımız, bu mucizeyi detaylı bir şekilde anlatmaktadır.

    Bu mucize, bu şekliyle dünyada hiçbir peygambere verilmemiş, başka kimseye de verilmeyecektir. Fakat Allahu Tealâ, salih kullarına farklı boyut ve şekillerde miracın bir numunesini yaşatmaktadır. Yüce Allah, terbiye olup manen ilâhi huzurda kabul görecek güzelliğe ulaşan dostlarını, doyumsuz dostluğu ve mekândan münezzeh yakınlığı ile şereflendirmektedir. Yüce Allah kullarını buna davet etmiş ve o makama çıkanlara Kur’an-ı Hakim’de “mukarrebun” ismi verilmiştir (Vakıa, 12).

    Hadislerde bu hal, ihsan ve müşahede makamı olarak tanıtılmıştır. Tasavvufta bu terbiyeye Seyr u sulûk ismi verilir. Arifler, Yüce Allah’ı tanımaya marifetullah, O’na ulaşmaya vuslat, bütün benliği ve sevgisi ile ilâhi muhabbet içinde kaybolmaya Fenafillah, bu hal içinde kalmaya Bekabillah derler. Hepsi, ilâhi yakınlığı, aşkı ve dostluğu ifade eder.

    Müminlere verilen üç hediye

    Allahu Tealâ, Mirac gecesi Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i şu üç müjde ve hediye ile birlikte ümmetine göndermiştir:

    1. Ümmetinden Allah’a ortak koşmadan ölen kimselerin affedileceği.

    2. Beş vakit namaz.

    3. Bakara Suresi’nin son iki ayeti. (Müslim, Tirmizî, Nesaî, Suyutî)

    Bu üç hediye, kıyamete kadar gelecek her mümine verilmiş en büyük hediyelerdir. Bu hediyeler kısaca, iman, namaz ve niyazdır. Bunların bu gecede ikram edilmesinin özel bir manası vardır. Onlar olmadan manevi miraç, yani Yüce Allah’a yakınlık olmaz.

    Bu hediyeleri tanıyalım:

    İman ve tevhid

    İman, Yüce Allah’ın kuluna en büyük hediyesi ve emanetidir. İmanın esası tevhiddir. Tevhid, Yüce Allah’ın tek ilâh olduğunu bilmek ve buna iman etmektir. Bu tevhid nuru ve şuuru olmadan Yüce Yaratıcı’yı tanımak, O’na yaklaşmak, sevilmek mümkün değildir. Bu iman ve tevhid, cennetin anahtarıdır. Zerre kadar iman, kulu cehennemden kurtarır, cennete girmeye, orada Yüce Allah’ın cemalini seyretmeye vesile olur. Kendisine böyle bir iman nimeti verilen kul, ebediyyen şükretse azdır.

    Kalbe konan bu iman nurunu korumak için devamlı Yüce Allah’tan yardım istemeli, bunu her şeyden önemli ve gerekli görmelidir. İman cevherini korumanın en güzel yolu sürekli tevbe ve zikirle birlikte farz amellere devam edip, haramlardan kaçınmaktır. Sık sık imanı tazelemeli, lâ ilâhe illallah zikrine dili ve kalbi iyice alıştırmalıdır. Son nefeste bu iman üzere giden kimsenin işi kolaydır. Çünkü imanın meyvesi cennettir.

    Müminin miracı: Namaz

    Namaz, kul ile Rabbinin özel buluşma anı yapılmıştır. Kul namaza durduğu zaman, onunla Rabbi arasındaki bütün perdeler kaldırılır, Yüce Allah özel olarak kuluna yönelir, onun okuduğu Kur’an’ı dinler, yaptığı zikri över, üzerine bol bol rahmet, feyiz ve nur döker, kulun da bunun farkında olmasını ister. Herkes kalbinin uyanıklığı kadar bu ilâhi yakınlığı ve özel ilgiyi fark eder. Efendimiz s.a.v., kulun Yüce Allah’a en yakın olduğu anın secde anı olduğunu belirtmiştir. (Müslim, Ebu Davud, vd.)

    Namazın cennetin anahtarı olduğu müjdelenmiştir. (Tirmizî, Ahmed)

    Namazın bir özelliği, içinde bütün zikir çeşitlerini bulundurmasıdır. Öyle ki, göklerde ve yerde ne kadar melek ve varlık varsa, hepsinin özel olarak yaptığı ibadet çeşidi namazda toplanmıştır. Allah rızası için edebine uygun namaz kılan bir mümin, bu namazı ile bütün varlıkların ibadet şekliyle Yüce Allah’a şükretmiş ve hepsini temsil etmiş olmaktadır. “Ben Yüce Allah’a yaklaşmak, sevilmek ve O’na şükretmek istiyorum” diyen bir kulun kılacağı namazdan daha güzel bir zikir ve ibadet yoktur. Onun için namaz dinin direği, kalpteki imanın en birinci alameti ve Allah’a yaklaşmanın vazgeçilmez vesilesi yapılmıştır.

    Bu dünyada iman ve namaz emanetini koruyarak ölen kimselere Yüce Allah cennetini ve cemalini müjdelemiştir.

    Kulun Rabbi ile konuşması: Dua

    Miraç’la gelen üçüncü hediyemiz Bakara Suresi’nin son iki ayetidir. Bu ayetler iman esaslarını ve ilâhi duaları içermektedir. “Âmenerrasulü” ile başlayan bu iki ayet, Yüce Rabbimiz’in bu ümmete özel ikramıdır. Bu ümmete gücünün üstünde yük yüklenmemiş ve ibadet emredilmemiştir. Ayrıca bu ümmetin unutarak veya yanılarak yaptığı kusurları affedilmiştir.

    Rasulullah s.a.v. Efendimiz bu ayetlerin, kendisine Arş’ın altındaki bir hazineden verildiğini, onların daha önceki hiçbir peygambere verilmediğini belirtmiştir. (Ahmed, Hakim, Beyhakî, vd.)

    Bu ayetleri gece okumak tavsiye edilmiştir. Bu ayette yapılan duaların Allah tarafından kabul edildiği müjdelenmiştir. Onların okunduğu evde şeytanın duramayacağı belirtilmiştir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz bu ayetlerin hem Kur’an, hem dua, hem salât /rahmet olduğunu bildirmiştir. Onları okuyanı cennete götüreceğini ve Yüce Rahman’ı razı edeceğini müjdelemiştir. Bu iki ayetin öğrenilmesi, hanım ve çocuklara öğretilmesi tavsiye edilmiştir. (Bkz: Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr; İbnu Kesir, Tefsir)

    Kulun samimi olarak yaptığı dua ile Rabbi arasında hiçbir perde yoktur. Gönülden gelen niyazlar hemen ilâhi huzura ulaşır; Yüce Mevlâ, kulu için en hayırlı olacak şekilde dualarına karşılık verir. Yeter ki kul, isterken gafil olmasın, istemekten usanmasın.

    Haya ve vefa

    Miraç’tan bize kalan iki önemli ders de Hz . Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in hayası ve vefasıdır. Büyük arif İmam Sühreverdî k.s. der ki:

    Yüce Allah, Miraç’ta hiç kimseye bahşetmediği tarifi imkansız saltanat ve nimetleri Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e gösterdikçe, O hayasından utanıyor, başını eğiyor, önüne bakıyor, boynunu büküyor, terliyor, iki büklüm oluyordu. O boynunu büktükçe, daha yüksek makamlara çıkarılıyor, daha büyük iltifatlara mazhar oluyordu. Nihayet ilâhi huzura alındı; nihai hedefe ulaştı. “O’nun gözü kaymadı, haddi de aşmadı.” (Necm, 17) ayeti, Efendimiz s.a.v.’in bu edebini anlatmaktadır.

    Kim bu edebi elde ederse, ona da olduğundan daha güzel haller verilir. Kim de ilâhi ihsan, nimet ve imkanları nefsinden bilir, kibre düşer, vereni unutur, edebi terk ederse, nimet elinden gider, geldiği yere geri döner.

    Allahu Tealâ , Habibini s.a.v. Miraç’ta huzuruna alınca, Efendimiz Yüce Allah’a selam verdi; Zât-ı Bâri’yi övdü. Yüce Mevlâ da Habibine: “Ey Rasulüm ! Bütün selam, rahmet ve bereketim senin üzerine olsun” buyurdu. İşte o en özel ve mahrem anda Efendimiz s.a.v., dostlarını ve sevdiklerini unutmadı: “ Ya Rabbi! Selamın bizim ve salih kullarının üzerine olsun” diyerek, hem diğer peygamber kardeşlerini, hem de ümmetinin salihlerini o makamda zikretti. Namazda okuduğumuz “tahiyyat” işte bu dua ve selamlaşmayı anlatmaktadır. Bu tahiyyatı okuyan ümmetin de Yüce Peygamberini hatırlaması, selam verirken kalbini uyanık tutup onun zât-ı âlisine selam veriyor olduğunu bilmesi, O’nun bu vefasına karşı bir vazifedir.

    Yüce Allah’tan bizi kendisine yaklaştıracak iman, ihlâs, ilim, amel ve edeb isteriz…

    pınar zeynep bacım senin için yazdım bunu engüzeline emanetsiniz İNŞAALLAH

  • Bir Cevap Yazın

    Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

    WordPress.com Logosu

    WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Twitter resmi

    Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Facebook fotoğrafı

    Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Google+ fotoğrafı

    Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Connecting to %s

    %d blogcu bunu beğendi: