Arşivler

Ekim 2008 ayı için tüm yazılar

Gerçek bir mürid olmak

Ekim 29, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

 

 

 

Kamil bir şeyhe intisab eden kimse,
gerçek bir mürid olma çabası içinde olmalıdır.

Tıpkı Sahabe-i Kiram’ın Peygamber Efendimiz (sav)’e biatı
ve teslimiyeti gibi.

Allah(cc)-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

“Sana biat edenler ancak Allah(cc)‘a biat etmişlerdir.
Allah(cc)‘ın ( kudret ve yardım) eli, o biat edenlerin
(vefa ve sadakat) elleri üstündedir.”(Fetih; 10)

Bunun için, gerçek bir mürid olmak isteyen kişi, tam ve
temiz bir itikad ile mürşidine teslim olmalı ve kendisini
Allah(cc)‘a ulaştıracak olanın ancak mürşidi olduğuna inanmalıdır.

Mürid, şeyhinin önünde benlikten, enaniyetten soyunup;
ona tam bir teslimiyetle teslim olmalıdır.
Tıpkı İsmail (as)’ın, babası İbrahim (as)’a teslimiyeti gibi…

Çünkü mürşidlerin eli, Peygamber Efendimiz’in eli gibidir.
Mürid, Mürşidine tam teslimiyetle teslim olursa,
Resulullah’a ve Allah(cc)‘a teslim olmuş olur.
 Kişinin teslimiyeti noksan olursa, alacağı feyz ve bereket te noksan olur.

Ayet-i kerimeden anlaşılan, teslim-i külli ile teslim olmaktır.
Mürşid ne işlerse, Allah(cc)‘ın emriyle ve Allah(cc)‘tan gelen ilhamla işler.
Bu bizim için ister hayır şeklinde, ister şer şeklinde bilinsin, farketmez.

Mürşid-i kamil hiçbir zaman, mürid için, kendi nefsi ve hevasından
dolayı bir şey istemez. Mürid, Allah(cc)‘ın bir emanetidir.
Mürşid emaneti kaybetmez ve müridi terbiye eder, maksuduna ulaştırır.

O halde mürşidin tasarrufatını elde etmek için, zahiren ve batınen,
tam bir teslimiyetle teslim olunmalıdır.

Ayrıca edepli olmak ve her hususta mürşide hizmet etmek gereklidir.

Çünkü arzu ve muhabbetin usulu, ancak bu yolla husule gelir.

Sadakat ve ihlas terazisinin de nasıl işlediği, bu yoldan bilinir.

Kişinin kalbinde mürşidine karşı bir itiraz bulunmamalı ve
su-i zanna düşmemelidir.

Mürşidin söz ve hallerinden meydana gelen durumları anlamaya
çalışmalı anlayamadığı durumları da hayra yorup teslim olmalıdır.

Bu tür meselelerde Musa (as) ile Hızır (as)’ın kıssasını hatırlayıp
sükut etmelidir.

Müridin, Mürşidine itiraz etmesi çok çirkindir. Kalben bile olsa…

Bundan doğacak perde için ilaç yoktur!
Bu hal, müridin feyz yollarını kapatır.
Çünkü Sadat-ı Kiram’dan bazıları çok celallidir.
En küçük bir edebsizliği dâhi istemezler.

Mürşidin feyzi üzerinde, diğer Sadatların da tasarrufu olduğu için,
mürid hal ve hareketlerine ve kalbine çok dikkat etmelidir.

Tasavvufun kaide ve kuralları böyledir.
Onun için daima mahzun ve kırık kalpli olan kişilerin yanında bulunmak
lazımdır. Böyle durumlarda Allah(cc) onunla beraberdir. Rahmet ve bereketi,
onun üzerinedir.

Nitekim Malik bin Dinar şöyle demiştir;

“Her hangi bir akipte mahsun olma hali bulunmazsa, o kalp harap olur.”

İslam’ın kaide ve kurallarına ve tasavvufun adaplarına uymayan
kimseden de uzaklaşın.Zira, Allah(cc)‘ın gazabı da (bozuk kalbinden dolayı)
onun yanında bulunanların üzerine gelir.

Kişi, Sadatlara itiraz ettiği zaman, tasavvufun kaide ve kurallarına
riayet etmediği için, üzerinden feyz ve bereket kesilmiştir.
Tıpkı kupkuru bir ağaç gibi durmaktadır.

Kişi mürşidini, malından, canından, abisinden ve kardeşlerinden,
anasından ve babasından daha çok sevmedikçe, bu yolda terakki
edeceğini mi zanneder!

Ashab-ı Güzin (Radıyallahu Anhum) bile, Allah(cc) Resulü (sav)’ne,

“Anam babam sana feda olsun, canım yoluna kurban olsun ya Resulallah.”
derlerdi,

Hatta Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) bile,
canını daha çok sevdiği için, Peygamber Efendimiz’in;

“İman-ı kamil etmiş olamazsın.” demesiyle, canından da vazgeçmesi üzerine,

“Şimdi imanın kamil oldu ya Ömer!”(Ebu Davud)

buyurulduğu halde;

mürşidinle aranda bir pazarlık mı var ki,
teslim-i külli (tam teslimiyet) ile teslim olmuyorsun.

Müridliğin en önemli şartlarından biri de, özü sözü bir olmaktır.

Her ne olursa olsun, doğruluktan sapmamak lazımdır.

Kim Abdülkadir Geylani Hz.’nin yaptıklarını yaparsa,
o da Onun gibi bir arif, veli kul olur.

Çünkü o, bu işe doğrulukla başladı.

Müridin, mürşid-i kamile mürid olmasından maksadı,
bütün bütün Allah(cc) için olmalıdır. Nefsinin muradı için olmamalıdır.

Ta ki o mürid, gerçek mürid olsun…

Seyyid Muhammed   Raşid (Kuddise Sırruh) şöyle buyurmuştur;

“Kim ki müslümanlığında samimi, taat ve ibadeti daha çoksa,
o, Allah(cc)-u Zülcelal indinde daha makbuldür.
Bu dünyada bulunmak, Allah(cc)-u Zülcelal yoluna girmek ve
rızasını tahsil etmek için büyük fırsattır.
İnsan ölüp gittikten sonra, o çok büyük fırsatı kaçırmış olur.
Artık amel yapmaya, kazanç temin etmeye gücü yetmez.
Bütün kazançlar Allah(cc)‘ın rızasında, ihlasla yapılan amellerde toplanır.”

Bediüzzaman Said Nursi (Kuddise Sırruh) şöyle buyurmuştur;

“İhlası kazanmanın ve muhafaza etmenin en tesirli sebebi
ölüm rabıtasıdır. İhlası zedeleyen, riyaya ve dünyaya sevkeden
tul-i emel olduğu gibi, riyadan nefret ettiren ve ihlası kazandıran da
ölüm rabıtasıdır.”

Yani ölümü düşünerek, dünyanın geçici olduğunu mülahaza edip,
nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve
ehl-i hakikat, Kur’an-ı Hakim’in ayetlerinden aldığı dersle,
ölüm rabıtasını seyr-i süluklarında esas tutmuşlardır.

Ebu Huzeyfe (ra)’nin rivayet ettiği bir hadis-i kudside;

“İhlas, benim sırlarımdan bir sırdır. Onu,
kullarımdan sevdiğimin kalbine emanet olarak koydum.”
(Kuşeyri Risalesi, Ebu’l Kasım el-Kuşeyri)

Cüneyd-i Bağdadi (Kuddise Sırruh) şöyle buyurmuştur;

“İhlas, Allah(cc) ile kul arasında bir sırdır.
O sırrı melek bilmez ki yazsın; şeytan bilmez ki bozsun.
Herhangi bir heva ehli bilmez ki ayağını kaydırsın.”

Ebu Süleyman Darani (ks) şöyle demiştir;

“Kul, ihlas üzere olursa, içinde bulunan vesvese
ve riyaların pek çoğu kesilip atılmış olur.”

Hülasa olarak, amelini ihlasla yapmak isteyen,
Allah(cc)‘ı çokça zikretsin.

Bu zikirle, aradaki perde kalkar da ihsan makamına ulaşır.
Bu makam ki, Allah(cc)‘ı görüyor gibi ibadet etmekdir.

Allah(cc)-u Zülcelal yolunda ilerlemeyi, yükselmeyi ve
ihsan makamına ulaşmayı isteyen, mürşidine tam teslim olup,
benliğinden sıyrılmalı ve emirlerine riayet etmelidir.

Müridin, mürşidiyle arasında olan bağ, muallakta
(teslim olup olmama arasında) olmamalı ki, teslimiyet tam olsun.
Aksi halde manevi feyz almasına engel olur.

Mürid  mürşidine bağlandığı zaman, mürşidine kesin olarak
bağlanmalıdır. Böyle tam ve kesin bağlanma olursa,
feyz ve bereket üzerine gelmeye başlar.

www.dervisler.net – mavi

Sinüzit ile ilgili herşey

Ekim 23, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

SİNÜZİT

Sinüzit Ne Demektir: Burun çevresindeki sinüs adı verilen boşlukların iltihaplanmasına sinüzit adı verilir. Sinüsler burnun her iki yanında ve 4 ayrı isimde bulunurlar. Burnun hemen yan taraflarında bulunan ve sinüslerin en büyüğü olan sinüs maksiller sinüs’ tür. Bunun dışında burnun üst tarafında, alın kemiği içide bulunan sinüse frontal sinüs, burnun arka ve üst tarafında bulunan ve orta hatta tek olan sinüse sfenoid sinüs denir. Ayrıca burnun yan ve üst taraflarında bir çok küçük boşluktan ibaret bölümlere de etmoid sinüs denir. Bütün bu sinüsler bir delik aracılığı ile burun içine açılırlar. Buruna açılan bu delikler sinüslerin havalanmasını da sağlarlar.

Sinüsler Ne İşe Yarar: Aslında bu sinüslerin fonksiyonları tam olarak aydınlatılmış değildir. Ancak sesin resonansının sağlanması, solunum havasının nemlendirilmesi ve ısıtılması ile zararlı partiküllerin tutulması gibi görevleri vardır. Ayrıca baş ağırlığının azaltılması işine de yararlar. Bütün sinüslerin içini döşeyen mukoza hergün belli oranda salgı yaparlar. Bu salgılar burun içine dökülerek oradan da boğaz ve mideye giderler.

Sinüsler Herkeste Var mıdır : Her erişkinde sinüs mutlaka vardır. Ancak sinüslerin gelişimi zaman alır. Doğumda sadece maksiller ve etmoid sinüsler mevcuttur. Onlarda filmlerde bile görülemeyecek kadar küçüktürler. Maksiller sinüs 3 yaşında anlamlı büyüklüğe gelir ve ancak puberte çağında erişkindeki boyutuna ulaşır. Frontal sinüs doğumda yoktur. 6 yaşında filmlerde görülebilecek boyuta gelir. Yine puberte çağında erişkin boyutuna ulaşır. Etmoid sinüsler doğumda var olmasına rağmen giderek büyür ve 12 yaş civarında erişkindeki boyutuna ulaşır. Sfenoid sinüs doğumda yoktur. 5 yaşından itibaren gelişimi hızlanır ve puberte çağında erişkin boyutuna ulaşır. Sinüslerin büyüklüğü kişiye göre değişir. Frontal sinüsün hiç olmaması seyrek görülen bir durum değildir.

Sinüsler Nasıl İltihaplanır: Burun ve sinüsler; bakteri ve virüslerin sık sık yerleşip iltihap yaptığı bölgelerdir. Bu bölgelerde her zaman iltihaba yol açacak bakteri ve virüs bulunur ancak normal çalışan bir sinüste iltihap her zaman olmaz. Eğer sinüsün normal çalışmasına engel olacak bir durum varsa kolaylıkla sinüs iltihabı (sinüzit) gelişir. Bakteri ve virüs dışında nadiren de olsa mantarlar da iltihap yaparlar. Sinüzit en çok nezle, grip gibi üst solunum yolu infeksiyonları sonrası gelişir. Bu tür infeksiyonlarda sinüslerin burun içine açılan delikleri ödem nedeniyle kapanır ve sinüs salgıları burun içine boşalamaz. Ayrıca sinüslerin havalanması da bozulur. Bu durumda sinüs içerisinde kolayca iltihap gelişir. Bunun dışında sinüs ağızlarını tıkayan alerji, burunda kemik eğriliği, et büyümesi, yabancı cisim, geniz eti gibi durumlar da sinüzit gelişmesini kolaylaştırır. Vücut direnci başka sebeplerle düşük olan kişiler daha kolay sinüzit geçirirler.

Kaç Tür Sinüzit Vardır: Sinüzit genel olarak akut ve kronik (müzmin) olarak ikiye ayrılır. Akut sinüzit yeni oluşan sinüzit anlamına gelir. Uygun tedavi edildiğinde tamamen iyileşir. Ancak kronik sinüzit sinüslerde sürekli bir iltihap anlamına gelir ve tedavisi de zordur. Birçok kez ameliyat gerektirir.

Sinüzitin Belirtileri Nelerdir: Akut ve kronik sinüzitin belirtileri biribirinden farklıdır. Akut sinüzitte şikayetler daha şiddetlidir. Hastayı en çok rahatsız eden şikayetlerden biri ağrıdır. Bu hangi sinüsün iltihaplandığına göre baş ağrısı, yüz ağrısı, göz çevresinde ağrı şeklinde olur. Genellikle öne doğru eğilmekle artar. Ayrıca burun tıkanıklığı, burun akıntısı, koku duyusunda azalma, geniz akıntısı, ateş, çene ve dişlerde ağrı, ağız kokusu, burun kanaması, göz kapakları ve yüzde şişme gibi belirtiler olur. Öksürük hem akut hem de kronik sinüzitin belirtisidir. Kronik sinüzitte şikayetler daha uzun süreli olmasına rağmen daha hafiftir. Ağrı daha seyrek hatta bazen yoktur. Hastayı en çok geniz akıntısı ve buna bağlı boğaz ağrısı ve öksürük rahatsız eder. Bunun dışında yine burun tıkanıklığı, yüzde dolgunluk hissi ve ağız kokusu olur. Kronik sinüziti olan hastalar bazen akut dönemler yaşayabilirler.

Muayenede Ne Görülür: Sinüzitli bir hastanın muayenesinde en çok görülen bulgu, burun içinde iltihaplı akıntı, ödem, boğaza doğru akıntı ve yüzde hassasiyettir. Bu gibi bulguların görüldüğü ve sinüzitten şüphelenilen hastalara uygun tetkikler yapılır. Ancak hastanın muayenesinde çok belirgin bir bulgu olmadan da sinüzit olabileceği akılda tutulmalıdır.

Teşhis Nasıl Konur: Hastanın şikayetleri ve muayene bulgularına göre sinüzit düşünülse bile kesin teşhis radyolojik olarak yani çekilen filmlerle konur. Bunun için en çok çekilen film Waters filmi denilen ve daha çok maksiller sinüsü inceleyen bir filmdir. Diğer sinüsler içinde değişik açıdan çekilen filmler vardır. Ancak bu çekilen normal filmler pratikte faydalı olmasına rağmen yanılma payları az değildir. Bu amaçla özellikle tedaviye cevap vermeyen veya ameliyat düşünülen hastalarda mutlaka bilgisayarlı tomografi çekilmelidir. Bilgisayarlı tomografi burun içi ve sinüsler hakkında bize çok faydalı bilgiler vermektedir.

Sinüzitin Ne Gibi Tehlikeleri Vardır: Sinüzit uygun antibiyotik ve yardımcı ilaçlarla veya gerektiğinde ameliyatla tedavi edildiğinde ciddi problemlere yol açmayan bir hastalıktır. Ancak iltihabın yayılmasına bağlı bazı komplikasyonlar gelişebilir. Bunlardan en önemlileri iltihabın göz çukuru içine yayılması ve körlüğe kadar gidebilen hastalıklar, beyin zarına veya beyin içine yayılarak abse oluşması, iltihabın sinüs içinde abseleşmesi ve kemik iltihabı sayılabilir. Bu tür durumlar oluştuğunda tedavi daha ciddi yapılmalıdır ve ilaç tedavisiyle birlikte ameliyat gerektirir

Nasıl Korunabilirim: Hastaların sinüzit olmamak veya olunursa kolay tedavi edilebilmek için dikkat edebilecekleri birkaç şey vardır. Bunun için soğukta kalmamak, saçların ıslak kalmaması, yaşadıkları ortamın nemi ve ısısının uygun olması, sigaranın dumanında dahi kalınmaması,alerjiye yol açabilecek toz, duman veya diğer irritan maddelerden uzak kalınması gibi önlemler alınabilir.

Nasıl Tedavi Edilir: Sinüzit tedavisinde amaç bakterilerin yok edilmesi ve sinüslerin buruna açılan deliklerinin açılmasını sağlamaktır. Bu delikler açılmazsa sinüs iltihapları yok edilemez. Bakterilerin yok edilmesi antibiyotiklerle olur. En çok sinüzite sebep olan bakteriler hesaba katılarak antibiyotik seçilir. Antibiyotik seçimi için kültür ve antibiyogram yapılması çok seyrek başvurulan bir yöntemdir. Antibiyotik tedavisi en az 10 gün hatta bazen 15-20 gün sürmelidir. Bunun dışında sinüs deliklerinin açılması için dekonjestan amaçlı kullanılan tablet ya da spreyler, ağrı kesiciler ve sinüzite yardımcı olan alerji gibi durumlar varsa bunlara uygun ilaçlar verilir. Dekonjestan spreyler 5 günden fazla kullanılmamalıdır. İlaçlara cevap alınmayan durumlarda sinüziti kolaylaştıran başka faktörlerin varlığı araştırılır ve uygun şekilde tedavi edilir. Ancak bazen ameliyat gerekebilir. Kronik sinüzitlerde de yine önce ilaç tedavisi uygulanabilir. Ancak sık sık alerji ya da kemik veya et gibi bir anatomik problem olduğu için ameliyatla tedavi gerekli olmaktadır.

Hangi Durumlarda Ameliyat Gerekli Olur: Akut sinüzitler genellikle ilaç tedavisine yanıt verdikleri için ameliyata nadiren ihtiyaç duyulur. Ancak kronik sinüzitlerde, burunda et veya kemik eğriliği ( deviasyon ) bulunması gibi durumlarda ya da komplikasyon gelişen vakalarda sinüzit ameliyatı gerekir.

Ameliyat Nasıl Yapılır: Sinüzit için yapılan ameliyatlar son yıllarda çok ilerlemiştir. Bu ilerlemenin en önemli sebebi endoskop denilen ve burun içine sokulan bir kamera aracılığı ile monitörden ameliyat yapmaya imkan veren cihazların kullanılmaya başlanmasıdır. Endoskopik yöntemle (görüntülü muayene ve ameliyat) hem burun içi gibi dar ve karanlık bir yerde çalışmak kolaylaşmaktadır hem de sinüzite yol açan asıl faktör düzeltilip diğer sağlam bölgelere dokunulmamaktadır. Bu ameliyat hem lokal hem de genel anestezi ile yapılabilir. Ameliyatta en önemli amaç, sinüz ağızlarının açılmasını sağlamak ve sinüslerin içini temizlemektir. Genellikle sadece burun içinden girmek yeterlidir. Bazen maksiller sinüse girmek için dudak altından çalışmak gerekebilir. Bu yöntemle burun içindeki et, kemik eğriliği gibi diğer hastalıklar da tedavi edilebilmektedir. Ameliyattan sonra hekimin tercihine göre burun içine tampon konabilir.

SerdarTuncer- Aşk Otağı Programı kayıtları

Ekim 22, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

http://rapidshare.com/files/145662199/ASK_OTAGI_09_TEMMUZ.mp3

http://rapidshare.com/files/145680989/ASK_OTAGI_15_TEMMUZ.mp3

http://rapidshare.com/files/145738164/ASK_OTAGI_16_TEMMUZ.mp3

http://rapidshare.com/files/145744314/ASK_OTAGI_22_TEMMUZ.mp3

http://rapidshare.com/files/145753801/ASK_OTAGI_23_TEMMUZ.mp3

http://rapidshare.com/files/145759039/A_K_OTAGI_30_TEMMUZ.mp3

http://rapidshare.com/files/145761081/ASK_OTAGI_05_AGUSTOS.mp3

http://rapidshare.com/files/145767797/ASK_OTAGI_07_AGUSTOS.mp3

http://rapidshare.com/files/145774606/ASK_OTAGI_19_AGUSTOS.mp3

http://rapidshare.com/files/145779373/ASK_OTAGI_20_AGUSTOS__ecrin_.mp3

http://rapidshare.com/files/145782188/ASK_OTAGI_26_AGUSTOS.mp3

Sofilik yolunun edebleri-Seyyid İhsan Erol

Ekim 18, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Velilerin kalplerini irfan nuru ile aydinlatan gögüslerini hikmetlerle süsleyen ve insanlarin onlardan faydalanmasini saglayan Allah(cc) (c.c.) hamdolsun.

Fakir, zengin herkese gönderilen ve ‘Iman Süreyya Yildizi’na baglansa bile Faris ogullarindan bir kavim ona ulasacaktir’ buyuran Hz. Muhammed   (s.a.v) Efendimizin,alinin,ashabinin üzerine sayisiz salat,selam ve rahmet olsun. Onlar Allah(cc)’in (c.c.) ahlakiyle edeplendiler,yüce ahlaklarini pekistirdiler ve dogru yolun isteklilerine hak yolu gösterdiler.

Bundan sonra açiklayacagimiz kutsal kelimelerdir; o kelimelerden yansiyan misk kokulu yararli edeplerdir.

Bu yüce tarikatin amaci,amelde(ibadetlerimizde) ihlasi(samimiyeti) kazanmak için Allah(cc) (c.c.) sevgisini elde etmege çalismaktir. Ihlas; dünya ve ahret çikari gözetmeden bütün sözlerin,hareketlerin ve ibadetlerin Allah(cc) (c.c.) rizasini (Allah(cc)-u Teala’nin Zati) için yapilmasidir. Bu gaye sadece sünnete uymak ve gafleti yok etmekle erisilir. Bunu saglamak için bu yolun isteklisinin iki seye devam etmesi gerekir;

1- Ruhsat ve Bid’at’lardan kaçinarak Seriat-i Muhammediye’ ye uymak,

2- Gafleti tamamiyle gidermek.

Iste bu yol bu iki esastan ibarettir. Mürid gafleti kovarak ve seriata uyarak basarili olabilir.

Bu yolun isteklisi açlik,tokluk,susma ve öfke halindeyken, uykuda ve uyanikken ,dostlari ve yabancilarla görüsürken,yalnizken veya topluluk içerisindeyken kalbindeki düsünceleri bir noktada toplayip nefsini dizginler; böylece kalbinin uyanik kalmasini saglar.bu kisiyi fitne ve ayrilik rüzgarlari etkileyemez. Aksine felaket, bela ve ayrilik halinde daha fazla uyanik olur. Mürid sünnete uyarak bütün mekruh ve haramlari hatta en iyi davranisin(hilaf-i evla) disindaki uygulamalari bile yapmaz; dinin emirlerini yerine getirir. Eskiden yapmis oldugu haram ve mekruhlardan veya yapmadigi dini emirleri için istigfar eder. Bunlar uyulmasi gereken önemli kurallardir.

Mürid gafleti gidermek için çaba sarfederek huzur aliskanligini kazanmaya çalisir. Buna ‘vukuf-i kalbi’(kalbin Allah(cc)’tan (c.c.) uyanik olmasi hali) denir. Bu yalniz zikir veya rabita ile yahut her ikisi ile siddetle kalbe yönelmeyle kazanilir. Hak yolcusu kalbinin üzerinde o kadar durur ki gaflete girmek istese giremez ve huzur aliskanligini birakmak istese birakamaz.

Allah(cc) dostlari ittifak etmisler;kimin edebi yoksa tarikatta devam edemez, devam etmeyince Allah(cc)’a ulasamaz. Edep sahibi kisa dönemde büyük kisilerin mertebesine ulasir.


S. İhsan Erol

Kansızlık-Anemi

Ekim 11, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Gizli Bir Hastalık : AnemiKan, vücudun canlılığını sağlayan maddeleri, kalb ve damarlar vasıtasıyla bedenimizin bütün doku ve hücrelerine taşıyan sıvıdır. Tıpkı bir bahçıvanın toprağı sulayarak bitkilerin imdadına yetiştirilmesi gibi, her hücremizin ihtiyacını bilen Sonsuz Rahmet Sahibi, kalbimizi çalıştırarak, hayat suyumuz olan kanı hücrelerimize bağışlar. Bunun önemini, parmağımızı bir iple sıkıp kan geçmesini engellediğimizde daha iyi anlayabiliriz.Kan vasıtasıyla, organizmanın ihtiyaç duyduğu sıvılar, proteinler, karbonhidratlar, yağlar, mineraller, hormonlar, enzimler, koruyucu hücreler ve oksijen gerekli yerlere, gerektiği miktarda taşınmaktadır.

Ayrıca metabolizma faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan atık maddeler, karbondioksit, toksin ve parçalanan hücreler, kan vasıtasıyla ilgili organlara götürülerek dışarı atılır. Zehir hükmünde olan bu maddeler atılmazsa, kısa bir sürede yoğunlukları artar ve vücudun iç dengesini bozarak canlıyı ölüme götürür.

Canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için gerekli olan kan, vücudun belirli organları tarafından üretilmektedir. Kan üretimi, Sonsuz İlim ve Kudret Sahibi tarafından canlı daha anne karnında iken başlatılır. Anne karnındaki hayatta kan, önce ceninin karaciğerinde, üç–altı ay arasında dalakta, altıncı aydan sonra yavaş yavaş kemik iliğinde yapılmaya başlar. Doğumdan sonra ise, kan tamamen kemik iliği tarafından yapılmaktadır.

Böbreküstü bezi ve kısmen de karaciğerde üretilen eritropoietin hormonu kan yapımını uyarır. Güneş ve spor en iyi eritropoietin uyarıcılarıdır. Kan yapımı için demir, demirin emilmesi ve kullanılabilmesi için de globulin (protein), çinko, C vitamini, folik asit, B6 – B12 vitaminleri ve bazı eser (az) miktarda element ve vitaminlerin bir arada bulunması gerekir.

Bunlardan birisi bile eksik olsa, kan yapımı aksar. Kan yapımı için en önemli element demirdir. Sağlıklı yetişkin bir insanda 3–5 g demir bulunmaktadır. Demirin üçte ikisi hemoglobin (kana kırmızı rengini veren madde) şeklinde kanda ve myoglobin şeklinde kaslarda, üçte biri de depo olarak karaciğerde bulunur.

İnsanın gelişme dönemlerinde ihtiyaç duyduğu kan miktarı da farklılık gösterir. Bu miktar bir yaşındaki çocuklarda 800–900 ml iken, erişkinlerde yaklaşık 5–5,5 litre kadardır. Kanın bu normal değerleri, çeşitli sebeplerle azalabilir, bu duruma anemi (kansızlık) denir.

Kanda normal hemoglobin miktarı ortalama 12–16 g/dl’dir. Kansızlık, hemoglobinin 11 g/dl’den aşağı olmasıdır. Kansızlık bütün sistemlere tesir ederek, halsizlik, hastalıklara dirençsizlik ve işe yoğunlaşamama gibi rahatsızlıklara yol açabilir. Kansızlık, çocuklarda ve kadınlarda daha sık görülür. Dünyada 500 milyon kişide kansızlık olduğu tahmin edilmektedir.

Aneminin üç ana sebebi vardır. Birincisi; yeterli miktarda kan yapılamayışıdır. Bunun sebebi de, dengeli ve düzenli beslenememenin neticesinde, gerekli maddeleri yeterli miktarda alamamaktır.Merhameti Sonsuz Rabbimiz, kendini beslemekten âciz bebeği, ilk altı ay kendine yetecek miktarda demiriyle depolanmış olarak dünyaya gönderir. Ancak anne kansız ise, bebekte, ilk dönemden itibaren kansızlık başlamış demektir. Bazen de yanlış beslenme yüzünden kansızlık meydana gelebilir. Meselâ çocuklarda gereğinden fazla içilen inek sütü, kansızlığa sebep olabilir.

Bu yüzden bebeklere, ilk altı ayda günde 250 ml, 6–12 ay arası 350 ml, 12. aydan sonra 500 ml’den fazla inek sütü verilmemelidir. Çünkü onların ihtiyacı bu kadardır. Yeterli miktarda kan yapılamayışının bir diğer sebebi de, kan yapımını uyarıcı faktörlerin azlığıdır. Bazı böbrek hastalıklarında eritropoietin salgısı azaldığından kansızlık meydana gelir.

Kansızlığın ikinci temel sebebi, kan yıkımındaki artıştır. Sağlıklı bir kişide alyuvarların her gün 1/120’si (yaklaşık günde 250 milyon) dalakta parçalanarak yok edilir. Her gün yok edilen alyuvarlar kadar yeni alyuvarlar üretilerek dolaşıma verilmektedir. Ortalama ömrü 120 gün olan bir alyuvar öldüğünde onun içindeki demir yeni bir alyuvar yapımında kullanılır.

Bu iş çok mükemmel bir denge içinde yürütülür. Kan yapımı için gerekli olan eritropoietin hormonu yeterli seviyede uyarılmıyorsa, kan yapımında kullanılan element ve vitaminler yetersizse, yıkım/yapım dengesi korunamaz. Bu durumda kansızlık meydana gelir.
Alyuvarların şekil bozukluğu da kansızlığa sebep olabilir (orak hücreli anemi gibi).

Akdeniz anemisinde, alyuvarlar yapı bozukluğundan dolayı ortalama ömürlerini tamamlamadan dalakta tutulup parçalanır. Bu şekilde yıkım artışına bağlı kronik kansızlık meydana gelir.

Bazı kişilerde genetik olarak ciddi seviyede glukoz 6, fosfat dehidrogenaz enzim eksikliği vardır. Bu kişilerin alyuvarlarındaki enzim eksikliği, bazı ilâçlar, kimyevî maddeler ve bakla gibi yiyecekler alındığında alyuvarların parçalanmasına (hemolitik anemi) yol açar.
Kansızlığın üçüncü sebebi, kan kayıplarıdır.

Kazalar, kesikler, yaralanma vb hallerde kan kaybı ile kansızlık meydana gelebilir. Mide ülseri, bağırsak tümörleri, polip ve divertikül kesecikleri, hemoroid ve bağırsaklar yolu ile gaitadan kan kaybı, kansızlığa sebep olur. Ayrıca kum, taş ve iltihap gibi durumlarda, böbreklerden idrarla kan kaybı da zamanla anemiye sebep olabilir.
Aneminin belirtileri ve tesirleri

Anemi pek çok hastalığın aksine, ağrı, ateş ve kusma gibi belirtiler göstermediğinden, açıkça anlaşılamaz. Ancak anemi çok sayıda rahatsızlığa yol açar. Bu sebepten anemiyi yaygın görülen gizli bir hastalık olarak adlandırabiliriz.

Anemide hemoglobin seviyesinin düşüklüğü nispetinde hayat kalitesi düşer. Anlamak, üretmek, hayattan zevk almak ile sosyal faaliyetlere katılım azalır. Kan, bütün sistem ve organların besin ve oksijenini taşıdığı ve ortaya çıkan zararlı atıkları temizlediği için, kansızlık, organlara ve fonksiyonlarına menfi tesir eder.

Süt çocuklarında korkma, irkilme, anneye aşırı düşkünlük, içine kapanıklık, aşırı sakinlik, sebepsiz ağlama, solukluk, iştahsızlık, kilo alamama gibi şikâyetler görülür.
Büyüklerde en bariz belirtiler; solukluk, halsizlik, baş dönmesi, iç sıkıntısı, konsantrasyon azlığı, saç dökülmesi, sık hastalanma ve hastalıkların geç iyileşmesidir.

Hastaların % 10–15’inde dalakta, bazen karaciğerde de büyüme olur. Kansızlık beyin gelişmesine menfi tesir ederek zekâ ve hareket gelişmesinde geriliğe sebep olur. Zekâ üzerine olan bu kötü tesirler; beynin beslenmesi için gerekli glikoz, protein, yağ ve oksijenin, kansızlıktan dolayı az taşınmasından kaynaklanmaktadır.

Bu gizli hastalığın teşhisi çok kolaydır. Parmaktan alınan bir damla kan ile hemoglobine bakılarak veya “tam kan sayımı” ve demir durumunu gösteren tahlillerle kesin teşhis konur. Bu tahliller, en çok görülen beslenme bozukluğuna bağlı aneminin teşhisi içindir. Yukarıda saydığımız, diğer bazı anemi türleri için ise daha ileri tetkikler gerekir.Demir eksikliği, çinko, B1, B6, B12, E, C vitamini eksikliğinden dolayı meydana gelen kansızlığın tedavisi kolay ve ucuzdur. Aneminin sebebine ve derinliğine göre tedavi verilir. Tedavinin süresi ortalama iki aydır.

Tıbbî tedavi dışında kan yapıcı beslenme programı da düzenlenmelidir. Bilhassa; üzüm, üzüm pekmezi, karaciğer, kırmızı et ve et ürünleri, mercimek, domates, kırmızı pancar ve meyveler çok tüketilmelidir. Pekmez, süte ve süt ürünlerine karıştırılarak alınırsa, demir emilimi azalır.

Bu sebeple pekmezi sade veya meyve suları ile birlikte almak gerekir. Kur’ân–ı Kerim’in bazı âyetlerinde çeşitli yiyeceklere dikkat çekilmiştir. Meselâ Nahl suresinin 67. âyeti… “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de şerbet, şıra ve güzel rızık edinirsiniz. Muhakkak ki, bunda aklı olup düşünen bir topluluk için bir alâmet var.” Enteresan olan husus, bütün temel aminoasitleri eksiksiz ihtiva eden hurma ile kan yapıcı üzümün birlikte zikredilerek, insanlara, tıbbî ilimlerin bugüne göre çok zayıf olduğu bir çağda tavsiye edilmesidir.

Diğer taraftan Efendimiz (sas)’in de “Üzüm yiyiniz. Yorgunluğu giderir, sinirleri kuvvetlendirir, öfkeyi durdurur.” şeklindeki Tıbb–i Nebevî kitaplarına geçen tavsiyesi, sanki kansızlığa karşı korunmanın anahtarını vermektedir. Çünkü, yorgunluk ve sinirlilik gibi hâller kansızlığın bir göstergesi gibidir.

Yükseklerde basınç ve oksijen miktarı azaldığı için oksijenin kana geçişi de azalır. Buna karşılık insanların yeryüzünün çeşitli bölgelerine yerleşip yaşamaları için, Sonsuz İlim Sahibi Rabbimiz’in vücudumuza koyduğu çok hassas bir mekanizma, oksijen basıncının azlığına bağlı olarak harekete geçer ve eritropoietin yapımı artırılır. Neticede kan yapımı çoğalır.

Bu yüzden dağlarda ve yaylalarda yaşamanın kansızlığa iyi geldiği ve kan yapımını artırdığı bilinmektedir.

 

 

Aneminin sebepleri

 

 

Aneminin teşhis ve tedavisi

 

 

www.dervisler.net

Kaylule (öğle) uykusu

Ekim 6, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Peygamber Efendimizin (sav)önemli sünnetlerinden biri olan
öğlen uykusunun (kaylule) ömre ömür kattığı belirtildi.

Öğle uykusu ile ilgili tüm bu merak edilen soruların yanıtını, Memorial Hastanesi Uyku Laboratuvarı Sorumlusu Doç. Dr. Turan Atay verdi.

Öğle uykusu vücuda ne gibi yararlar sağlar?

Kişinin 24 saat içerisinde uykuya yatkın olduğu dönemlerden biri de öğle uykusu saatleridir. Öğle uykusu, en az gece uykusu kadar insan vücuduna yarar sağlar. Gece yeteri kadar uyumuş, gündüz de öğle uykusu uyuyan bir kişinin vücudu tazelenir, performansı artar, düşünme ve problem çözme yeteneği hız kazanır.

İnsan vücudu en çok hangi saat dilimlerinde uyku ihtiyacı duyar?

Gün içerisinde iki kez vücut ısısı düşer. Birisi sabaha karşı 03.00 sıralarında, diğeri ise öğleden sonra 14.00- 15.00 saatleri arasında olur. İnsanların öğle yemeğinin ağırlığına bağladığı bu rehavet dönemi, aslında vücudun uykuya en meyilli olduğu saat dilimidir. Bu saat aralıkları uykunun en kaliteli olduğu zamandır. Kaliteli uyku, insan vücuduna uzun süre uyumaktan çok daha fayda sağlar.

Genetik faktörlerin uyku üzerinde etkisi var mıdır?

Genetik faktörlerin uyku üzerinde büyük etkisi bulunur. Kimi insan 13-14 saat uyusa da uykusunu alamaz, kimi ise 4- 5 saatlik bir uykuyla günü zinde geçirebilir. Aynı şekilde uykuya dalma ve uyanma saatleri de genetik faktörlerden etkilenir. Bazıları geç saatte yatıp geç kalkmayı, bazıları da erken yatıp erken kalkmayı sever.

En çok kimler öğle uykusuna ihtiyaç duyar?

İmkanı olan herkesin öğle uykusuna yatması önerilir. Ancak özellikle çocukların öğle saatlerinde mutlaka uyumaları gerekir. Çocukluk çağında öğle saatlerinde alınan kaliteli uyku, beyin ve vücut gelişimi için büyük önem taşır. Burnu tıkalı olan çocuklar uykularını tam olarak alamadıkları için, vücutları tam gelişemeyebilir.

Öğle uykusunun süresi ne kadar olmalı?

Çocuklar yaklaşık 1-2 saat öğle uykusuna ihtiyaç duyar. Erişkinler içinse 15-20 dakika yeter. Ancak bazı insanlar geceleri dahi uyuyamaz. Bu tip insanlara öğle uykusu kesinlikle tavsiye edilmez. Çünkü gündüz saatlerinde kısa bir süre dahi uyusalar, gece uyumaları çok daha zorlaşır.

www.dervisler.net -mavi

Şevval ayı ve orucu

Ekim 6, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
Şevval Orucu

Ramazan-ı Şerif’ten sonraki Şevval ayında oruç tutmak öteden beri sevimli bir adet olarak gelmiştir.

Bir ay boyunca oruca alışmış olan insanlar, şevval ayında da altı gün oruç tutmaya büyük bir ilgi göstermiş, hatta teravih gibi sıcak bir ilgiyle şevval ayı orucunu sürdüre gelmişlerdir… Elbette bu sıcak ilgi sebepsiz değildir. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, şevval ayı orucunun bir sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olacağını duyurmuş, bu yüzden de bir ay Ramazan orucu tutanlar, şevvalde altı gün oruç tutmakla bütün seneyi oruçlu geçirmiş olma sevabını kaçırmak istememişlerdir. Bu konudaki hadisi ve yorumunu şöyle ifade edebiliriz:

“Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki Şevvâl ayında
altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!.”
(Riyazü’s-Salihin, C.2,S.510,2.)

Demek ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra Şevvâl’de de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap almaktadır.

Âlimlerimiz, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar:

Ramazan boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa yekûnu üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir sene.. Dolayısıyla hadîsin işaret ettiği sırra nâil olur. Bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi mânevî kazanç elde edebilir.

Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, o işi ihlasla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bâzen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını alabilir.. İhlas ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir.

Bu bir niyet ve yorum meselesidir.

Tıpkı yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak güç bela getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan aynı güçlükle uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi.

Biri düşünmüş ki:

– Bu çölün ortasında yaşlı bir adam yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne çıkıp bineklerinin üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun. Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabbimiz ondan razı olmuş, istediği sevabı ihsan eylemiş.

Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:

– Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta fark edemeyenler taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun.

İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı  rızasını kazanmış, ümit ettiği sevaba nail olmuş. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul…

Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir, hatâlarımızı affedebilir.. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O’ na da şâmil kılamaz.

Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. şevvâl ayı içinde olması yeterlidir.

Bir de Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç olanı tutmak da makul ve meşru olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek elbette çok yerindedir. Ancak borcu sonra da tutabilirim diye de düşünebilir.. Bu bir tercih meselesidir. Her ikisi de caizdir.

Bir diğer husus da, Şevval ayında iki bayram arası nikah yapılmaz iddiası vardır ki, artık bu batıl iddia etkisini kaybetmektedir. Çünkü Aişe validemizin nikahı Şevvalde olmuş, yani iki bayram arasında yapılmış, ne uğursuzluk, ne de bir başka dinî yasak söz konusu olmuştur. Bu yanlış yorum şuradan da beslenmiş olabilir. şayet bayram cuma gününe rastlarsa, bayram namazı ile cuma namazı arası iki bayram namazı arasıdır. Böylesine dar bir vakte nikahı sıkıştırmayın, iki bayram namazının dışında yapın nikahınızı, tavsiyesini, Ramazan ve Kurban Bayramı arası gibi geniş zamana yayanlar, böyle bir yanlış anlamaya sebep olmuşlardır, diye de düşünülebilir.

Bir Menkîbe

Süfyanı Sevri anlatıyor:
– Ben Mekke-i Mükerreme’de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana dedi ki:

-Ben öldüğüm vakitde kendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Mükireyn suali anında bana Tevhid’i telkin et!, dedi.

Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım: Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanıklık arasında iken :

-Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.

O zaman:

-Ne sebeple bu lütfa eriştin, diye sordum

Bana cevap olarak:- Ramazan-ı şerifin orucunu tutup şevval’den altı gün daha eklemem sebebiyle, dedi.

O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve “Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve şevval’den altı gün orucuna muvaffak kıl” diye dua ettim.  ü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.

Ramazan da tutmadığım oruçlarım varşevval ayında ki altı günlük oruç tutmama engel olur mu?Bir anda ikisine birden niyet olur mu?

1- Bir ibadete iki ayrı niyet olmaz Örneğin sünnet bir namaza hem sünnet hem de kaza niyetine namaz kılınmaz Bunun gibi bir oruca da hem sünnet hem de kaza orucu diye niyet edilmez

2- Öncelikle kaza oruçlarını tutmak gerekir Ondan sonra zaman kalırsa şevval ve diğer nafile oruçlar da tutulabilir

3- Bir kimsenin önce şevval orucunu tutmasının sonra başka aylarda da kaza orucunu tutmasının dinen bir sakıncası olmaz Her müslüman durumuna ve şartlarına göre hareket edebilir

4- Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, o işi ihlasla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir Bâzen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını alabilir İhlas ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir Bu bir niyet ve yorum meselesidir

Mehmet Paksu 

 

Ramazandaki tutmadığınız oruçlarınızın kazasını şevval ayında tutmanızda dinen sakınca yoktur

Şevval ayı bir kısım dinî olayları hatırlatan özel bir aydır Önce hac hazırlığını hatırlatır bu ay Ramazan’dan sonraki aylar zaten hac ayları sayılır
Hacı adaylarımız tatlı bir heyecanla yol hazırlığına girerler, yola çıkıncaya kadar da meraklı sorular sorar, hac ibadetlerini kusursuz yapmak için bilgi toplamaya çalışırlar Tabii, şevval ayının bir de kendine mahsus orucu olduğunu da unutmazlar Hem öyle oruç ki, bu ayda altı gün oruç tutan, sanki bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaba nail olur, bir sene nafile oruç mükafatına kavuşabilirler Alimlerimiz, şevval ayında tutulan altı günlük orucun bütün sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olmasını izah ederken diyorlar ki:

– Ayette her iyiliğe on sevap verileceği bildirilmiştir Otuz Ramazan’ı tutan bu sebeple üç yüz sevap almış olur Ramazan’dan sonraki şevvalde altı günü de tutan, onardan altmış sevap alınca üç yüz altmış eder Yani bir senelik nafile oruç

Bu kadar az oruca o kadar çok sevap olur mu? Cevap olarak deniyor ki:

– Kimse kendi cimriliğini sonsuz cömertlik ve ikramın sahibi Rabb’imizin cömertliğiyle kıyaslamasın İnsanlar yeter ki niyetlerini halis tutsunlar, rahmeti gazabını geçmiş olan Rabb’imiz kullarını hep affetmek istemekte, kullarının az ameline çok mükafatları bunun için ihsan etmektedir

Bu orucun keffaret orucu gibi arka arkaya, yani bitişik tutulması da gerekmez Ay içinde belli aralıklarla da tutulabilir Ancak, Ramazan içinde mazeretlerinden dolayı tutamadığı oruç borcu olanlar, önce borçlarını tutsalar yanlış yapmış olmazlar Önce kaza borçlarını tutup bir an evvel farz oruçlarının borcundan kurtulmuş olmaları daha uygun düşer Bundan sonra fırsat bulurlarsa altı gün şevval orucuna da niyet edebilirler Kaza orucu sebebiyle yetiştiremezlerse şevval ayında yine de oruç tutmuş olurlar

Ahmed Şahin

www.dervisler.net – mavi