siirlerim

YOLUNA KURBAN OLDUGUM

Günahlara dalmistim

Ben haddimi asmistim

Hesap yoktur sanmistim

Seni görünce anladim

Bile bile batiyordum

Yana yana ariyordum

Her gecene soruyordum

Seni hemen yanimda buldum

Yoluna kurban oldugum Esigine bas koydugum

Tam hersey bitti derken

Yani basimda buldugum

Bosluklarda kayboldugum

Uzattigi ipe tutundugum

Yaralarim azdikca

Seni sarar buldugum

Gaflet uykusundan uyandiran

Kalbi Hakk’a baglattiran

Kirli pasli su kalbi

Zikrullahla cilalattiran

 

Tam düserken tutuverdin 

Seytani öte itiverdin

Günahlari hatirlatip

Ben pismanim dedirttin

siirlerim” üzerinde 42 yorum

  • YOLCU

    ARILAR BAL YAPARLAR KOVANA
    KARINCA TANE TAŞIR YUVAYA
    BÖCEKLER İPEK ÖRER KOZAYA
    SEN ÖMRÜ NASIL GEÇİRDİN YOLCU ?
    X
    KARUN HAZİNESİ SÖYLENİR DURUR
    SÜLEYMAN KUŞLAR İLE KONUŞUR
    LOKMAN DERTLERE DEVA BULMUŞTUR
    ŞİMDİ NEREYE GİTTİLER YOLCU ?
    X
    YILLARCA YEDİN İÇTİN DOYMADIN !
    AHİRET AZIĞINI KOYMADIN !
    RABBİNE İYİ BİR KUL OLMADIN
    HESAB GÜNÜNDE NE DERSİN YOLCU ?
    X
    HAK VE ADALET MÜLKÜN TEMELİ
    YOLCU KUL HAKKINA DİKKAT ETMELİ
    EMANETE HİYANET ETMEMELİ
    BİR GÜN HESABA ÇEKERLER YOLCU.
    X
    AĞACA DAYANMA HAZANLA KURUR
    VARLIK ELKİRİ ÇABUK KAYBOLUR
    İNSANA GÜVENME BİR GÜN MEVT OLUR
    SARIL ALLAHIN İPİNE YOLCU.

    MUSTAFA YOLCU

    ÖLÜM

    KİM DEMİŞKİ YOK OLUŞ
    YENİ BAŞLANGIÇTIR ÖLÜM
    YALAN DÜNYADAN AYRILIŞ
    GERÇEĞE DÖNÜŞTÜR ÖLÜM.
    X
    NE EKERSEN BU DÜNYADA
    EKTİĞİNİ BİÇMEKTİR ÖLÜM
    GEZMİŞ İSEN ZEVKİ SEFADA
    HESABINI VERMEKTİR ÖLÜM.
    X
    OLMUŞ İSEN HAK AŞIĞI
    MAŞUK’A KAVUŞMAKTIR ÖLÜM
    FERHAT OLUP DELİP DAĞI
    ŞİRİN’E KAVUŞMAKTIR ÖLÜM
    X
    KILDIN NAMAZ,ETTİN NİYAZ
    SANA KORKU DEĞİL ÖLÜM
    OLMUŞ İSEN SEN BEYNAMAZ
    GAFLETTEYKEN GELİR ÖLÜM.
    X
    İNSANOĞLU GAFİL OLMA
    GENÇ İHTİYAR DEMEZ ÖLÜM
    SAKIN OLA MAĞRURLANMA
    ZENGİN,FAKİR SEÇMEZ ÖLÜM.

    MUSTAFA YOLCU

  • GÜZEL İSTANBUL

    BOĞAZDA BEYLERBEYİ SARAYI
    OTUR ÖNÜNE SEYRET DERYAYI
    BİR ÇAĞI KAPATIP YENİ BİR ÇAĞI
    AÇAN ŞEHİRDİR GÜZEL İSTANBUL
    X
    HAYDİ EMİNÖNÜ’NE GİDELİM
    TOPKAPI SARAYINI GEZELİM
    SARIYERDE BÖREK YİYELİM
    GEZİP GÖRELİM SENİ İSTANBUL.
    X
    ÇIKALIM GEL BOĞAZ TURUNA
    BİNELİM ŞU DURAN VAPURA
    BEYKOZ,SARIYER,TELLİ BABA’YA
    GİDİP GÖRELİM SENİ İSTANBUL.
    X
    HALİÇ’E GİDİP KÜREK ÇEKELİM
    ERENLER’İN MEKANINI GÖRELİM
    EYÜP HAZRETLERİNE DUA EDELİM
    EVLİYA YATAĞIDIR İSTANBUL.
    X
    ÇAMLICA SIRTINA ÇIKINCA
    İSTANBUL’A TEPEDEN BAKINCA
    UZANIR BOĞAZ BOYLU BOYUNCA
    DOYAMAM SEYRE SENİ İSTANBUL.

    MUSTAFA YOLCU

    SELAM SANA AİLE

    SEVGİNİN VE ŞEVKATİN
    ÇABANIN VE ZAHMETİN
    BIKILMAYAN HİZMETİN
    KAYNAĞIDIR AİLE.
    X
    NEHİR OLUP FIRAT İLE
    UÇUP GİDEN TURNA İLE
    GURBETTE MEKTUP İLE
    SELAM SANA AİLE.
    X
    TÜM DERTLERE İLAÇTIR
    ACIKTIĞINDA AŞTIR.
    HERKEZ ONA MUHTAÇTIR
    SICAÇIK YUVA AİLE.
    X
    YORULUNCA DİNLENDİĞİN
    HASTA İKEN İYİLEŞTİĞİN
    DERDİNİ SÖYLEŞTİĞİN
    SIRDAŞINDIR AİLE.
    X
    SEVGİ İLE DOLUŞUN
    ANNE,BABA OLUŞUN
    HERŞEYİNİ VERİŞİN
    SEMBOLÜDÜR AİLE.
    X
    ORDA KÜSKÜNLÜK OLMAZ
    ORDA RİYA BULUNMAZ
    ORDA ÜCRET ALINMAZ
    İŞTE ORASI AİLE.
    X
    HERŞEYİ PAYLAŞMAK ORDA
    SEVGİYLE KAYNAŞMAK ORDA
    MUTLULUK ARARSAN ORDA
    İŞTE ORASI AİLE.
    X
    OLSANDA PAŞA,VALİ
    BAKAN,MİLLETVEKİLİ
    BİR AN UNUTAMAZSIN
    SEVGİLİ AİLENİ.

    MUSTAFA YOLCU

  • Allah cc. razi olsun Mustafa Yolcu kardesim, cok güzel bir siir, emeginize yüreginize saglik.
    Istanbulu görmek pek nasip olmadi ama insaallah birkac hafta sonra niyet ettik gelip gezip, görmeye hayirlisiyla.
    Calismalarinizin devamini beklerim, Allah’a emanet olun.

  • ısrafıl sura ufledığınde denızler dalgalandığında dağlar yurutulduğunde kul kuldan anne cocuğunda kactığı wakıt mahşerde nızam terazısı kurulup sırat köprusu gurunduğunde EY YUCE ALLAHIM BIZ UMMETI MUHAMMEDIZ BIZI AFFET SEVDIKLERIMIZIDE AFFET AMIN

  • Şiir yazamadım.
    Yazdıkladımı şiire benzetmeye çalıştım.
    Şair olamadım.
    Şaire benzemeye çalıştım.
    Sadece duygularımı dile getirmeye , sizlerle paylaşmaya çalıştım.
    Ama sizler teveccüh edip benim duygularımı paylaştınız.
    Bir satırla bile olsa sizinle aynı duyguları paylaşmak ne güzel.
    Biliyorumki gülü sevmesek , bizde sevilmezdik.Rabbim diyorki ‘ BENİM SEVDİĞİMİ YARATTIKLARIMDA SEVER.’

    Hepinize teşekkür ederim.

  • YAVRULARIMA

    Yüzünde Gülücüğün
    Dilinde Allah Sözün
    Ömür Boyu Dürüstlüğün
    Eksilmesin Yavrucuğum
    X
    Kötüye Kanma Sakın
    Nefsine Uyma Sakın
    Doğrudan Ayrılmayasın
    Merhametli Yavrucuğum.
    X
    Yaratana Kul Olmak
    Beş Vakit Namaz Kılmak
    İnancını Yaşamak
    Gereklidir Yavrucuğum.
    X
    Yaşadıkca Dünyada
    Varlıkta Var,Yoklukta
    Huzur ; Şükür Ve Sabırda
    Şükret, Sabret Yavrucuğum.
    X
    Ana Baba Dünyadan
    Hayırlı Evlat Bırakmadan
    Giderse Sorar Yaratan
    Hakka Kul Olun Yavrucuğum
    X
    Evladın En Hayırlısı
    Okur Fatiha Üç İhlası
    Bizim İçinde Hasenatı
    Esirgemeyin Yavrucuğum.

    Mustafa Yolcu

  • YARABBİ

    Binbir Çeşit Çicekten
    Ballar Verdin Yarabbi
    Biz İsyankar Kullarına
    Neler Verdin Yarabbi
    Dağda Duran Kör Kurdun
    Verdin Nasibini Yarabbi
    Uyup Nefsin Hevesine
    Azgın Etme Yarabbi
    Dünya Telaşıyla Bizi
    Şaşkın Etme Yarabbi
    Vadettiğin Cennetini
    Nasip Eyle Yarabbi
    Cehennemin Ehlinden
    Etme Bizi Yarabbi
    Affeyle Günahımız
    Ziyadedir Yarabbi
    Sen Bizim Tövbemizi
    Kabul Eyle Yarabbi
    Fahri Alem Muhammede
    Sadık Eyle Yarabbi
    Ettiğimiz Duaları
    Kabul Eyle Yarabbi,

    Mustafa Yolcu

  • ŞEHİT MEHMET’im

    Mehmet’im Asker Oldu
    Korumak İçin Yurdu
    Hain Düşman Kurşunu
    Onu Bağrından Vurdu.
    X
    Mehmet’im Düşerken Yere
    Haykırdı Allah Diye
    İçti Şehadet Şerbetini
    Göçtü Ebedi Aleme.
    X
    Gencecik Bir Çağında
    Hayatın Baharında
    Vatanının Uğruna
    Şehit Oldu Mehmedim.
    X
    Onlar Ölü Değildir
    Ama Siz Bilmezsiniz
    Diyor Şehit Olana
    Yüce Allah Kuranda.
    X
    Ey Mehmet’im Şimdi Sen
    En Yüce Makamdasın
    Görüyorum Seni Ben
    Solmayan Gülüstandasın.

    18.5.1994

    Mustafa Yolcu

  • KARANLIK

    Karanlık
    Gözün Görmediği
    Bilinmeyen Bir Yer
    İşte Orası
    Aydınlanmalı Artık
    Kapkara Eller
    Orayı Örtmemeli
    Tanyeri Ağardığı Gibi
    Önce Yavaş Yavaş
    Sonra Apaydınlık
    Olmalı Heryer
    Bir Şey Gizlenmeden
    Bilinmeli Herşey
    İşte O Zaman
    Hakem Olmalı Koca Millet
    Sorgulanmalı Devirler
    Eğer Varsa Suçlu
    Cezası Verilmeli
    Eğer Yoksa Suçlu
    İlahi Adalet
    Tecelli Etmeli

    31.10.1994

  • İSKİLİP’ÇE

    Biraz İskilip’çe Söyleyim Size
    Unutmasın Kimse Kalsın Geriye
    Büyükanne Ebe , Su Kabına Helke
    Evet’ede Hee Denir İsikilipte
    X
    Lahana’ya İlahna,Elma’ya Alma
    Salatalık’tır Zavza , Cacıktır Çırpma
    Alışveriş Avsata , Mendil Mahrama
    İnceye’de Yoha Denir İskilip’te
    X
    Dolu Kaba Sile,Değilmi İliye
    Gözetmeye Dehle,Marmelat Pevrede
    Pazar Giravu,Pazartesi Düşenbe
    Salı’yada Deri Denir İskilip’te
    X
    Keşkek Çömleği Güdü , Sıpa’ya Kürü
    Bitti’ye Başoldu , Hediye’ye Dürü
    Söğütten Yapılan Düdüktür Höppü
    Cekete’de Sahu Denir İskilipte.
    X
    Basamak Badal , Erkek Çocuğa Göbel
    Avuç’a Hapaz,Yaramaza Feşel
    Boş Kaba Kouz,Biraz Sonra Zizeel
    Hindiye’de Culuk Denir İskilipte
    X
    Üzüm Salkımı’na Cınbıt,Sebet’e Çit
    Pancara Kocabaş,Çekirdeğe Çigit
    Çok Israra Tebelleş,Yeni’ye Cedit
    Manda’yada Kömüş Denir İskilipte.
    X
    Patika’ya Cılga,Ayva’ya Hayva
    Ezbere Tuymuna,Sohbete Horata
    Bahçenin Parçasıdır Mayşalama
    Kaygı’yada Husa Denir İskilipte
    X
    Rüzgar’a Örüsger,Nişan’a Tevkir
    Fena Kokuya Yıryır,Nazarlık Silbir
    Geçen Yıla Bıldır,Süzgeç’e İlistir
    Paslı’yada Porlu Denir İskilipte
    X
    Nezleye Zükkem , Kabaya Hondum
    Yetere Galan,Derindere Çobuldum
    Baklavanın En Güzelidir Şıhırdım
    Sırta’da Yağnım Denir İskilipte.

    Mustafa Yolcu

  • BOSNA DIRAMI

    Bomba Yağıyor Bosnaya
    Kopmuş Kollar Bacaklar
    Dağılmış Tüm Pazara
    Yaralı Bir İnsan Yerde
    Sürünüyor Kopmuş Bacağıyla
    Bir Yandan Bakıyor Çevresine
    Adeta Sesleniyor!…
    Nerde İnsan Hakları , Nerde İnsanlık
    Nerde Birleşmiş Milletler?..
    Nerde Balina’yı Kurtaranlar?..
    Bosna’ya Bomba Yağıyor
    Medeni Dünya Bakıyor
    Sırp Canilerinin
    Sırtını Sıvazlıyor
    X X X
    Füzeler Atılıyor
    Bosna’ya Gorajde’ye
    Hedef Narin Minareler
    Camiler,Kütüphaneler
    Çaresiz İnsanlar
    İslama Ait Ne Varsa
    Yansın,Yıkılsın
    Hani İnsan Hakları Vardıya !…
    Umurundamı Medeni Dünyanın
    Onların Haçları Ayakta’ya!…..
    X X X
    Bir Çocuk Gördüm Bosna’da
    Ablasının Kucağında
    Çocuk Annesiz . Aç,Sahipsiz
    Ya O Abla; Biçare Kimsesiz.
    Yaşıtları Oynarken Sokakta
    O Anne Olmuş
    Sarılmış Sıkı Sıkı ,Ufacık Yavruya.
    Cılız Kollarıyla Onu Tutmak İçin
    Çabalıyor Ayakta Durmak İçin
    X X X
    Ya Çağdaşlar!…
    İnsan Hakları Havarileri
    Geçmişler Televizyon Başına
    Ellerinde İskoç Viski Çikolata
    Görmüyorlar Zulmü , Akan Kanı
    Aç İnsanı,Yetim Çocukları
    Zeytin Dalı Uzatıyorlar
    Taşa,Kayaya,Oduna.
    Bilmiyorlarmı Kaya Duymaz
    Odun Uzanmaz Zeytin Dalına
    Ama Taşlar Dayanmaz
    Mazlumların Feryadına

    20.4.1994

    AYASOFYA

    Fatih Ayasofya’yı
    Cami Yaptı , Namaz Kıldı
    Yıktı Köhnemiş Çağı
    Bize Miras Bıraktı
    X X X
    Ayasofyam Minarenden
    Ezan Sesi Susmasın Hiç
    İnananlar Namaz Kılsın
    Boynun bükük Olmasın Hiç.
    X X X
    Ayasofya İbadete
    Elbet Bir Gün Açılacak
    Miski Amber Kokuları
    Her Tarafa Saçılacak.
    X X X
    Yadigar Ayasofya
    Açılacak Nasıl Olsa
    Bu Milletin İsteğine
    Yönetenler Ah Bir Uysa

    Mustafa Yolcu 3.3.1994

  • INSAN GÖZÜ DUYMAZ INSAN DOGDUNDA CIPLAK DINYAYA GELIR;SONRADA MAL VE MILK KURMAK ISTER,ALLAH ICIN BISEY YAPMAZ ;CIPLAK KALACAGINI BILSE;?BIL TABUTUNDA CIPLAK KALACAKSIN:

  • İSKİLİPLİ İBRAHİM ETHEM HAZRETLERİ

    DÜZENLEYEN: YUNUS EMRE ERDOĞAN ( Lisans tezi)

    İbrahim Ethem Gerçekoğlu 1303 Rumi yılında (1887) Çorum’un İskilip ilçesi Büyüktaş mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Ahmet efendi İskilip’in yerlilerinden Kadıağalar ( Kadıoğlu) lakabıyla bilinen tanınmış bir ailenin mensubudur. Annesi Emine Hanım “Sülale-i Tahir edendir” Soyu Hz. Hüseyin’e dayanır.

    Bu bahtiyar ana baba gördükleri bir rüyadan mülhem olarak çocuklarına İbrahim Ethem adını vermişlerdir.

    İbrahim Ethem hazretleri Ahmet efendi ve Emine hanımın en büyük çocuğudur. İbrahim Ethem hazretlerinin Zahide Leblebici, Zeynep Karaman, Mehmet Gerçekoğlu adlarında üç kardeşi vardır. Baba bir anne ayrı en küçük kardeşi ise Bekir Gerçekoğludur.

    İbrahim Ethem hazretlerinin Şerife hanım ile olan tek evliliğinden beş çocuğu olmuştur. İlk çocukları Cemaleddin adında bir erkek çocuk olup küçük yaşta vefat eder. Bu ilk çocuklarından sonra Ubudiyye ve Meliha ismini verdikleri iki kızları olur. Daha sonra Ali Rıza ve Ahmet Burhaneddin adında iki oğulları dünyaya gelir. Bu dört çocuğu da halen hayattadır.

    İbrahim Ethem hazretleri, daha çocukken kendisini Allah yoluna ve ibadete vermiş, veliliğe ermiştir. 4-5 yaşlarında iken namaz kılmaya başlamıştır. Çok genç yaşlarında devamlı bir manevi huzur içinde, ilahi aşkın sarhoşluğu ile mest ve müstağrak yaşadı. Bu hal namaz kılarken de devam ettiğinden “ Ya rabbi. Bu hali benden namaz kılarken al, sonra tekrar iade et “ derdi.

    Efendi’nin bu mest hali validesini endişelendirir. Oğlunun deli olacağı düşüncesine kapılır. Annesinin bu düşüncelerini fark eden efendi hazretleri “ oğlun deli değil veli olacak “ diye içinden mukabele edermiş.

    İBRAHİM EDHEM HAZRETLERİNİN TAHSİL HAYATI:

    İbrahim Ethem hazretleri daha küçük yaşlarda ilme merak sarmıştır. Sekiz yaşındayken “ Delahül Hayrat” adlı eseri okumaya başlamıştır. Eserin feyzinden cezbe haline geldiği görülürmüş.

    Zahiri ve batini ilimleri bünyesinde toplayan İbrahim Ethem iyi bir medrese tahsili görerek şeri ilimleri, bir şeyhin terbiyesinden geçerek de manevi ilimleri tahsil etmiştir.

    Efendi hazretleri medreseye devam ederek Müderris Mehmed efendi’den icazet alan, ledün ilmini şeriat ilmiyle birleştirerek “ Zülcenaheyn “ ( çift kanatlı olan) genç veli bu yolda kendilerinden faydalandığı Enbiya- Zade Mehmet Hilmi ve müderris Mehmet efendi gibi üstadlarına hayatları boyunca canı gönülden hizmet ve yardımdan geri durmamış, dua ve himmetlerini almıştır.

    Gençliğinde Allaha olan aşkı ve ibadete olan düşkünlüğünden dolayı sürekli ibadet etmek isteyen ve geceleri uyumaktan şikayet eden efendi hazretleri bu durumu şöyle anlatıyor; Ya rab, neden geceyi yarattın sanki? Uyumayıp hiç durmadan sana ibadet etseydik derdim.

    Ancak medreseye başladıktan sonda, Kur’an la olan meşguliyeti neticesinde gecelerin yaratılmasının hikmetini anlamış ve bu düşüncesinden vazgeçerek Allahın her yaptığının hikmetli ve yerinde olduğunu teslim etmiş ve tevekkülünü derinleştirmiştir. Son zamanlarında bazen uyuklar oluşunu gençliğindeki bu hadise dolayısıyla kendisine ilahi bir işaret olduğunu belirtmiştir.

    İskilip’te ve Kastamonu’da uzun yıllar medrese tahsili gören İbrahim Ethem, Cıncıllı Mehmet hocanın ders halkasında bulunmuştur.

    İskilip’te Şeyh Ethem diye bilinen İbrahim Ethem hazretleri, Gümüşhaneli ve Seydişehirli gibi büyük veliler ile görüşmüş olan büyük mutasavvıf Fazlullah Rahimi’den Mesnevi dersi almıştır.

    İbrahim Ethem hazretleri, gençliğinde Mesnevi’yi okumayı çok istemiş, bunu kendisine okutacak ehil insanlar aramıştır. İbrahim Ethem hazretleri Allaha yalvararak ” Ya rab. Eğer bana mesneviyi okutacak kimse kalmadı ise, sen öyle bir kimse yarat. Sen her şeye kadirsin allahım “ diye dua eder.

    Bu sıralarda İskilip’in mal müdürünün kayın pederi olan büyük mutasavvıf Fazlullah Rahimi hazretleri İskilip’e gelir.İskilip’te vakit namazlarını kıldığı Ulu caminin müezzinine :” oğlum buralarda sohbet yapılabilecek bir Allah dostu yokmu? “ diye sorar. Müezzin efendi Fazlullah Rahimi’yi tanıdığı meşahıyla görüştürür. Efendi bunların yeme içme şeyhi olduğunu, kendisinin ise gönül ehli birisini aradığını söyler.
    Müezzin efendi: “ Buralarda İbrahim Ethem adında genç bir şeyh daha var. İsterseniz sizi onunla görüştüreyim “ der.

    Fazlullah Rahimi Hazretleri teklifi kabul eder. Müezzinle birlikte İbrahim Ethem hazretlerinin evine gelirler. Fazlullah Rahimi Hz. Kapı açılıp İbrahim Ethem efendiyi merdivenin başında görünce müezzine “ ben aradığımı buldum “ diyerek gitmesini işaret eder. Fazlullah Rahimi yukarı baka baka merdivenleri çıkar. Efendi ile karşı karşıya gelince onu tepeden tırnağa kadar süzer; iki elini sonuna kadar açarak “ ohh işte ben böylesini arıyordum” diyerek Ethem efendiye muhabbet ile sarılır.

    Bir süre konuşup görüştükten sonra Fazlullah Rahimi, Ethem efendiye “ Ben sana Mesneviyi okutmaya memurum, yalnız bana asla itiraz etmeyeceksin, hiç bir izahıma mukabelede bulunmayacaksın.“ der. Efendi ne zamandır arzuladığı şeye kavuşmuştur. Memnuniyetle “ tabi efendim “ mukabelesinde bulunur.

    Okumaya başlarlar. İlk başlarda Fazlullah Rahimi’nin beyitleri şerh ederken verdiği manalar, efendinin hiç içine sinmez. Hep itiraz edesi gelir, kendisini zor zabdeder. Fakat zaman geçtikçe bu manalara kalbi yatışır, ruhu alışır. Aradan altı ay geçer. Mesnevinin son kısımlarına yaklaşmışlardır. Bir gün mesnevinin anlaşılması zor bir beyit’in olduğu noktaya gelip dururlar. Ethem hz. bu beyit hakkında “ efendim, buna şöyle bir mana verilebilir mi? “ demesi ile birlikte Fazlullah Rahimi birden bire susar, öylece kalır ve daha sonra “ tamam! Artık benim vazifem bitti! “ der. Ethem efendinin “” aman efendim ben öyle demek istememiştim, beni bırakıp gitmeyin” gibi çabaları sonuç vermez. Mesnevi dersi nihayete erer.

    Ayrılık vakti geldiğinde, Fazlullah Rahimi hz. Ethem efendiye şunları söyler: “ oğlum ben bu asırda yaşamış beş büyük veli ile görüştüm. Beşincisi sensin. Sen zamanın feridi ( teki ) olacaksın. Tuttuğun bu yolun en yüksek mertebesine ulaşacaksın.” İbrahim Ethem hazretleri bu müjdeyi daha önce rüyasında Gavs-ı Azam’dan da ( Abdulkadir Geylani’den ) almıştır.

    Mesnevi zevkine eren İbrahim Ethem hazretleri, sohbetlerinde Mevlana’dan beyitleri okur ve açıklamasını yaparmış. Ayrıca efendi Farsça ve Arapça’ yı iyi bilirmiş.

    YAŞADIĞI YERLER VE İRŞAT FAALİYET’LERİ :

    İbrahim Ethem hazretleri çocukluk ve gençlik yıllarını İskilip’in Büyüktaş mahalle’ sindeki iki katlı ahşap bir evde geçirmiştir. Bu ev oldukça büyüktür. Aynı zamanda tekke olarak kullanılmaktadır.

    Evde misafirsiz gün geçmezdi. Kimi efendiyi görmek, kimi intisap etmek için, kimi sohbete katılmak için, görüp duasını almak için çeşitli vilayetlerden akın akın buraya gelirdi.

    İbrahim Ethem hazretleri yaşadığı çevrede çok sevilen, güvenilen, inanılan ve hükmüne razı olunan bir insandı. Bu sebeple toplumsal barış ve huzurun sağlanmasında önemli bir yere sahipti.

    İbrahim Ethem hazretleri gerek toplumsal huzuru sağlamak, gerek İstiklal mücadele’sine halkı teşvik etmek, gerekse irşat vazifesini yapmak üzere çeşitli vilayetlere ziyaretlerde bulunmuştur.

    İbrahim Ethem hazretleri; milli Mücadele’nin başladığı sıralarda Çubuk ve Kızılca hamam taraflarına irşada gelmiş bulunmaktadır. Ankara vali vekili Yahya Galip Kargı ile o zaman Ankara müftüsü olan Rıfat Börekci’nin daveti üzerine Ankara’ya gelip kendileri ile görüşmüş sonra dönmüştür.Yayılma istidadı gösteren isyan kımıldanmalarını yumuşak ve tesirli öğütleri ile derhal yatıştırdığı ve halkı milli Mücadele’ye iştirak ettirdiği gibi; düşman istilasından korkanlara’da düşmanların bozulup gideceklerini haber vererek büyük bir kuvvet ve sükunet kaynağı olmuştur. O Milli Mücadelemizin adı bilinmeyen sayısız kahramanlarından birisidir.

    Milli Mücadelenin başarıyla sonuçlanmasından sonra Ethem efendiye Hacı Bayram Dergahı Postnişinliği tevcih edilmek istenilmişse de kabul etmemiş ve serbestliği tercih etmiştir.

    Menemen hadisesinden sonra olayın failleri bulunması için kurulan İstiklal mahkemesinin yanlış bir kararı ile İbrahim Ethem hazretleri tutuklanır ve Çubuk hapishanesinde üç ay kalır. Ethem efendi hamd ile irşat vazifesine burada da devam eder. Üç ayın sonunda Atatürk’ün durumdan haberi olur. Ankara valisi ve Emniyet müdürü ne kızarak “ efendiyi derhal serbest bırakmalarını, onun İstiklal harbinin kazanılmasında çok büyük hizmetlerinin olduğunu “ söyler. Bunun üzerine efendiyi hemen serbest bırakırlar.

    Atatürk, Ethem efendi ile görüşmesinde ona gayrimenkul ile makam vermek teklifinde bulunmuş. Bunları kabul etmediğini görünce bir tekke açma teklifinde bulunmuştur. Efendi hazretleri ise teklifleri kabul etmemiş ve:“ İstemem Paşam, ben tekkelerin kapatılması için dua ediyorum, çünkü tekkeler iyice bozuldu, amacından saptı “ cevabını verir.
    Gayrimenkul ve makam tekliflerine ise: “ Olmaz paşam, kabul edemem. Fakirin burada zerre kadar emeği yok. Milletin malını, hakkını, hak etmediğim bir şeyi nasıl kabul ederim. Hak etmediğim bir şeyi de sizde bana veremezsiniz demiştir. Ethem efendinin bu cevabı Atatürk’ü sevindirir. Efendinin bu hediyeleri kabul etmemesi karşısında hayretler içinde kalan Atatürk ; “ Madem öyle ben sana bir izin belgesi vereyim. Sen Türkiye’nin neresinde olursa olsun istediğin gibi faaliyet göster. Kimse sana dokunamaz “ diyerek mukabelede bulunur.
    Daha sonraki değişik zamanlarda da Atatürk tarafından köşke çağrılarak kendisi ile dini konularda görüş alış verişinde bulunulmuştur. (1)

    Milli mücadele yıllarından bu yana Ankara’ya sık sık gelen Ethem efendi 1951’de Ankara’ya geldiğinde buraya yerleşmeye karar verir. M. Asım Köksal beyin teklifi ile Keçiören’de bir arsa satın alır. Buraya üç katlı bir ev yaptırarak yerleşir. Asım Köksal beyde kendi arsasına bir ev yaptırarak Ethem efendiye komşu olur.

    Efendi hazretlerinin İskilip’teki yaşam tarzı 1963 senesine rastlayan vefatına kadar bu evde aynen devam eder.

    SİYASET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ:

    İbrahim Ethem hazretleri günlük yaşantısında, mecbur kalmadıkça ehli dünya ile sohbet etmekten ve beraber olmaktan uzak dururdu. Dedikodu ve gıybet yapılan meclislerde oturmazdı.

    Efendi hazretleri bir Cuma günü hacı bayram’da Said Nursi ile karşılaşır. Said Nursi’ye ; “ Evlen, otur, mazbut bir hayatın olsun. Hükümetle uğraşma, ibadetine devam et.” Diyerek tavsiyede bulunur. Said Nursi “ hapishaneden çıkamıyorum ki, halimi görüyorsun. Nasıl evleneyim.” cevabını verir.

    Adnan menderes’in kurduğu partide aktif olarak çalışan bir müridi İbrahim Ethem hazretlerini ziyarete geldiğinde efendi hazretleri ona yaşadığı bir olayı şöyle anlatır. “ oğlum; geçen hafta Çankırı valisi ile Celal Bayar beni ziyarete geldiler. Seçimleri kazanmak için fakirin dua etmesini istediler. Bende İnşallah dedim. Onlar gittikten sonra iki halk partili geldi. Onlarda aynı istekte bulundular. Ben yine İnşallah dedim. Onları’ da gönderdikten sonra ikindi namazını kılıp, şöyle dua yapmayı düşünüyordum; Allah’ım hayırlı olanını ihsan et. İkindi namazını kılıp selam verir vermez aniden iki koluma iki kuvvet çullandı. Beni yüz üstü kapaklandırdılar. Yerimden kımıldayamıyordum. Ter içinde kalmıştım. Ölecek gibi oldum. Görmediğim bir el önüme bir ağaç tomruk koydu. Bir testereyi elimin üzerine koyarak şuradan mı keselim, şuradan mı keselim diye testereyi elimin üzerinde gezdiriyordu. Testerenin dişleri tenime batıp çıkıyordu. Önümde yere yakın bir pencere vardı. Zoraki başımı kaldırıp pencereden ufuklara bakar gibi oldum. Tam o sırada, Peygamberimiz ( S.A.V.) mübarek elleri ile işaret ederek; “ Bırakın bu kadarı Ethem’e yeter” dedi.O iki kuvvet ellerini üzerimden çektiler. Yavaş yavaş doğrulur gibi yapıp, sağ tarafıma baktım ki ne göreyim! Seyyid Abdul Gadir Geylani Hazretleri, sol tarafıma baktım ki Seyyid Ahmet Rufai Hazretleri dikiliyordu. Abdul Gadir Geylani hazretleri sert bir şekilde; “ oğlum, sen kime dua edecektin ?” deyip ikisi de gözden kayboldu. Tam kırk gün gece – gündüz ağladım. Az kalsın velayet elimden alınacaktı. Sen nasıl oluyor da bizzat politikanın içine giriyorsun diye beni uyandırdılar.

    İbrahim Ethem hazretleri bir müridine: “ 27 Mayıs ihtilal’ından sonra,Adnan Menderes’in idam edilmemesi için gece, yüce alah’a duada bulunduğunu ifade ederek; şöyle devam ediyor. Ey Allah’ım Adnan senin Habib’inin atalarından birinin ismi. Onun hatırına Adnan menderes kulunu kurtar, onu bağışla, diyerek duada bulundum. Yüce rabbim kalbime; Kulum onun şehit olmasını, ahirete temiz gelmesini istiyorsan dua etme. Ben onu şehit yapacağım. Onun büyük bir hatası var. O hatanın affedilip temizlenmesi için, şehit olabilmesi için idam edilmesi gerekir. Fakir’de emr-i ilahi’ye boyun eğerek; Ya rabbi sen daha iyisini bilirsin dedim.

    İbrahim Ethem hazretleri ile Atatürk arasında şöyle bir olay geçer: Atatürk İbrahim Ethem hazretlerini yanına çağırtır ve ona; “ Sen ne iş yaparsın?” diye sorar. Efendi hazretleri de hiç fütur etmeden; “ Paşam ben şeyhlik yaparım “ der. Atatürk “ Nasıl şeyhlik yaparsın, insanlara ne anlatırsın.” diye sorar. Efendi hazretleri “ İnsanlara doğruyu söyler, İslam’ın hükümlerini öğretir, Allah ve Resulünün istediği gibi yaşamalarını tavsiye eder, onlara zikir yaptırırım.” diye cevap verir. Peki, başka şeylere karışmaz mısın? Mesela devlet işleri, siyaset gibi şeylere.Efendide “ hayır Paşam. Ben öyle şeylerden anlamam. Bu gibi şeyler sizin işinizdir. Benim işim budur” der.

    TASAVVUF ANLAYIŞI:

    İbrahim Ethem hazretlerini gören ve tanıyan herkes, insanı hemen tesiri altına alıveren manevi heybetinden ve kendisi ile tanışan herkesi sarıveren sevimliliğinden bahsederler. Efendi’nin şahsiyeti ve vakarı karşısında her türden ve her kimlikten insan, ona ister istemez hürmet eder, sayısız insan onun sayesinde hidayete erer.

    M. Asım Köksal, efendi hazretlerinin evindeki bereketi şu şekilde anlatıyor; “ Efendi’nin evine her zaman ziyaretçiler gelir, efendide onları daima en iyi şekilde ağırlamaya çalışırdı. Sofrası her zaman misafirler ile dolu olurdu. Ortaya bir miktar yiyecek gelir, ben “ acaba bu yiyecekler misafirlere yetecek mi? “ diye merak ederdim. Yemekler yenir ve doyulur, fakat sofradaki yiyecek pek azalmazdı.

    Efendi hazretleri ders halkasına katılanlara şöyle derdi: “ Tasavvufa intisaplı olduğumuzu ne kadar gizli tutarsak o kadar iyi olur. Hatta evdeki hanımımız dahi bilmese daha iyi olur. Maneviyatımızı ne kadar gizlersek o kadar çabuk ilerler, yükselir ve derecemizi artırırız. Manevi hallerimizi gizlemezsek bu halleri taşıma gücü ve kuvvetini kazanamayız. Dışarı sızdırırız, manevi halimizi kaybeder daha ileri gidemeyiz. Bu sebepten dolayı keramet gösterme gibi olağanüstü haller görüntüsünü büyüklerimiz hoş görmemişler, müsaade de etmemişlerdir. Bizler ancak yokluk duygusu içinde, devamlı kalbimiz kırık, gözümüz yaşlı bir halde yüce Allah’a tevazu ve niyazda bulunarak Rıza-i ilah-iye’sini kazanmak için çaba göstereceğiz.

    İBRAHİM ETHEM HAZRETLERİ’NİN M. ASIM KÖKSAL İLE TANIŞMASI:

    1951 Yılında Ankara’nın Cebeci semtinde oturmakta olan Pakize Hanım ( İbrahim Etem Hazretlerinin akrabası) , evinde mübarek bir insan olduğunu söyleyerek karşı evdeki komşusu Asım beyi evine davet eder. Davete icabet eden M. Asım Köksal bir kış günü efendi hazretleri ile karşılaşır. Oda küçük, sobalı ve basıktır, ancak içeri girer girmez Asım Köksal’ı büyük bir huzur ve ferahlık hissi kaplar. Efendinin huzurunda büyük bir manevi saadet duyar, daha ilk görüşmede, kalbinde ona karşı muazzam bir sevgi ve bağlılık duygusu belirir. Maneviyat ve muhabbet dolu beraberlik geç vakitlere kadar sürer.

    Komşunun evinde efendi hazretleri ile Asım Köksal’ın buluşmaları 6-9 ay kadar sürer. Her gün geç vakte kadar başka birinin evinde oturmak sebebi ile Asım Efendi doğal olarak utanır ve sıkılır olmuştur. Yine bir gece evden ayrılırken yine bu his içindedir. Bu sırada efendi hazretleri elini omzuna koyar ve :” oğlum! Benim burada ve bu evde ne işim olduğunu zannediyorsun? Ben manevi bir işaretle, seni yetiştirmek için İskilip’ten Ankara’ya bu eve geldim. Sen buraya sıkılmadan her gün geleceksin.” buyurur.

    Asım Köksal, İbrahim Ethem hazretlerine karşı derin bir muhabbet duymaktadır. Ancak gönlünde bir velinin muhabbeti daha vardır ki o da M. Sami Ramazan oğlu hazretleridir. Bu iki veli den hangisine intisap edeceğine bir türlü karar veremez. İstihare yapmaya karar verir. İstihareden sonra İbrahim Ethem hazretlerine intisap eder.

    Efendi hazretleri 1951’de Ankara’ya yerleşir. Böylece Asım bey 12 sene boyunca efendi hazretlerinden ders alır.

    Bir gün İbrahim Ethem hazretleri, Asım bey’e ;” oğlum! Bende her fani gibi bu dünyadan gideceğim. Ben vefat edince yerime sen geçeceksin. Vazifeyi sen yürüteceksin.” der. M. Asım Köksal:” Efendim, malumunuz ben çok meşgul bir kimseyim. Resmi ve ilmi çalışmalarım var. Eğer uygun görürseniz, ihvan kardeşlerimizden birisi uygun olur mu?” deyince efendi:” Oğlum bu benim elimde olan bir şey değil. Bana manen böyle emredildi.” Cevabını verir. Bunun üzerine Asım Köksal sukut etmek zorunda kalır.

    İbrahim Ethem hazretleri, Dursun Güler beye şunları anlatmıştır. “ Oğlum Yüce Allah beni İskilip’ten Ankara’ya Asım Köksal’ı yetiştirmek için gönderdi. O çok güzel bir şekilde yetişti. Kendisinde üç güzel özellik vardı: İlim sahibi olması, cömert olması, güzel ahlak sahibi olması. Bu özellikleri olmayan kimse mürşit olamaz.

    Kendisi çok zor imtihanlardan geçti. Bu imtihanlar sonunda üzerimizdeki görevin ona verilmesi işaret edildiğinden bir gece kendisine ‘ hilafet duası ‘ yaptık. Dua sonunda M. Asım Köksal yanıp tutuşmaya başladı. Bu hal kendisinde iki sene devam etti. Halk arasında hakk’a vuslata erdirildi. Dışı halk ile içi tamamen maneviyatla dopdolu olarak ‘ Halvet Der Encümen’ şeklinde yetişti. Görev kendisine verildi.

    Asım Köksal, İbrahim Ethem hazretlerinin vefatına kadar 12 yıl boyunca yanından ayrılmadı. Bütün sıkıntılarını, efendi hazretlerinin tavsiye ve dualarıyla üzerinden attı. Efendinin maddi ve manevi sohbetinde yetişti, olgunlaştı ve kemale erdi.

    İBRAHİM ETHEM HAZRETLERİNİN VEFATI:

    Hayatının tamamını, gönüllere Allah ve Peygamber sevgisini aşılamak, ibadet zevk ve neşesini tattırmakla geçiren bu büyük veli, bu büyük ve kamil insan; 1382 yılı ramazan’ın 11’ine rastlayan 6 Şubat 1963 Çarşamba günü, acil tedavi için kaldırıldığı Ankara hastanesinde, teyemmüm ederek akşam namazını ima ile kıldıktan sonra Allah diye zikir çekerek dünyamıza gözlerini kapamıştır.

    Efendinin vasiyeti üzerine cenazeyi veliyullahtan bir zat olan Kasım efendi yıkar.
    Kasım efendi;” İbrahim Ethem hazretlerini yıkarken, evinde başucunda bulunan on iki kişinin orada da hazır bulunduğunu ve efendi’yi kabre koyup üzerini örtünceye kadar on iki Piran Hazerat’ı başından ayrılmadı.” diye yaşadıklarını anlatmıştır.

    Perşembe günü ikindi namazını müteakip Hacı Bayram camii’nde cenaze namazı kılındı. İbrahim Ethem hazretleri Ankara’daki Asri mezarlığın 194 ada, 176 parselinde bulunan mezara defnedildi.
    Gasledilirken ve defnedilirken yanında bulunanlar efendi hazretlerinden buram buram gül kokularının yayıldığını söylüyorlar.

    Kabri başına Asım Köksal efendi tarafından şöyle yazılmıştır:
    Meftun burada kamil insan
    Mensup-i şah-i Gavs-i Geylan
    İbrahim Ethem İskilipli
    Allah deyip etti azm-i Yezdan

    KAYNAKLAR:
    – Eraydın, Selçuk Tasavvuf ve tarikatlar
    – Pakalın, Mehmet Zeki Osmanlı tarih deyimleri ve terimleri sözlüğü
    – Şamil İslam ansiklopedisi
    – Öztürk, Prof. Dr.Y. Nuri tasavvufun ruhu ve tarikatlar
    – Kara, Mustafa tasavvuf ve tarikatlar tarihi
    – Köksal, A.Cüneyt M. Asım Köksal hayatı ve hatıraları
    – Güler, Dursun İskilipli İbrahim Ethem Gerçekoğlu Hz.( basılmamış eser)
    – Köksal, M. Asım “ Kaybettiğimiz kamil insan İbrahim Ethem”
    – Gerçekoğlu’nun mezarı başında – Diyanet aylık ilmi dergi C.2, S. 3-4
    – Altundaş- Hayrani, tasavvuf tarihi ist. 1991
    – (1) torunu İzzettin Galip karaman

    Mustafa Yolcu- Ankara
    28.10.2008

  • S.ENİS EROL. KONU:EDEB
    Rahman ve Rahim olan yüce Kudretin adıyla …¦

    Bugünkü sohbetimiz edep mefhumunun zarafeti ve tasavvuftaki önemine değineceğiz. EDEB başlı başına bir güzellik ve sahibini ayrıcalıklı kılan kemal bir haslettir.

    Öyle ki diken gibi pek bir çekiciliği olmayan bir nesnenin gülle taçlanması durumunda, hoş görünmesine ve kabul olmasına vesile olur. İşte edepte aynen gül gibidir, sevildiği için sevdirir ve zarif olduğu içinde zarafet katar

    Bu yüzdendir ki tasavvufta edebe çok önem verilmekte ve temel taşı olarak kabul edilmektedir, sevgili sultanımız seyyid Muhammed Raşit hz.leri rahmetullahi aleyhi şöyle buyurmuşlardır “Nakşibendi tarikatı edep üzerine inşa edilmiştir” temel edep vurgusundan sonra buradan çıkarmamız gereken ders çok önemli ve çok değerlidir., her adımımızın ve her hareketimizin temeli edep olması gerektiği noktası vurgulanmıştır. nasıl ki;temelsiz bir bina inşa edilemeyeceğini veyahut temelsiz yapıların ne kadar cılız ve zayıf olacağı idrak edebiliyorsak, yaptığımız her amelin de çürük yapılar gibi olmaması için sağlam bir zemin üzerine oturtmak gerekmektedir. öyleyse bizde Yolumuzun rehberlerinin işaret ettiği gibi her işimizi edep nakışıyla süslemeli ve ona göre hareket etmeliyiz ki murad olunanın hasıl olması için ; muratdan kasıt tam istifadedir Bu büyük kapıdan tam istifade için edeple girilmesi gerekir. Sitemizin sloganında da büyüklerimizin buyurduğu gibi “edeple gelen lütufla döner”

    Hz. Mevlana çok daha derin ifade etmiştir edebi “kalbim”‘iman nedir’ diye aklıma sordu. Aklımda kalbimin kulağına ‘iman, edepten ibarettir.’diye fısıldadı.onun için edepsiz kimseler,yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz.o belki edepsizliği yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur. Büyüklerden bir zat edebin önemini çok daha farklı bir boyutunu dile getirmiş çok güzel bir güzel vecizeyle şöyle buyurmuştur“edep bir taç imiş nur’i hüda dan giy o tacı emin ol her beladan”,demek ki insan günlük hayattaki yaşantısını edep kalkanıyla çevrelediği zaman daha güvenli ve daha rahat edeceğini ifade edilmektedir.Edep sırf insanın Büyüklerden bir zat edebin önemini çok daha farklı bir boyutunu dile getirmiş çok güzel bir güzel vecizeyle şöyle buyurmuştur“edep bir taç imiş nur’i hüda dan giy o tacı emin ol her beladan”,demek ki insan günlük hayattaki yaşantısını edep kalkanıyla çevrelediği zaman daha güvenli ve daha rahat edeceğini ifade edilmektedir.Edep sırf insanın uhrevi hayatını değil aynı zamanda dünyevi hayatınada faydası ve bereketi vardır.Bu nedenle insan mutlu ve rahat bir hayat istiyorsa ,edebi; dünyevi hayatının mutluluğu ve rahatı için hayatına tatbik etmeli ve ona göre hareket etmelidir.

    Yunus Emre’nin şu sözleri konumuzun toparlanması açısından çok güzel bir dörtlük ”İlim meclisine vardım, kıldım talep/ İlim ta gerilerde kaldı, İlla edeb, illa edeb görüldüğü gibi illa edeb illa edeb” iki cihanda bahtiyar olmanın sırrı edebi hayatımızın her anına her tarafına yaymakla ancak mümkün olur.
    Rabbim bizi edep ve takva sahiplerinden eylesin..

  • Es- Selamün Aleyküm’

    Menzili menzil kılıp giden ve gelen aşıklar, yazılarınızla, şiirlerinizle edebe ve adaba layık yanmışlar. .

    Her daim hatta her vuslatta yüzünüze aşk meşrebini bulayan Allah a hamd ve senalar olsun. Allah sizden razı olsun.

    —vesselam–

  • MUHSİN YAZICIOĞLU’NA

    YİĞİT İNSAN

    Artık üşümezsin
    Artık düşünmezsin
    Açlık yok uykusuzlukta
    Artık ebedi alemdesin

    Mamağın zulmü çok
    Olanları unutmak yok
    Askıda omzunda yastık
    Artık sana zulüm yok

    Bir nöbetti bu dünya
    Senin nöbetin bitti
    Onurla yaşadın burda
    Uğurlar olsun dünya

    İnsanoğlu bu dünyada
    Her zaman imtihanda
    Yiğit Muhsin imtihana
    İman etti yiğit gitti

    YİĞİT İNSANA

    Bir alim demişki:

    Gam değildir gide dünya kala din
    Gam odurki kala dünya gide din.

    Yiğit Muhsin Gam değildir gide dünya kala din’i seçenlerden idi.

    MUSTAFA YOLCU – ANKARA

  • UNUTMAK

    Allahın insanoğluna verdiği en güzel özelliklerden birisidir UNUTMAK.

    Dağın taşın bile kaldıramayacağı, ezilip un ufak olacağı duygular topluluğu olan acıyı kederi imtihan etmek için Allah biz insanoğluna vermiş.
    Bir şey daha vermiş ki oda UNUTMAK.
    Acı ve kederle önce yanıp tutuşsak ta, yaşadıklarımız hiç unutulmaz gibi gelse de daha sonra unutuyoruz. Acıları hiç yaşamamış gibi oluyoruz.

    Yaşadığımız üzüntüleri, kederi, yokluğu, aldatılmayı unutmasaydık ne olurdu?
    O istemediğimiz duyguları hep içimizde yaşatsa idik ne olurdu?
    Negatif duygular ile yüklü bir hayat nasıl devam ederdi?

    Yaşamanın anlamı kalmazdı. Hiçbir şeyden zevk almaz, yiyemez içemez hale gelirdik. Karmaşık duygular kurt gibi kafamızın içini kemirir, kendimizi unutur, başka bir âlemde yaşar gibi olurduk.
    Yapmamız gerekenleri yapamaz, sorumluluklarımızı ihmal ederdik.

    İnsanların biyolojik ve ruhi rahatsızlıklarının büyük bir kısmının nedeni stres ve asabiyet olduğunu tıp ortaya koymuştur. Demir bile yorulma zamanı dediğimiz bir süreçten sonra taşıma özelliğini kaybedip eğiliyor. İnsanda belirli bir dayanım sürecinden sonra VÜCUT SAVUNMA mekanizması iflas ediyor, sürmenaj oluyor.

    Cenabı Allah kullarına yaşadıkları olumsuzluklardan sonra unutma özelliği vermiş.
    Unutmak için önce çok yeme, başka şeyler ile uğraşma gibi bir alışkanlığımız oluşur. Yerken kafamızdaki meşguliyetimiz değişir, yavaş yavaş unutmaya başlarız.
    Varsa dostumuz acımızı paylaşır bize teselli verir.

    Hani derler ya:
    Arkadaş vardır ekmek gibidir her zaman aranır.
    Arkadaş vardır ilaç gibidir, lazım olduğunda aranır.
    Arkadaş vardır mikrop gibidir, sen istemesen de o gelir seni bulur.

    Bu unutma reflekslerinin yanında bazı oluşumlarında unutturmama çabaları olur. Unutmamak için yeminler ettirilir. Bedene bazı izler koyulur ( saçını kesmek, vücudu yaralamak ) vs. Adeta ağlayıp sızlanma toplumu oluşturulur.

    Önceden Anadolu’yu gezen destancı denen insanlar olurdu. Pazarlara gelirler matbaa baskılı destan denilen kâğıtlardan ağlamaklı destanı okur, onu dinleyenlerden ağlayanlarda olurdu. Sonunda hediyesi 25 kuruş diye destanı satardı. Bir kısım insanlarda bu duygu sömürüsünden nemalanma peşine düşüyor.

    Acıları unutmanın yanında birde sevinçleri unutmak var. Buda acıyı unutmanın diğer bir versiyonu.
    Sevinç çığlıklarımız hiç durmasaydı, hep çalıp oynasaydık ne olurdu?
    Hayat yine yaşanmaz olurdu. Kim çalışır, üretir sorunları çözebilirdi?
    Yine unutma refleksimiz devreye giriyor, neşeyi sevinç ide unutuyoruz.

    Yaşadığımız güne baktığımızda aynı anda ölüm ile pençeleşende, ıstırap tan inleyende, sorunlar altında çaresiz kalmış insanlarda var.
    Öbür tarafta ise gülen oynayan, sevinç çığlıkları atan insanlarda var.
    Kimi insan çok bulup bulduğunu israf ediyor, kimileride bir lokma ekmeğe muhtaç.
    Hayat inişi çıkışı ile devam ediyor.

    Peki, unutmasaydık, hiç olmamış gibi hayatı devam ettirmeseydik bu dünya hayatı böyle devam eder miydi?
    Her gün güneş doğduğunda güne yeniden başlayıp, gün batınca evimize gider miydik?
    Yaratan bizi ve kanuniyetlerimizi en iyi bildiği için; bizi de belirli özellikler ile yaratmış.
    Ağlayacak yerde gülen, gülecek yerde ağlayan var mı? Bazen duygu seline kapılabiliyoruz. Çok sevindiğimiz zaman rabbimize bir şükür olarak ağlayabiliyoruz.
    Çocuk doğunca ağlıyor biz ise ona bakıp gülüyoruz.

    Unutmak Allahın bize verdiği en büyük lütuflardan birisidir. Onun sayesinde hayatımız devam ediyor, güne yeniden başlayabiliyoruz.

    20.02.2010
    Mustafa Yolcu

  • SUSMAK SANATI

    Mevlana hazretleri bir şiirinde diyor ki:

    Kör cehalet çirkefleştirir insanları.
    Suskunluğum asaletimdendir.
    Her lafa verilecek bir cevabım var.
    Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
    Bir de söyleyene bakarım adam mı diye…

    Rabbim biz insanlara akıl vermiş, fikir vermiş, konuşsunlar diye dil, sussunlar diye de iki dudak vermiş.
    Hayvanlar âleminin de birbirleri ile konuşma anlaşma meziyetleri var.
    Horozlar sabahleyin vakti gelmeyince ötmeye başlamazlar. Bu yüzdendir ki vakitsiz öten horozun başı kesilir.
    Sabahleyin vakti gelmeden zikre başlamazlar. Vakit sona erince de zikri keserler.
    Her şey bir nizam içinde devam eder.
    Çoğunlukla nizamı bozan biz insanoğlu oluruz. Yerli yersiz konuşur, konuşulacak zaman susar, susacak zaman konuşuruz.
    Haksızlık karşısında susar dilsiz şeytan oluruz.

    Televizyon haberciliğinin, program yapımcılığının enleri olan, ilim âleminde kendi dalında otorite olan insanlar günlük hayatta az konuşup çok dinlerler. Onların zihni düşünmek ile meşguldür.
    Bu durum onların bilmediklerinden konuşamadıklarından değil, bilgeliklerindendir.

    “Susmak, kendini dinlemektir “.
    Çoğumuz kendimizi dinlemeye, tefekkür etmeye vakit bulamıyoruz. Vaktimizi boş şeyler ile harcıyoruz.

    Bir âlim “ İnsan ne kadar az düşünürse, o kadar çok konuşur.” Der.
    Düşünmeden Konuştuğumuzda, konuşmamızın sonucunun nereye varacağını, ne doğuracağını nasıl bilebiliriz?
    Söz ağzımızdan çıkmadan önce bizim esirimizken, söyledikten sonra biz sözümüzün esiri oluruz. Artık sözümüzü geri alma şansımız yoktur.
    “Söz var astıra başı, söz var bitire işi ”demiş Yunus Emre.

    Çoğu zaman “susmak konuşmaktan daha zordur”. Susmanın zorluğu da buradan anlaşılmaktadır.
    Bu sebeple atalarımız “Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez.” , “ Akıllı insan bin düşünüp bir söz söyleyen insandır.” Demişlerdir.

    Bir âlime – “Bir insanın akıl seviyesini nasıl anlarsın “ diye sormuşlar,
    Âlim – “Konuşmasından” diye cevap vermiş.
    Konuşmaya devam etmişler – “Bu insan hiç konuşmazsa”
    Âlim Gülümseyerek şu cevabı vermiş “O kadar akıllı insan var mı?”
    Âlimler susmak sanatı üzerine çok söz söylemişler. Az konuşmayı teşvik etmişler ve çok düşünmeyi öğütlemişler.

    Güzel konuşmanın sırrı az ve öz konuşmadadır.
    Susmayı bir acizlik olarak görenler, çok konuşmayı erdem olarak görmüşlerdir.

    İskilipli âlimlerden İbrahim Ethem Efendi İskilip’te olduğu zamanlarda Müftünün düzenlediği dini sohbet toplantılara katılırmış.
    Toplantılarda konuşanları dinler, ancak kendisine soru sorulduğunda soruya cevap verirmiş. Konuşması da kısa ve öz olurmuş.(1)
    Aynı İbrahim Ethem Efendiyi Ankara’da bulunduğu zamanlarda Atatürk köşke çağırır, dini konularda kendisinin görüşünü alırmış.

    Güzel konuşabilmek sanattır.
    Susmak ayrı bir sanattır. Konuşan çok ama yerinde konuşan azdır.
    Konuşmuş olmak için konuşmak. Nefsi arzu ettiği için konuşmak. Bir şey bildiğini sansınlar diye konuşmak!
    Bunlar konuşmak değil sadece gevezelik etmektir. Çünkü lüzumsuz konuşulan şeylerin kimseye faydası olmamaktadır.

    Bilen insan tevazu sahibidir. Dolu başaklar gibi başı yerlere eğilir.
    Boş insanların başı yükseklerdedir. Sanırsın ki yüksek dağları o yaratmıştır. Havasından yanına yaklaşılmaz.
    Böyle insanların kendisine de topluma da hiçbir yararı olmaz.

    Susmak, yorulmadan yapılan ibadet, masrafsız takılan bir ziynet, hükümdarlığa muhtaç olmadan ele geçen bir devlettir.
    Susanlar bahtiyar olur, susmayanlar yolda kalır.

    Sana senden olur, her ne olursa,
    Başın selamet bulur, dilin durursa

    Mustafa yolcu- Ankara
    9.1.2010

  • MAYDONOZ BAHÇESİ

    Yıllar önce maydanoz bahçesi diye bir hayat hikâyesi dinlemiştim. Hikâye şöyleydi:
    Bir babanın arkadaş düşkünü bir oğlu varmış. Bu oğul iş güç tutmaz, arkadaşları ile gezer tozarmış.
    Babası oğlunu ne zaman karşısına alıp- “ oğlum arkadaşlarınla gezip tozmayı bırak, işine gücüne bak.” Dese
    Oğlu- “ Baba onlar benim en samimi arkadaşlarım. Biz arkadaşlarımızla her şeyi paylaşıyoruz. İyi günde de kötü günde de bir arada olacağız.” Dermiş.

    Baba nasihat ile oğlunun arkadaşlarına olan düşkünlüğünü kaldıramayacağını anlamış.
    Baba -“ Oğlum arkadaşların senin iyi gününde de, kötü gününde de arkan da olup sana arka çıkarlar mı? “ demiş.
    Oğlu- “ Tabi baba, onlar beni hiç yalnız bırakmazlar.” Diye cevap vermiş.
    Baba – “ Oğlum senin o kıymetli arkadaşlarını bir deneyelim mi? ” diye sormuş.
    Oğlu –“ Olur baba deneyelim de gör. Arkadaşlarımın ne kadar sağlam olduğunu sende anlayacaksın.” Demiş.
    Baba –“ Bizim koyunlardan en zayıf, çelimsiz olanını kes, kanlı kanlı bir çuvala koy bana getir.” Diye oğluna söylemiş.

    Oğlu gidip en zayıf koyunu keserek kanını çuvala bulaştırmış. Kestiği koyunu da çuvala koyarak babasına getirmiş.
    Baba –“ Bu çuvalı eşeğin semeri üzerine koyup sıkıca bağla, en samimi olduğun arkadaşından başlayarak git deki; Benim başıma bir iş geldi, birisine öldürdüm. Ceset eşeğin sırtındaki şu çuvaldadır. Bana yardım ette cesedi kaybedelim de.” Demiş.

    Oğlu kanlı çuvalı eşeğin semerinin üzerine bağlayarak en samimi arkadaşından başlayıp, bütün arkadaşlarını dolaşıp babasının söylediğini söylemiş.
    Hangi arkadaşına gittiyse arkadaşı- “ Kusura bakma ben bunu yapamam, beni karıştırma” diye başından savmış.
    Arkadaşlarının hiçbiri kendine yardımcı olmayınca, babasının yanına dönerek durumu babasına aktarmış.

    Babası –“ Oğlum şimdi karşıki köye git. Orada sebzeci Mehmet diye benim bir arkadaşım var. Onu bul ve benim selamımı söyle. Diğer arkadaşlarına söylediğini ona da söyle.” Demiş.
    Oğlu karşıki köye gitmiş. Sorarak sebzeci Mehmet’in evini bulmuş. Kendini tanıtarak babasının selamını söylemiş.
    Arkadaşlarına söylediği gibi sebzeci Mehmet’e de konuyu anlatıp, eşeğin sırtındaki kanlı çuvalı göstermiş.

    Sebzeci Mehmet – “ oğlum sen yukarı çık istirahat et. Biz hallederiz bu konuyu. ” demiş.
    Oğlan yukarı çıkıp istirahat ederken, sebzeci Mehmet oğullarına bahçesinde bir çukur kazdırıp kanlı çuvalı çukura gömdürmüş.
    Toprakla kapattırdığı çukurun üzerine de bahçenin diğer yerlerinden söktürüp getirdiği maydanoz fidelerini diktirmiş. Orası hiç kazılmamış bir görünüme sahip olmuş.

    O gece sebzeci Mehmet’in evinde yatan oğlan, sabah olup kalkınca kahvaltısını yapmış.
    Kendisine maydanoz fidelerinin olduğu yer gösterilip durumu anlatmışlar. Onlara teşekkür etmiş. Babasının yanına dönmüş.
    Babasına olanları anlatmış.

    Baba-“ Her arkadaş gerçek dost değilmiş. Senin arkadaşların iyi gün dostuymuş. Bu meydana çıktı.” Demiş.

    Babası –“ Oğlum daha bitmedi. Sebzeci Mehmet sebzelerini satmak için pazara gider. Sende pazara gidip onun sebzelerine müşteri olacaksın. Müşterilerinin yanında sattığı sebzelerin fiyatının pahalı olduğunu, çürük kalitesiz olduğunu söyleyip müşterilerini dağıtmaya çalışacaksın.” Demiş.

    Oğlan bir süre sonra pazara giderek sebzeci Mehmet’in tezgâhını bulmuş.
    Satılan sebzelerin fiyatını sormuş. Başka müşterilerde tezgâha gelince –“ Sebzelerin fiyatının pahalı, içinde çürükler var.” Diye sebzeleri karamaya başlamış.
    Sebzeci Mehmet bir iki kere LA HAVLE çekip, ya sabır demiş.- “ Oğlum sebzeyi almazsan alma işine git, başka yere bak .” demiş.
    Oğlan yine konuşuyormuş. Bakmış oğlandan kurtuluş yok, oğlan konuşmaya devam ediyor.
    Oğlanın kolundan tutup bir kenara çekerek – “ NE KADAR UĞRAŞIRSAN UĞRAŞ, MAYDANOZ BAHÇESİNİN YERİNİ DEĞİŞTİREMEZSİN.” Demiş.

    Bir insana iyilik yapmak güzel şeydir. Ama daha sonra o insana kızınca, darılınca yaptığı iyiliği o insanın başına kakmak çok kötüdür.
    Günümüzde iyilik yapan insanları bulabilmek kolay mı?
    Hele yaptığı iyiliği araları bozulunca, başına kakmayan dostları bulmak ne kadar zordur.

    DOST DOST DİYE NİCESİNE SARILDIM
    BENİM SADIK YÂRİM KARA TOPRAKTIR
    BEYHUDE DOLANDIM BOŞA YORULDUM
    BENİM SADIK YÂRİM KARA TOPRAKTIR

    Diyen aşığın sözlerine katılmamak mümkün mü?
    Gerçek dostlara sahip olmaya.
    Gerçek dostlu günlere kavuşmak dileği ile sağlık ve sıhhatler diliyorum.

    17.01.2010
    Mustafa yolcu- Ankara

  • TAASSUP VE ÖN YARGI

    İnsanlarda küçükken az, yaşı büyüdükçe çoğalan bir duygu.
    Takım taassubu, parti taassubu, ideolojik taassup, din taassubu vs.
    Taassubun temelinde insanın benliği yatmaktadır.
    Biz ve ötekiler.
    BİZ ( iyiyiz, biliriz, görürüz, güçlüyüz, doğrusunu biliyoruz.)
    Ya ötekiler?
    ONLAR ( kötü, bilmiyorlar, görmüyorlar, zayıflar, yanlış biliyorlar.)

    Bu duygular ile kendinden başkaları ötekileştirilmektedir.
    Bu sebeple güzellikler görülmemekte, hep olumsuz şeyler gündeme getirilmektedir.
    Birileri toplumda bulunan farklılıkları ayrılık sebebi olarak göstermekte, ayrılığı gerçekleştirmek için her şeyi yapmaktadır.

    Âşık Veysel ne demişti:
    Kim okurdu, kim yazardı.
    Bu düğümü kim çözerdi.
    Koyun kurt ile gezerdi.
    Fikir başka başka olmasa.

    Farklı olmakta güzellikte var.
    Önemli olan bu güzellikleri bulup keşfedebilmektir.
    Yaşadığımız dünyada farklı dillerde, renklerde, özelliklerde, coğrafyada insanlar bulunmaktadır.
    Bazı insanlar maraton koşusuna katılır.
    Bazı insanlar tekerlekli sandalye ile yaşar.
    Kimimiz zengin, kimimiz fakir.
    Bazı insanlar çok zeki, bazı insanlar az zekidir.
    Avrupa da, Asya da, Amerika da yaşayabiliriz.
    Eğer ÖNYARGILI olursak bu dünyayı kendimize zindan ederiz.

    Ama ayrılıkları bir tarafa iterek:
    Aynı dünyada yaşıyoruz, aynı havayı teneffüs ediyoruz.
    Aynı mevsimleri, soğuğu sıcağı, aynı zamanı birlikte yaşıyoruz.
    Diyebilirsek.
    Farklılıkları değil de, birliktelikleri paylaşırsak daha güzel olmaz mı?
    Bir insan ömrü, yaşadığı zamanı kendisine zehir edecek kadar uzun mu?

    Erzurum Gazetesi yazarı İsmail Bingöl Bey makalesinde diyor ki:

    ’’Birbirimize hep önyargıyla yaklaşmanın, hep kendi söylediklerimizin doğru olduğuna inanmanın, birbirimizi dinlememenin, karşıt düşüncelere önem vermemenin bizi taşıyacağı yerlerde mutluluk, saadet ve huzur olduğunu iddia etmek, kuru bir lafızdan başka nedir ki?

    Kavgalarımız ve kiminle, ne için kavga ettiğimiz üzerinde hiç kafa yormuyoruz.
    Birinde ya da bir şeyde hoşlanmadığımız bir yan bulduğumuzda, ONU HEPTEN BİR KENARA KOYUP, BÜTÜNÜYLE TERK EDİYORUZ.

    Verdiğimiz tepkilerin çoğunun ya yeri yanlış ya da zamanı…

    DOĞRULARI, ÖNCE KİMİN AĞZINDAN ÇIKIYOR DİYE BAKIP, ONDAN SONRA DOĞRU OLDUĞUNA İNANIYORUZ.
    Kesinkes doğru olduğunu bildiğimiz konularda bile, eğer bunu bizim tasvip ettiğimiz, bizim taraf olduğumuz biri söylüyorsa doğrudur diyoruz.

    Bizim açımızdan bu özellikleri taşımayan birinin söyledikleri her ne kadar kayda değer olsa da; önemsizdir, eksiktir ve doğru değildir diye düşünüyoruz.

    ASLINDA DÜŞÜNMÜYORUZ; BU BÖYLEDİR DİYE KESİN VE KESKİN BİR İNANÇLA YAKLAŞTIĞIMIZ İÇİN, DÜŞÜNMEDEN HEMEN REDDEDİYORUZ. “ ( 1 )

    Ama gönlünü herkese açabilmek insanın derinliğini artırmakta, yüceleştirmektedir.
    Aksi olduğunda:
    Dünya iki padişaha az gelir.
    Bir padişaha çok gelir.
    Varın kararı siz verin.

    ( 1 ) İsmail Bingöl- Erzurum Gazetesi 6.12.2009

    Mustafa yolcu- Ankara
    8.11.2009

  • Tarih Şuuru

    Mehmet Akif üstada sormuşlar” Efendim tekrar bir milli marş yazdırılmak istenirse yazar mısın”?
    Oda cevap vermiş” Allah o günleri bir daha göstermesin”
    Allah milletimize bir daha öyle zor günleri yaşatmasın.

    Dününü bilmeyen insan, yarın ne olacağını bilemez.
    Dünden ders almak gerekmektedir. Bizler bizden sonrasına dünü anlatamazsak, bu topraklar üzerinde durmanın bir bedeli olduğunu izah etmezsek! bunu izah edenler kendi haritalarına bu toprakları katmak için her şeyi yaparlar.

    Dünü izah etmekte iyi bir ‘TARİH ŞUURU’ ile mümkün olur.
    Rahmetli Turgut Özal’ın Başbakanlığı sırasında ülkemizi ziyaretine gelen Japon heyeti Özal’ın makamına çıkarak“Türk Eğitim sistemini araştırmak istediğini “ bildirir.
    Turgut Özal da taleplerini kabul eder ve onlara “ Araştırmanız bitince tekrar bana gelin, sizinle araştırmanızın sonucu üzerinde görüşelim” der.
    Japonlar araştırmalarını tamamlayarak Japonya’ya dönmeden önce Özalın makamına tekrar çıkarlar.
    Özal onlara sorar “neler tespit ettiniz”. Heyetten bir yetkili cevap verir “ Efendim sizin gençliğinizde TARİH ŞUURU EKSİK”
    Özal: Tarih Şuurundan neyi kastediyorsunuz?
    Heyet: Efendim Japonya da biz ilkokul seviyesindeki tüm çocukları belirli dönemlerde okullarından alarak ülkemizin en gelişmiş teknolojilerinin sergilendiği fabrikaları gezdirir, hava yastıklı hızlı trenlere bindirerek seyahat ettiririz. Bu arada kendilerine ne kadar ileri teknolojilere sahip olduğumuzu, Japon olmaktan gurur duymalarını, bunun içinde çok çalışmamız gerektiğini söyleriz.

    Aynı öğrencileri alıp bu sefer Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine götürür, emperyalist devletlerin bize neler yaptığını, binlerce insanımızı gözlerini kırpmadan katlettiklerini izah ederiz.
    Eğer çalışmazsak, gayret göstermezsek aynı duruma düşeceğimizi anlatırız. Bu bilgilerle vatan ve millet sevgisini bir daha silinmemek üzere gençliğimize aşılarız.
    Özal: Peki biz ülkemizde neyi örnek göstereceğiz?
    Heyet: Efendim sizin ülkenizde daha büyük örnekler var. Çanakkale de binlerce evladınızı kaybetmediniz mi? Kurtuluş savaşını vermediniz mi?

    Benim milletim şu anda Edirne’de Karsta tüm Anadolu’da halen varsa bu ödenen bir bedelin karşılığıdır.

    Bu vatanın taşının toprağının dili olsa da “ Ne baba yiğitler bu vatan için şehit oldu. Rus’a karşı direnebilmek için Aziziyede diğer tabyalarda aç susuz neler yaşadılar. Nene hatun anamızı elinde balta ile Ruslar ile savaşmaya gönderen sebep ne idi?” bunları bize bir bir anlatsa.

    Tarih şuurunu çocuklarımıza aşılayabilmeli, güzel Türkçemizi düzgün bir şekilde öğrenmelerini ve konuşmalarını sağlamalıyız.

    Şair ne demiş “ Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Vatan uğrunda ölen varsa vatandır.”

    Mustafa Yolcu- Ankara
    12.11.2009

  • NERDESİN

    İstemem ne para ne şan,ne şöhret
    Canımın Canı nerdesin
    Nur cemalinle bakışına canımla öderim ücret
    Ay yüzlüm,ar bakışlım nerdesin

    Doğduğu günden beri gül kokan sevgili
    Melekler arz etmez mi sana ümmetin halini
    Ahir zaman ümmete dua için açmaz mısın ellerini
    Dertlilerin Dermanı, gönüllerin Sultanı nerdesin

    Kimisi kör olmuş hayatın şak şakasında.
    Kimisinin aklı fikri midesi ve uçkurunda.
    Ararım seni aşkınla yandığımdan beri aşk korunda
    Aşkımın Piri, gönlümün Habib’i nerdesin

    Yetiş diyordu Çanakkale de Mehmetler
    Yetiş ya Muhammed nerdesin
    Zaman değişse de değişmiyor hainler
    dinimiz elden gidiyor nerdesin

    Filistin’i esir verdik İsrail oğullarına
    Kimisi karıştırıp zihinleri taht bırakıyor oğluna
    Allah dese de kimi, cahillikten yanacak azap narında
    Aşkın narını cennetin havası eden sevgili nerdesin

    Efendim ,yeşil kubbe altında değil yanımızdasınız
    Ümmetiniz üzülünce üzülür ağlayınca ağlarsınız
    Doğru yolu bulalım diye Allah a her gün el açarsınız
    Salih kulların rüyaları ile dünyaya haber salan elçi nerdesin

    Kıyamet günü ümmeti diyecek tek Peygamber
    Seni yalnız seni övmek için kifayetsiz kelimeler
    Her kes gibi aşık Uğur‘da sizden şefaatınızı ister
    Canımın Cananı ,şefaat peygamberim nerdesin

    UĞURCAN SIVAKÇIGİL

  • her gün bedenime bir günah daha ekliyorum sessizce..
    şahit olmasın kimseler diye susuyorum ..
    itiraf edemediğim acizliğimle mevlamdan medet umuyorum ..
    yolum düşerse tövbe kapısına ,
    masum bir çocuğun saflığında temizlenmek istiyorum ..
    ne olursan ol kısmından
    ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görünemeyen azalarımdan korkuyorum ..
    ben korktukça büyüyor hasretim ..
    ölüm gelmeden kapına gelebilmenin özlemiyle yanıyorum ..
    bu yangın beni benlikten sıyırırsa..
    büyük bir itiraf hazırlıyorum Allah ım kabul et affımı merhamet et
    beni senden ayırma …

  • İSKİLİP’TE RAMAZAN İLAHİCİLERİ

    İskilip’te ramazanla birlikte, teravih namazından sonra ve sahur vaktinde cami minarelerinden ilahi söylenirdi. Annelerimiz saclarda mayalı yapar, dışarıdan ilahi sesi sabahın mamurluğunda çınlardı. İlahi söylenen camilere’de evlerden sahur yemeği giderdi.
    İlahiler ramazanın başında başka, ortasında başka, sonuna doğru elveda ramazan diye başlardı.
    Bayramda ise sokaklarda bir tarafta topçular, bir tarafta nareciler, ilahicilerde sırığın ucuna bağladıkları havlu ile aşağıdaki manileri söyleyerek dolaşır, bahşiş toplarlardı. Gidilen evde isimler evin sahibine uygun olarak söylenir, bayram daveti olan evlerde davet yemeğine katılıp giderlerdi. Bazı evlerde sırığa havlu benzeri şeyler bağlanırdı.

    Rahmetlik kambur Hamdi vardı. Kulağı az duyardı. Bayramlaşmak için bir eve yanındaki arkadaşı ile giderken “ Hasan bayramlaşmaya gidince, önümüze baklavu koyarlar. Tabaktaki baklavunun ikisini yeme yelimde bırakalım. Sonra ayıp olur ha.” Diye bağırarak söylemiş. Hamdi kendine göre yavaş söylemiş ama onun bu konuşmasını gittiği ev halkıda duymuş, başlamışlar gülmeye. Bayramlaşmaya gelince, önlerine gelen baklavunun ikisini yemeyip bırakmışlar. O bembeyaz kıyır kıyır İskilip baklavusunu. Birisi bir tabak baklava gönderse de geçmişine dua edip yesek değilmi.

    Ramazan Bayramı Manileri

    Yeni cami direk ister
    Söylemeye yürek ister
    Benim karnım toktur emme
    Arkadaşım börek ister
    x x x
    Çarşı cami baştan başa
    Keklik seker taştan taşa
    Sana derim Mustafa paşa
    Bayramın mübarek olsun
    x x x x
    İlahici kapıya geldi
    Ev halkına selam verdi
    Darılmayın ilahici
    Bahşişi almaya geldi
    x x x x
    Tarlalarda olur deste
    Kekliği kafeste besle
    Sana derim Hasan usta
    Bayramın mübarek olsun
    x x x x
    İşte geldik kapınıza
    Selam verdik hepinize
    Sana derim Nuriye teyze
    Bayramın mübarek olsun

    Mustafa Yolcu

  • ŞİRANLI MUSTAFA EFENDİ
    Asırların Emsalini Nadiren Yetiştirdiği Büyük Velî

    H A Z I R L A Y A N
    Ahmet Hamdi Ertekin
    Emekli Vaiz

    GİRİŞ

    Asırların emsalini nadiren yetiştirdiği büyük velilerdendir. Zülcenahayn alimlerden, kâmil mürşitlerdendir. Engin ilmi, zengin feyzi, örnek takvası ile çok kimseleri irşat etmiştir. Kerameti açıktır. Yakın tarihimizin ünlü şeyhlerindendir. Orta Anadolu’yu kapsayan geniş irşat hizmetleri vardır.

    Fakat ne acıdır ki, hayatı hakkında henüz yazılmamış, kulaktan kulağa gelen bilgiler de unutulma safhasına girmiştir. Bilinenler yazılmazsa bu büyük zatın hayatı, hizmetleri, irşat ve kerametleri unutulup gidecektir.

    İşte bu yazı dizisi, bu kâmil mürşidi tarihe kazandırmak maksadı ile yazılmıştır. Yazdıklarımız büyüklerimiz arasında tevatür haline gelen bilgilerden kaynaklanmaktadır. Yanlış veya eksiklerimiz varsa bilenler tarafından düzeltilmesini hassaten rica ediyorum.

    DOĞUMU ÇOCUKLUĞU VE TAHSİL HAYATI

    Şeyh Efendi, takriben H.1254 (1839) tarihinde Şiran’ın Sarıcalar köyünde doğmuştur. Hamile olan annesinin, aile efradıyla birlikte yaylaya çıkarken bir dere içerisinde doğum yaptığı ve o derenin nurla dolduğu rivayet edilir.

    Çocukluğunda kendi davarlarını güdermiş. Akşam davarları eve getirdiğinde hemen abdest alır, kendi odasına çekilir, namazla, niyazla meşgul olurmuş. Babası dindar bir kişi olduğu için oğlunun bu haline çok sevinir, onu teşvik ve takdir edermiş.

    4 yaşında iken okumaya başlamış, 14 yıl kadar köyünde tahsilini devam ettirmiştir. 18 yaşında iken kendi köyünden Güllü adında bir kızla nişanlamak istemişler, “Bunu ilim tahsilinden sonra düşünürüz” tarzında bir ifade ile babasını kırmadan bu işi reddetmiştir. Uzun gençlik yıllarını alan ilim tahsilinden sonra aynı kızla evlenmiştir.

    Tokat’ta tahsiline devam etmek için babasından izin almış, orada tuvaletin bitişiğinde bir odada tahsile başlamak zorunda kalmıştır. Kısa zamanda derslerindeki başarısı dikkati çekmiş, diğer talebeler müzakere için kendi odalarına davet etmeye başlamışlardır. İlim ayağa gitmez diyerek talebeleri kendi odasına çağırır, müzakere orada yapılırmış. Sonradan kendisine en uygun odayı tahsis etmişlerdir.

    Tokat’taki tahsili 4 yıl devam etmiş, sonra hocasının tensibiyle Uşak’a gönderilmiş, iki yıl kadar da Uşak’ta tahsil yapmıştır. Zahiri ilimleri ikmal edip icazet aldıktan sonra “Heybenin bir gözünü doldurduk, öbür gözü boş kaldı” diyerek tasavvufa olan meylini ortaya koymuştur.

    Uşak’taki hocasının isteği üzerine Mekke’de ikamet eden Dağıstanlı Şeyh Yahya hazretlerine intisap etmek üzere Mekke’ye gitmiştir.

    Mekke-i Mükerreme’de konaklayacak bir yer bulamadığı için Mualla Kabristanı’nda iki mezar arasında yatmaya mecbur kalmış, yorgunlukla derin bir uykuyu daldığı sırada birisi, kendisini uyandırarak, Şeyh Yahya Efendi’nin tekkesine götürmüştür.

    Tekkede müritlerin çokluğu yüzünden kimse kendisiyle ilgilenmemiş, kim olduğu, nereden, niçin geldiği sorulmamıştır. Böylece aradan aylar geçmiş, Efendi tam bir sabır ve teslimiyetle neticeye intizar eder olmuştur.

    Müritlerin dağıldığı bir sırada Şeyh Yahya Efendi, Yemenli arkadaşı ile birlikte Hacı Mustafa Efendi’yi huzura kabul edip “Artık zamanı geldi, kuru kalabalık dağıldı” diyerek, bu sadakatli müritlerine feyiz kanallarını açıvermiştir.

    Nakşî tarikatının yetiştirme metotlarından olan sülûk ve riyâzât usulleri tatbik edilmiş, bu ihlâslı ve kabiliyetli müritler tasavvuf yolunda büyük merhaleler katetmişlerdir.

    Tekkede kaldıkları bu süre içinde yemeklerde haram şüphesi olabilir düşüncesiyle Mekke dağlarında ot yemek suretiyle takvânın zirvesine ulaşmışlardır. 7 yıl devam eden böyle mükemmel bir tahsil ve terbiye neticesinde kalp gözleri açılmış, kâmil mürşit olabilecek olgunluğa ulaşmışlardır.

    Şeyh Mustafa Efendi’nin Yemenli arkadaşının adı da Mustafa imiş. Mürşit mertebesine ulaşmış üçüncü bir arkadaşlarının bulunduğu, Pakistanlı sanılan bu zatın adının da Mustafa olduğu bilinmektedir.

    Şeyh Yahya Efendi, yetiştirdiği bu 3 Mustafa’nın irşat yerlerini tayinde müşkülatla karşılaşmış, sonunda şöyle bir çare bulmuş: “Üçünüz birlikte Medine’ye gideceksiniz, Ravza-i Mutahhara üzerine 3 boş kâğıt koyacaksınız, kağıtlara ne yazılırsa ona göre hareket edeceksiniz”

    Şeyh Mustafa Efendi’nin kağıdına Anadolu, Çorum; Pakistanlı Mustafa Efendi’nin kâğıdına Hindistan, Yemenli’nin kâğıdına da Medine yazılmış. Böylece Peygamber Efendimizin manevi işaretleriyle görev yerleri tespit edilmiştir.

    Şeyh Mustafa Efendi, çok sevdiği Medine-i Münevvere’den pek ayrılmak istemiyor, verilen görevi de yerine getirmek zorunda kaldığı için, Peygamber Efendimizden huzuruna tekrar kabul edilme dileğinde bulunuyor. Buna dair mânevî işaret aldıktan sonra vapurla İstanbul’a dönmek üzere Cidde’ye hareket ediyor.

    Bir fakir derviş kılığında gemiye biletsiz olarak biniyor. Bilet kontrolü esnasında, biletsiz olduğu görülerek gemiden indiriliyor. Hareket saati geldiğinde geminin hareket edemediği hayretle görülüyor. Herhangi bir arıza olup olmadığı araştırılıyor. Arıza bulunamıyor. Sonunda gemiden indirilen derviş akla geliyor. Sıkı bir aramadan sonra bir mescitte derviş bulunuyor. Hürmetle gemiye alınıyor. Böylece Efendi’nin kerameti ortaya çıkıyor, kendisine “Gemiyi Durduran Kara Şeyh” lakabı veriliyor.

    Gemi tehirli kalkmasına rağmen normal zamanından daha önce İstanbul’a varmış oluyor. Geminin kaptanı, Şeyh Efendi’nin büyüklüğünü anlıyor, bunu Sultan Abdulhamid’e bildiriyor. Padişah, Efendi Hazretleri’ni huzura kabul ediyor. Şeyhülislâm’ın başkanlığında toplanan ünlü alimler arasında 26 mesele üzerinde münazara yapılıyor. Sigaranın haramlığı da dahil, Efendi’nin görüşleri takdirle karşılanıyor.

    Padişah, Şeyh Efendi’ye huzurda kalmasını ısrarla teklif ettiği halde, Efendi bunu nezaketle reddediyor. Sultan’ın verdiği altınları kabul ettiğini, fakat Hazine’ye iade ettiğini söylüyor.

    İstanbul’dan hareketle Çorum’a geliyor. Mekke’de iken tanıştığı zengin bir zat tarafından Çorum’da ilgi görüyor. Tekke açmak suretiyle irşat görevine başlamış bulunuyor.

    Orta Anadolu’yu kapsayan geniş bir irşat faaliyetine girişmiş oluyor. Zahiri ilimlerin yanında, Nakşî tarikatını da yaymaya çalışıyor.

    İlmi, irfanı, ihlâsı sayesinde çok başarılı bir irşat hizmeti veriyor. Tekkesi ziyaretçilerle dolup taşıyor. Müritlerinin sayısı bilinmiyor.

    Tekkede yenen ekmeklerin daha helal olmasını sağlamak için özel bir yel değirmeni yaptırdığı, ekinlerin burada öğütüldüğü söyleniyor.

    Böyle sıkı bir çalışma neticesinde 366 tane halife yetiştirdiği, her birini ayrı ayrı yerlerde görevlendirmek suretiyle hizmet sahasını genişlettiği bilinmektedir. Bu halifelerden en sonraya kalan Niksarlı Hacı Ahmet Efendi 1334 (1919) tarihinde vefat etmiştir.

    İskilip’teki halifeleri de meşhur Hacı Ömer Efendi’dir. Hacı Ömer Efendi, Köprübaşı Camii yanında açtığı medreselerde zahiri ilimlerin yanında Kıraat ilmi de okutmuş, İskilip’te kıraat ilminin yerleşmesini sağlamıştır. Ayrıca Nakşî tarikatı üzerinde çok verimli çalışmalarda bulunmuştur. Bu tarikatın halkımız üzerindeki müspet neticeleri ve çok faydalı tesirleri hâlâ görülmektedir.

    EVLİLİK HAYATI VE ÇOCUKLARI

    Efendi Hazretleri Mekke-i Mükerreme’den dönünce Şiran’a uğramış, babasının nişanlamak istediği Güllü Hanım’la evlenmiştir. Bu evlilikten Hacı Abdullah Efendi ile Hafız Mehmet Nuri Efendi olmuştur. Bu iki zaatın çok kıymetli menkıbeleri anlatılır. Hele Hafız Efendi’nin ilmi ve kerametleri hakkında çok şeyler söylenmiştir.

    İskilipli Emine Hanım’la olan evliliğinden Hacı Hilmi Efendi ile Hacı Faik Efendi dünyaya gelmiştir. Hacı Faik Efendi, babasının ilim, ahlak ve tarikatını Çorum ve İskilip’te uzun zaman yaşatmış, hayırlı bir evlat olduğunu ispat etmiştir.

    Hacı Mustafa Efendi’nin Çorum’daki ikameti esnasında Tokat ve Afyon’la da sıkı ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır. Tokatlı Valide ile evlenmesi bu tezi doğrulamaktadır.

    Tokatlı Valide, merhum bir paşa hanımıdır. Oldukça zengin ve itibarlıdır. Tokat’ın zenginlerinden aldığı bütün evlenme tekliflerini reddetmiştir. Önce Efendi Hazretleri’nin teklifini de kabul etmemiş, sonradan kendisi talip olmuştur.

    Zifaf gecesi lüks bir yatak hazırlanmış, fakat Efendi Hazretleri bu yatağı katlayarak, başını yatağa koymak suretiyle kuru yerde yatmıştır. Bunu gören ferasetli Valide Hanım da Şeyh Efendi’nin ayaklarına başını koymak suretiyle yerde yatmayı tercih etmiştir.

    Valide Hanım, sabahleyin ne kadar altın ve ziynet eşyası varsa hepsini Efendi’nin önüne koymak suretiyle bunları kendisine bağışladığını söylemiştir. Şeyh Efendi bu altınların bir kısmı ile o civarda çok lüzumlu olan bir yere oldukça sağlam bir köprü yaptırmıştır.

    Afyon’da da başka bir hanımla evlendiği bilinmektedir. Fakat bu konuda fazla bilgimiz yoktur.

    Şeyh Efendi’nin Çorum ve çevresinde ikamet ettiği sırada 6 defa hacca gidip geldiği rivayet edilmektedir.

    Bu seferlerden birinde İstanbul’da Padişah Abdulhamid tarafından saraya davet edilmiş, yanında bulunan 15 müridiyle birlikte davete icabet etmiştir.

    Abdulhamid, müritlerin isim listesini istediğinde 15 kişilik listeyi vermiş, kendi ismini yazmamıştır. Abdulhamid, müritlerden her birine 15 şer altın bağışlamış, kendisine de 600 altın vermek istemiştir. Efendi Hazretleri “Bunları aldım, kabul ettim, geri hazineye bağışlıyorum” buyurmuşlardır.

    Çorum’daki ikametlerinin son günlerinde dili tutulmuş, ancak Kur’ anı Kerim okurken açılırmış. Bu esnada yedinci defa hacca gitmeyi düşünmüş. Tokatlı Valide ile Afyonlu Valideyi ve 4 oğlunu yanına alarak yola çıkmışlardır. Tokatlı Validenin bağışladığı altınlardan 60 altını 4 oğlu arasında eşit şekilde paylaştırmıştır.

    Hac vazifesini ifa ettikten sonra Medine-i Münevvere’ye dönmüşler, çok sevdiği bu mübarek beldede ikamete başlamışlardır. Bu arada Efendi Hazretleri hastalanmış, çok arzuladığı Peygamber Şehrinde vefat etmiştir. Cennetül-Bakîa’da yeni yetişen bir ağacın dibine gömülmüştür. Vefat tarihi H.1317(1902)’dir.

    3 gün sonra da Tokatlı Valide vefat ediyor, çok sevdiği Efendisinin yanında kalma bahtiyarlığına eriyor. Geriye kalan aile fertleri üzüntü içinde Türkiye’ye dönüyorlar

    ———————– Aşkınla inşa eyledim,
    Dostun kûyüne hanemi
    Esmâü hüsna çevresi
    Taştan cidarı neylerem.

    Yandım tecelli nûruna
    Mûsâ gibi hayretteyim
    Cûru dilim sadpâredir
    Artık şerân neylerem.

    Göçtüm diyarı dilbere
    Dönmem dahi ben Şiran’a
    Uçtum özel sahrasına
    Yerde karan neylerem

    Şiirde geçen bazı kelimelerin açıklaması:

    GÜLZAR: Gül bahçesi, LÂHUT İLİ: Cenabı Hakka mahsus yüce makam, HÂK: Toprak, KEŞTÜ-GÜZAR: Geçiş gemisi, ŞEB: Gece, LEYL: Gece, NEHAR: Gündüz, AĞYAR : Yabancılar, BİGÂNE: Yabancı, CÂNAN : Sevgili, VAHDET: bir KESRET : Çokluk, DİL: Gönül, MUTMAİN: Huzurlu, HAVF: Korku, RECA: Ümit, GUBAR: Toz, ZAHİD: Dünyadan yüz çeviren, BEHİŞT: Cennet, ŞİKÂR: Av, NİGÂR: Güzel sevgili, KÛY: Köy, ESMÂÜ-HÜSNA: Cenabı Hakkın güzel isimleri, CİDAR: Duvar, CÛRİ-DİLİM: Dolu gönlüm, SAD PARE: Yüz Parça, ŞİRAR: Kıvılcım.

    Münacâtlarından şu iki kıtayı da teberruken alıyorum. Bu da şiirdeki maharetinin bir başka örneğidir:

    Seherde kölendir bu dertli ârif,
    Halleri sana malum, istemez tarif,
    Dertlere dermandır İhlası Şerif,
    Hürmetine bizi affeyle Allahım.

    Günahım çoktur eyleme tâzir.
    Şiranlı hacıyım, cevherim hâzır.
    Gam dükkânım açtım, pirimdir Hızır.
    Hürmetine bizi affeyle Allah’ım.

    KERAMETLERİ

    18 yaşlarında iken, kendinden iki yaş küçük kız kardeşi ile ormana odun getirmeye gitmişler. Kağnı ve öküzleri ayrı ayrı yerlerde bırakarak, kendileri başka tarafa gitmişler.

    Kız kardeşinin bir an önce odunları hazırlayalım diye ısrar etmesine aldırmadan, ormanda bir hayli dolaşmışlar. Sonunda kağnının odunla yüklü vaziyette sefere hazır olduğunu hayretle görmüşlerdir. Mustafa Efendi, kız kardeşine, “Bu sırrı ifşa edersen bir daha beni göremezsin” diye çok sıkı bir tembihle kerametinin gizli kalmasını istemiştir.

    Odun getirme işi böyle devam ederken, babaları da bunda bir başkalık olduğunu fark etmiş, “Sizin getirdiğiniz odunlar başkalarının getirdiğine benzemiyor, siz bunları hangi ormandan getiriyorsunuz?”diye soruşturmaya başlamış, kız kardeşi kerameti açıklamak zorunda kalmıştır. Bunun üzerine Mustafa Efendi, tahsilini ikmal etmek bahanesiyle köyünden ayrılmıştır.

    Mekke’deki 7 yıllık tahsil ve irşat dönemi sonunda görev yerinin Ravza-ı Mutahhare’ye bırakılan boş kâğıda yazılması, Cidde’de, gemiden indirildiği zaman geminin hareket edemeyişi de ilk kerametlerindendir.

    Gemi ile İstanbul’a geldiği zaman, karaya çıkmak üzere iken denize düşüyor, suya batmadan denizin yüzünde durduğu gözleniyor. Türkiye’deki ilk kerameti böyle başlıyor. Bu durum Sultan Abdulhamid’e arz ediliyor.

    Çorum’da irşat görevine başlayınca sigara içen birisi izin almak istiyor. Sigarayı bırakmak şartı ile izin veriliyor. Ormana odun kesmeye giden tiryaki mürit, bir ağacın oyuğunda sigarasını yakıyor, şeyhim beni nereden görecek diyerek bu işin gizli kalacağını sanıyor. Şeyh Efendi’nin huzuruna geldiğinde “Sen kör Şeyhe mi hizmet ediyorsun, niçin sözünde durmadın, ağacın kovuğunda sigara içtin?” diye azarlanarak müritlikten kovuluyor. Adam köyüne giderken yolda ölüyor. Cenazesi tekkeye getirilmeden önce Efendi, suyunu ısıtıp cenazenin getirilmesini bekliyor.

    Halifelerinden birini, Koyulhisar’dan Şiran’a kadar olan mıntıkadaki müritlerini kontrol için görevlendirir. Halife’nin yolu Şiran civarında 300 haneli bir Alevî köyüne uğrar. Köy odasında misafirken oraya Dede gelir, Halife’yi görünce kızar, yakılmasını ister. Şeyh Efendi bu sırada Çorum’da tekkede müritleriyle akşam yemeği yemektedir. Murakabe esnasında Halife’nin durumuna vakıf olur, yemek sahanının kapağını siniye vurur. Halifeye kötülük etmek isteyen Dedenin başının yarıldığı, kanların aktığı görülür. Bu kargaşadan yararlanan Halife köyden kaçar.

    Şeyh Efendi yemekten sonra siniyi tersine çevirir. Bu esnada köyün üzerindeki dağ kayarak köyü yerle bir eder. Bu manzaraya o akşam köyden ayrılan bir adam da şahit olur. Sonunda tövbe ederek itikadını düzeltir.

    Halife Çorum’a döndüğünde Şeyh Efendi, kendisinden bilgi almak ister. Halife olup bitenleri anlatır. Şeyh Efendi, “Bir daha dikkatli ol da beni bir sahan kapağına minnet ettirme” der.

    İskilip’e geldiğinde Hindoğlu Emin Efendi düğün yemeğine davet eder. Şeyh Efendi, pirinç, yağ gibi yemek malzemesini kendi yanından vermek suretiyle kendisine özel yemek yapılmasını ister. Ancak bu şartlar altında davete icabet edebileceğini söyler. Yemek pişirenler, Şeyh nereden görecek diye gelen malzemeyi diğerlerine karıştırarak yemeği hazırlarlar. Şeyh Efendi davete geldiğinde önüne getirilen yemeği görünce, ev sahibinin yüzüne hışımla bakar, adam çarpılmış gibi olur, son derece utanır. Şeyh Efendi bir şey yemeden evi terk eder.

    İskilip’in Ulaştepe mahallesinden Koca Osman adında bir zat Çorum’la İskilip arasında postacılık yaparmış. Bazı seferlerde İskilip’ten Şeyh Efendi’ye gönderilen hediyeleri de götürürmüş. Şeyh Efendi, Koca Osman’ı sefer kıyafetiyle kabul eder, çok iyi karşılarmış. Sen tiryakisin, sigara içmeden yapamazsın diyerek huzurunda sigara içmesine bile izin verirmiş. Böylece sigarayı terk etmesini sağlamış.

    Tokatlı Mustafa Hâki Efendi ile Niksarlı Hacı Ahmet Efendiler yaylı araba ile sülûk için Çorum’a kadar gelmişler. Arabadan inmeden tekke içine girmişler. Efendi hazretleri bu saygısızlığa gücenmiş, onlarla görüşmeden Tokada geri dönmelerini istemiştir.

    Büyük bir üzüntü içinde geri dönen ziyaretçiler, daha sonra çarıkları giyip yaya olarak tekrar Çorum’a gelmişler. Şeyh Efendi huzura kabul ettiği Niksarlı Hacı Ahmet Efendi’ye nasıl geldiklerini sormuş. O da Şeyhimizin himmetiyle cevabını vermiştir. Şeyh Efendi, böyle gelen misafiri böyle kabul ederler diye maddi, manevi büyük ikramlarda bulunmuştur.

    Suşehri’ne gidişi esnasında şehrin yakınında bir köyden geçerlerken, köylüler yollarına çıkıp köye davet etmişler. Efendi Hazretleri dönmek istemeyince, köylüler “Hiç olmazsa yeni vefat eden hocamızın kabrini ziyaret ederek mezarı başında okuyuverin” diye ısrarda bulunmuşlar. Efendi Hazretlerinin cevabı şöyle olmuş: “Sigara içerek vefat eden hocanızın kabrinden hâlâ dumanlar çıkıyor. Benim ziyaretimin ona bir faydası dokunmaz.”

    Suşehri’ne vardıklarında şehir eşrafından Hatip Efendi, Şeyh Efendi’yi evinde misafir etmek istemiş. Şeyh Efendi, Hatip’in hanımının namaz kılmadığını söyleyerek bu daveti kabul etmemiş, hana inmiştir.

    Merhum dedem Emin Hafız Efendi, vefat eden ağabeyi Yakup Efendi’nin dul eşi Ayşe Hanım’la evlenmek istememiş. Bütün ısrarlara rağmen bu teklifi kabul etmemiş. Durum Şeyh Efendiye arz edilmiş. Efendi Hazretleri, Emin Hafız Efendi’ye, Levh-i Mahfuz’u göstererek, “Senin bundan başka nasibin yoktur” diye ikna etmiştir.

    Şeyh Efendi’nin kerametlerinden biz ancak bu kadarını tespit edebildik. Başka kerametlerini bilenlerin bize anlatmalarını rica ediyoruz.

    Merhum Dedem Emin Hafız Efendi’nin “Hatemül Evliya” dediği ve son derece bağlı kaldığı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’ye Yüce Mevla’dan rahmet niyaz eder. Cenabı Hakkın bizleri, şefaatlerine nail kılmasını dileriz.

    ARŞİV İSKİLİP’İN SESİ
    YIL:2 SAYI:27-28-29-30-31-32 06.11.1988-09.02.1989

  • Uslu kardeşim. Bu yazılarla sitenin özelliğini bozuyormuyum bilmiyorum. Hissettiğimi burada yayınlamaya çalışıyorum ama böyle bir durum varsa yayından kaldırabilirsin.

  • Bir Cevap Yazın

    Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

    WordPress.com Logosu

    WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Twitter resmi

    Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Facebook fotoğrafı

    Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Google+ fotoğrafı

    Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Connecting to %s

    %d blogcu bunu beğendi: