alintilar

alintilar kategorisindeki tüm yazılar

Kaylule (öğle) uykusu

Ekim 6, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Peygamber Efendimizin (sav)önemli sünnetlerinden biri olan
öğlen uykusunun (kaylule) ömre ömür kattığı belirtildi.

Öğle uykusu ile ilgili tüm bu merak edilen soruların yanıtını, Memorial Hastanesi Uyku Laboratuvarı Sorumlusu Doç. Dr. Turan Atay verdi.

Öğle uykusu vücuda ne gibi yararlar sağlar?

Kişinin 24 saat içerisinde uykuya yatkın olduğu dönemlerden biri de öğle uykusu saatleridir. Öğle uykusu, en az gece uykusu kadar insan vücuduna yarar sağlar. Gece yeteri kadar uyumuş, gündüz de öğle uykusu uyuyan bir kişinin vücudu tazelenir, performansı artar, düşünme ve problem çözme yeteneği hız kazanır.

İnsan vücudu en çok hangi saat dilimlerinde uyku ihtiyacı duyar?

Gün içerisinde iki kez vücut ısısı düşer. Birisi sabaha karşı 03.00 sıralarında, diğeri ise öğleden sonra 14.00- 15.00 saatleri arasında olur. İnsanların öğle yemeğinin ağırlığına bağladığı bu rehavet dönemi, aslında vücudun uykuya en meyilli olduğu saat dilimidir. Bu saat aralıkları uykunun en kaliteli olduğu zamandır. Kaliteli uyku, insan vücuduna uzun süre uyumaktan çok daha fayda sağlar.

Genetik faktörlerin uyku üzerinde etkisi var mıdır?

Genetik faktörlerin uyku üzerinde büyük etkisi bulunur. Kimi insan 13-14 saat uyusa da uykusunu alamaz, kimi ise 4- 5 saatlik bir uykuyla günü zinde geçirebilir. Aynı şekilde uykuya dalma ve uyanma saatleri de genetik faktörlerden etkilenir. Bazıları geç saatte yatıp geç kalkmayı, bazıları da erken yatıp erken kalkmayı sever.

En çok kimler öğle uykusuna ihtiyaç duyar?

İmkanı olan herkesin öğle uykusuna yatması önerilir. Ancak özellikle çocukların öğle saatlerinde mutlaka uyumaları gerekir. Çocukluk çağında öğle saatlerinde alınan kaliteli uyku, beyin ve vücut gelişimi için büyük önem taşır. Burnu tıkalı olan çocuklar uykularını tam olarak alamadıkları için, vücutları tam gelişemeyebilir.

Öğle uykusunun süresi ne kadar olmalı?

Çocuklar yaklaşık 1-2 saat öğle uykusuna ihtiyaç duyar. Erişkinler içinse 15-20 dakika yeter. Ancak bazı insanlar geceleri dahi uyuyamaz. Bu tip insanlara öğle uykusu kesinlikle tavsiye edilmez. Çünkü gündüz saatlerinde kısa bir süre dahi uyusalar, gece uyumaları çok daha zorlaşır.

www.dervisler.net -mavi

Reklamlar

Cuma gününde yapılması faziletli olan ameller….

Eylül 22, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki;

Cuma günü günlerin efendisidir. Fakirlerin haccıdır. Saadetli bir gündür. Vuslat günüdür.

Kim cuma günü perşembe ve cumartesi günlerini eklemek suretiyle oruç tutarsa, hasta ziyaret ederse, yoksul doyurursa, cenazeyi selametlerse, kırk senelik günah artık ona bişey yapamaz.
(Ramuzul Ehadis No.5015)

* * *
Cuma geceleri yasin-i şerif okuyan kimse mağfiret-i ilahiyeye nail olduğu halde sabahlar.
(Salebi-Ebu Hüreyye r.a)

* * *
Ebu Said-i Hudri (r.a) şöyle demiştir;
Rasulallah (sav) in
Her bâliğ olan kimseye cuma günü gusletmek ve imkan bulursa misvaklanmak, gerek hoş koku sürünmek vacip gibidir. Buyurduğuna şahadet ederim. (Buhari. C.3,S.9)

* * *
İmam-ı Şafiî Hazretleri:
Bu guslü (cuma günü gusül abdesttini) suyunu bir dinar mukabili karşılığında satın almak mecburiyetinde dahi kalsam, seferde de hazarda da terk etmiş değilim. Demiştir. (Buhari , C.3,S.13)

* * *
Ebu Hüreyye (r.a) derki;
Rasulullah (sav) in bana :
Ey Ebâ Hüreyre, her cuma günü gusul eyle….
Suyunu satın almak pahasına da olsa, bunu yap. (Gunyetüt Talibin, S.361)

* * *
Cuma günü yıkanın, zira her kim cuma günü yıkanırsa; iki cuma arasındaki günahlarına bir keffaret olur. Hatta, ondan sonraki üç günlük günahada bir keffarettir. (Ramuzul Ehadis, No.1034)

* * *
Rasulallah (sav) :
Ne olurdu, herbiriniz gündelik iş elbisesinden ayrı olarak cumaya mahsus iki top kumaş alıverse.
Ne olurdu sizden biriniz cuma günü için hergünki elbisesinden başka bir takım elbise satın alsaydı. Buyurmuşlardır(Tac Terc. , C.1, S.495)

* * *
Ebu Hüreyre (ra) dan;
Rasulullah (sav) efendimiz buyurduki;
Her kim cuma günü sünneti seniyye üzere gusül ettikten sonra ilk saatte cuma namazına giderse bir deve ,
ikinci saatte giderse bir sığır ,
üçüncü saatte boynuzlu bir koç,
dördüncü saatte giderse bir tavuk,
beşinci saatte giderse bir yumurta kurban etmiş gibi sevaba nail olur. İmam hutbeye çıkınca da melekler hutbeyi dinlemek için mecliste hazır bulunurlar.

Bu vakitler ; kuşluk vaktinin evveli, kuşluk vakti ile cuma ezanı arasındaki vakitler olarak değerlendirmelidir..

Hadis-i şerifte tavuk, yumurta gibi tabirler belki; cuma namazına önden gidenler arasındaki ecir ve sevap derecelerini ve onlar arasındaki manevi farkları zihinlere kolayca yerleştirebilmek için her nevi fikrii seviyelere hitap edilmiş bir temsilden ibarettir. (Buhari C.3 , S.13 , 14 , 15 )

Selamin basim üstüne

Temmuz 30, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

duvar_kagitlari-150.jpg


Selam, benden sana zarar gelmez kardeş, emin olabilirsin, benden yana güvendesin, esenlik seninle olsun demektir ki, bu ülkenin toplum yapısı onca şeytan oyununa, onca ifrit planına, onca kazılan kuyuya rağmen hâlâ bozulmamışsa, bu selam sayesindedir.

Yazıya okuyucuyu selamlayarak başlayalım ve diyelim ki, şu otuz iki dişi ışıldayası dünyada iyi ki selam diye bir şey vardır ve insanlar selamlaşırlar. Birden herkesin ve her kesimin birbiriyle selamı sabahı kestiğini düşünün; yeryüzü çoraklaşacak, çoraklaşma ne demek, adeta cehennem hazretleri yeryüzüne hücum edecek yahut dünyanın dört bir yanı Kuzey Kutbu’na dönecektir. Selam, iletişim biliminin temel taşlarından biridir ve o taş yerinden oynadığında, Allah esirgesin, iletişimin “ileti” kısmı buharlaştığı gibi, “bilimi” de kendisine kaçmak için köşe bucak yol arar da, yine Allah korusun, yolda selam verecek birini bulamaz.

Meramım selamı bahane ederek ve dahi “selam verdik borçlu çıktık” noktasına getirmeden hoş bir deneme yazmaktan ibarettir ve işaretini verdiğim gibi, bu deneme selam/selamlaşma üzerine olacaktır. Karşılıklı iki kişinin birbirine selam vermesi anlamına gelen fiilimiz, neredeyse bayramlaşma kadar sevimli, sıcak ve insanın içini arındıran bir mahiyete sahiptir ve bu mahiyetin yerine ikame edilecek başka bir kelime de bulunmamaktadır. Merhabalaşmak, günaydınlaşmak, iyi günler dilemek, hatta güle güle demek, tekrar görüşmeyi dilemek, Allah’a emanet ol sözü, ne bileyim, eskilerin dediği gibi “zatınızı hoşça tutun efendim”li dilekler… ve bunların cümlesi selamlaşma halleridir ve muhatabınızla selamı ve tabii ki sabahı kesmediğinizi gösterir.

Bunlar tâli selamlardır demeyin, selamın tâlisi aslisi olmaz, selam, selamdır ve elbette en makbul olanı da “Allah’ın Selamı”dır. Takdir edersiniz ki, Allah’ın selamı (esenliği, barışı) üzerinize olsun demek kadar anlamlı ve güzel bir selam bulunmaz. Cümleye doğrusu diye başlamayı sevmem ama sevmesem de yeri geldi, doğrusu, her selamın Allah’ın selamı olduğudur ve bunu daha çok gönül erbabı, hal ehli bilir.

Selam’ın “kelâm”a dönüşmediği, dönüşmesinin de vacip olmadığı, vacip bir yana (hemen cahillikle suçlamayın, selam vermenin ve almanın dinî ıstılahta karşılığının ne olduğunu biliyorum) yerine göre lüzumsuz addedildiği “an”lar ve mekânlar vardır ki, bu fasıl da hususi izahat vermeyi gerektirecektir.

Selam verilir ve alınır; bu haliyle selam, yeryüzünün en güzel alışverişidir, verilmeyen selam kadar, hatta daha fazla, alınmayan selam da, denize dökülemeyen ırmak mahzunluğunu yaşar; her iki durum da esenlik bahsinden fersahlarca uzaktır.

Her şeyin olduğu gibi, selamın da sadesi makbuldür; bir selam verdikten sonra ardından Acem milletinde adet olduğu üzere selamı alan kişiye saatlerce övgüler dizmek, onu neredeyse kanatlandırıp uçuracak derecede yüceltmek bizim selam anlayışımızca zararlı olmasa bile, en azından yersiz laf kalabalığıdır ve takdir edersiniz ki her şey yerli yerinde/yerince gerektir.

Siz sanmayın ki yalnız selamlaşmak insana mahsustur; sabah güneşinin, akşam rüzgârının, düşen yahut açan bir yaprağın, gül kanadındaki çiğin, daldaki serçenin, yoldaki karıncanın, yuvarlanan taşın, sudaki berraklığın… hasılı yeryüzünde varlık adına ne varsa cümlesinin kendi haliyle ve diliyle, kelam etmese bile selam ettiğini, birbirini ve sizi selamladığını bilmek gerekir. Bilmek gerekir, zira, bizim evrene ve eşyaya bakışımız her nesnenin bir can taşıdığı hakikatinin tılsımlı penceresinden gerçekleşmektedir. Böyle baktığımız zaman dünya sürgün yurdu olsa bile, esenlikli bir sürgün yurdu olarak anlam kazanacak, Yaratan’la ve yaratılanla olan bağımıza halel gelmeyecektir.

Sadede gelirsek, bu ülkenin çocukları selamı baş tacı etmeyi bilmişler, arada bir selam kesseler bile, bu bayramdan bayrama kadar süren bir küslük mesabesinde kalmıştır. Selam o kadar yer etmiştir ki, kırk gurbetlik mesafeden yazılan mektuplar bile ilk cümlesine “önce selam ederim”le başlamıştır. Sıcakkanlı bir millet oluşumuzun temel belirleyicilerinden biri, belki de en önemlisi bu selam hassasiyetimizdir. Selam vermez – selam almaz taifesini adamdan saymamış, yine de, almasa bile selam vermeye devam etmişizdir.

Selam, benden sana zarar gelmez kardeş, emin olabilirsin, benden yana güvendesin, esenlik seninle olsun demektir ki, bu ülkenin toplum yapısı onca şeytan oyununa, onca ifrit planına, onca kazılan kuyuya rağmen hâlâ bozulmamışsa, bu selam sayesindedir.

Yalnızca yaşayanlara değil, kabir ehline bile selam vermeyi şiar haline getiren bir milletin şairinin “Biz dünyadan gider olduk/Kalanlara selam olsun” demesi ise, ayrı bir güzelliktir; anmadan geçmek olmaz.

Şimdi, sabah uyandınız ve evdekileri selamladınız; diyelim evde kimse yok, saksıdaki çiçeği, minderdeki kediyi selamladınız, diyelim onlar da yok evde, ne duruyorsunuz canım, aynanın karşısına geçin ve kendi yüzünüzü selamlayın! Emin olun yüzünüz o andan itibaren bir “esenlik bildirisi” okumaya başlayacaktır.

Diyelim, buraya kadar okudunuz, yazı da bir selamdır; yazarın selamı. Kaleme, yazıya ve okuyucuya selam olsun…

MEHMET BERAT IRMAK
Semerkand  Ocak 2006

Mehmet Ildirar-Helal ve Haram yemenin Maneviyata Etkisi

Haziran 3, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

121df4.jpg

HELÂL VE HARAM YEMENİN MANEVİYATA ETKİSİ     
 MEHMET ILDIRAR   
 
  Mevlâna Celaleddin Rumî Hazretleri Mesnevi-i Şerif’te beyan buyurmuştur ki: İnsanın ruhunu emziren iki ana vardır: Melek ve şeytan… Elbette meleğin de şeytanın da sütü olmaz. Bundan maksat, onların vasfına uygun olan sıfatlardır ve mecazidir.

Melek kimin ruhunu emzirirse, o helâl kazanca ulaşır. Şehvet ve gazap gibi hayvanî kuvvetleri takviye eden gıdayı emziren de şeytandır. Gazap geldiğinde, mümin insanın aklının üçte ikisi gider.

Gıdası haram olanın ameli çirkin olur. Kimin ruhunu da melek emzirir ve kalbine yoldaş olursa, o kimse ibadet ve taata ulaşır, halim-selim olur adeta melekleşir.

Şeytan kimi emzirirse, isyana, harama, günaha, şehvet ve gazaba, haram lokmaya doğru meyleder.

Şunu unutmamalıdır ki, bir kimse nefsanî hazlara kapılarak isyan ve günahtan hoşlanıyorsa, kendinde olumsuz değişiklikler görüyorsa, bedenine haramı katıp katmadığını araştırmalıdır.

Haram lokma yendiği dakikada melek ilhamını keser. Rahmanî feyz ve bereket kalbe inmez. Böylece o kimsenin sıfatı değişir. Onun için dervişliğin yüzde doksanı helâl lokmadır. Yüzde onu da gayrettir.

İbadet ve taatin gücü helâl lokmadadır. Namazlara kalkamıyorsan, zikirlerden lezzet alamıyorsan, Allah adamları ile ülfet ve sohbetten hoşlanmıyorsan, karnındaki haram lokmaya dikkat et! Sarhoş adam namazda da sallanır, Kur’an okurken de sallanır. Oruç tutsa, ertesi günkü orucunda sarhoşluk devam eder. Haram lokma yiyenin sarhoşluğu, tövbe de etse kırk gün sürer.

İlim, hikmet, aşk ve merhamet helâl lokmadan, gazap, şehvet, dert ve bela haram lokmadan meydana gelir. Bilinmez mi ki buğday ekilen yerden arpa bitmez. Arpa ekilen yerden de buğday bitmez. Buğday insan, arpa hayvan gıdasıdır. Sen buğday cinsinden ye. Yani insana helâl olana dikkat et. İnsanı ilâhi emirlerin dışına çıkaracak çirkin işlere girme.

Helal lokma tohum gibidir. Meyvesi güzel fikir, tefekkür ve tövbedir. Haram lokma afyon gibidir. İnsanı gaflete sürükler, Allah’a itaatten uzak bırakır.

Helal lokma minare gibidir, yükseltir. Haram lokma kömür kuyuları gibidir, aşağı aşağı indirir.

Ey sofi! Şeytana uymamak, tövbeni bozmadan sabit kalmak istiyorsan, yediğini arındır, dinin emirlerine uydur.

Nasıl mı? Haram katma, faiz sokma! Faizli lokma ebediyyen kalbi harap eder.Bir konuda haramı helâl görmek isteyen bir adam yüz hocaya fetva soruyor. Doksan dokuzu haram, bir tanesi helâl derse, elbette ki doksan dokuzu dinlemek gerekir. Bir kişi yanılabilir, unutabilir, okuduğunu yanlış anlamış olabilir. Haram olan şeyi helâl saymak için bahane aramamalıdır.

Allah Tealâ haram ve helâlin yanında şüpheliyi de yaratmıştır. Şüpheliden sakınmak gerekir. Şüphelilerden sakınan namusunu, ırzını, dinini, her şeyini korumuş olmakla yükseklerin yükseğine yükselir. Demek ki Allah’a kavuşmanın, diğer bir tabirle veli olmanın başlangıcı şüpheliden sakınmaktır.

Şüphelinin harama götürebileceği göz önüne alınarak çok dikkatli olmalıdır. Günümüzde pek çok şüpheli mesele vardır ki, müslümanların onları helâl kabul etmesinden korkulur.

Habib-i Hüda s.a.v. hadis-i şerifte buyurur ki:

“Helâl ve haram bellidir. Bir de ikisinin arasında şüpheliler vardır. İnsanlardan birçoğu şüphelileri bilmez. Kim şüpheliden sakınırsa, muhakkak o dinini ve haysiyetini temizlemiştir. Sakınmayan harama düşer.”

Şüphelileri terk etmek kulun imanını kâmil eder. Şüphelileri terk etmeyen şeytanın tuzağına düşer, harama yaklaşır. Haramın küçüğüne yaklaşan kişi, eğer bunu önemsemezse büyük günahlara girer. Böylece kendi kalbini ifsat eder ve cehenneme müstehak olur.

(semerkand-2006 mayıs)
 

Empati

Mayıs 27, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

3d5416gx.jpg

Günümüzdeki önemli sorunlardan biri anlamak ve anlaşılmaktır.

Psikoloji biliminde empati olarak tarif edilen “kendini ötekinin yerine koyma durumu”nu ne kadar yaşayabiliyoruz?

İletişim sorunlarından söz ediyoruz, ilmen iletişim becerileri nasıl geliştirilir açıklıyoruz, ama pratik hayatta bu sorunu aştığımız söylenemez.

Modern hayatta hepimizin neredeyse ortak sorunu anlamak ve anlaşılmak.

Bir çoğumuz tanıklık etmişizdir, biri derdini anlatmaya başladığında, hatta daha cümlesini bitirmeden öteki kendi sorunundan dem vurmaya başlar.

Yani karşısındakini ne yeterince dinleme ne de duygusal olarak anlamaya çalışırız.

Ortaya çıkan tablo, görünüşte iletişim kuran, birbiriyle bolca konuşan insanlar ama dinleyen anlayan yok.

Ötekinin derdini saygıyla dinlemek gerçekten erdemdir.

Dinleyebilen insan başkasını hissen anladığını ve yardım etme arzusu taşıdığını bu davranışıyla daha baştan ortaya koyar.

Duanın insanı rahatlatan yanı esas itibarıyla duanın kabulünden ziyade kişinin onu duyan anlayan yüce bir varlığın olduğuna inanmasıdır.

Hatta bazen derdimizin çaresini bulmaktan öte dinleyen ve anlayan birini bulmak daha öncelikli ihtiyacımız olabilmektedir. Dolayısıyla iletişimin ilk şartı da dinlemesini bilmektir. Bunun için de “konuşurken, dinlerken gözümüzü ne kadar ruh dünyamıza çevirebiliyoruz?” sorusunun cevabı yani iletişim anında davranışlarımıza dair farkındalığımızı sorgulamamız gerekir.

Bazen kendimizi o kadar konuşmaya kaptırırız ki anı, duyguyu ve dokuyu kaçırırız. Bu yönüyle bakıldığında sorunların temelinde aslında “farkındalık” problemi yatmaktadır.

Kişi, duygu, düşünce ve davranışlarına kazanacağı farkındalıkla ne kadar dinleyici olduğunu fark edebileceği gibi ne kadar dinlenildiğini de fark eder.

Empati iletişimi arttırdığı gibi, ilişkileri düzenlemede de birincil unsurdur.
Ötekini anlamaya çalışmadan anlaşılmayı beklemek beyhudedir.

Empati kurmadan yaşanan ilişkiler ancak akıl hocalığı düzeyinde kalır, “ben sana dememiş miydim”den öteye gidemez.

Hepimiz akıl verilmesinden ziyade duygularımıza ortak olunsun isteriz.

Karşımızdakini anladığımızda, anlaşıldığımızı hissettiğimizde ilişkilerimiz samimi ve derin bir hal alabiliyor.

Ayrıca empatik duruş bireyi bencillikten kurtarır.

Zira kişi karşısındakine hassasiyet ve duyarlılık kazanarak sadece kendini hayatın merkezinde görmekten vazgeçerek gözünü ve kulağını diğerlerine de çevirebilir.

Bu yönüyle sadece psikolojik olarak değil, sosyolojik anlamda da empatinin önemi yadsınamaz.

Madem empati;

– dinlemeyi

– duyarlılığı

– samimiyeti

– derinliği

– hoşgörüyü beraberinde getiriyor.

O halde biraz daha empatik olmaya özen gösterelim.

Yasemin UÇAL
Psikolog

BeN!!!!

Mayıs 25, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

25161890dczx8.jpg

Ben…”

Diye sızlanmaya başladığımızda; “ben”in dışındaki her şeyi unuturuz.

Kâinat “ben”den ibaret olur.

Ne kadar önemliyizdir o an…

Ve ne kadar vazgeçilmez!

Topu topu bir hayatlık canımız varken…

Bir hayat…

Doğumla ölüm arasında…

Gittikçe daha hızlı geçen…

Her an bitmeye doğru giden…

Bir hayat…

Ve “Ben” duygusu…

İstediğin kadar “ben” diye sızlan…

Herkes sorar içinden ve asla sezdirmez karşısındakine; “Kimsin sen? Senden bana ne?”

Sahtekâr tebessümler… Sahtekâr dinleyişler…

•••

Sen ilk kandırılan değilsin.

Sen ilk yaralanan değilsin…

Sen ilk yarı yolda bırakılan değilsin…

Sen ilk “ayrılık” yaşayan değilsin…

Sen ilk derde ve belâya düşen değilsin…

Ve sen ilk aşık olan değilsin…

Sen ilk “üzülen” değilsin.

Ve aslında “sen” bir baksan aynaya…

“Ben” bir baksam…

Hiç…

•••

İlk insan ve ilk kandırılan… Kandırılma acısını ondan daha fazla kim yaşamıştır?

Ve bedeli cennetten çıkmak kadar büyük olmuştur? Ve Kabil Habil’i, yani, bir evladı, diğer evladını kıskançlıktan katlederken, kim onun kadar üzülmüştür?

İki türlü evlat acısı… Kim çekmiştir?

Ve evladın Baba’ya güvenmemesi. Ve bir eşin, kocasını yarı yolda bırakması… Nuh Aleyhisselamın imtihanı… Oğlu Kenan’ın gemiye binmemesi… Eşi Vaile’nin kavminin reisine, Nuh Aleyhisselâm’ı çekiştirmesi…

Kim böylesine yaralanmıştır? İhanete uğramıştır?

Ya Hazret-i İbrahim?

Sevgili eşini ve sevgili oğlunu ilâhî bir buyrukla çölün ortasında bırakmak zorunda kalışı…

Hazreti Hacer’in, arkasından “Bizi burada yapayalnız kime bırakıyorsun?” sorusu…

Ama “ilahî bir buyruk” olduğunu öğrendiğinde, tevekkülle teslimi…

Hangi anne bebeğiyle çölün ortasında kalmaya razı olmuştur.

Yapayalnız…

Hangi baba bırakmaya?

Ve kardeşlerin yanlışta birleşip, bir başka kardeşi kuyuya atmaları… Yani ölüme…

Kim Hazreti Yakup kadar hasret çekmiştir.

Kim Hazreti Yusuf kadar meşakkat?

Ve kim Züleyha gibi aşık olmuştur; üstelik yaratılmışların en güzeline…

Ve kim onun gibi mahcup olup, onun gibi kavuşmuştur?

Kim?

Sonra…

Hazret-i Eyyub…

Malını, mülkünü ve evladını bir anda kaybedip…

Derdin, belânın, hastalığın en ağırına…

Kim onun gibi sabretmiştir?

Kim onun sevgili hanımı Rahime gibi, şehirden kovulduklarında yıkılmamış, eşine bakmaya devam etmiştir.

Hangi kadın?

Ve kavminin Hazret-i Musa’ya çektirdikleri?

Her an vazgeçmeleri…

Her an şüphe duymaları…

Her an akıl almaz ve edep dışı isteklerle bunaltmaları…

•••

Ve yaratılmışların en üstünü… En güzeli…

En…

Sevgili Peygamberim…

En çok çile çekeni…

Anlatamam…

•••

Rabbimizin bütün elçileri, bütün sevgilileri, doğmakla ölmek arasındaki kısacık hayatları kurtarmak için gelmişler…

Ve o hayatlara ibret olsun diye acıyı, ihaneti, kandırılmayı, terk edilmeyi, hastalığı, derdi, belâyı yaşamışlar…

“Ben” değil, “hiç” olduğumuzu anlatmışlar…

“Hiç” olunca “sevgili” olunacağını anlatmışlar…

•••

Anlamış mıyız?

•••

Acı, çile, ihanet, ayrılık, aşk, hüzün, hastalık, zarar, ziyan, hasret, felâket…

Anlayalım diye, en zorunu, uygulamalı olarak göstermişler…

Hiç “Ben…” dememişler…

Anlamış mıyız?

Alinti x

AHIT SANDIGI-EBUBEKIR SIFIL

Mayıs 12, 2007 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

AHİT SANDIĞI
Milli Gazete – 31 Mart 2007

Rivayete göre Hz. Musa (a.s), Tur dağından, aldığı vahiylerin yazılı olduğu taş levhalarla geri döndüğünde, İsrailoğulları’nın buzağıya tapındıklarını görmüş ve sinirlenerek taş levhaları elinden yere atmıştı.[1] Bilahare bu kırık levhalar, başka bazı eşyayla birlikte bir sandıkta (tabut) muhafaza edilmeye başladı. Kur’an’da, bu sandığın içindekilerden, “Rabb’inden bir sekinet, Musa ve Harun hanedanının bıraktıklarından kalanlar” diye bahsedilmektedir.[2] “Ahit Sandığı” diye anılan bu sandık, İsrailoğulları için müstesna bir anlam ve öneme sahiptir.

Bu sandığın (tabut) menşei, hususiyeti ve akıbeti  ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.v)’den nakledilen sahih bir rivayetin varlığı bilinmemekle beraber, sahabe ve daha sonraki kuşaklara ait birçok nakil mevcuttur. Abdullah Aydemir bunları, “Ehl-i Kitap’tan nakledilmiş lüzumsuz rivayetler” olarak tavsif etmektedir.[3]

Ahd-i Atik’te, Ahit Sandığı’nın Akasya ağacından yapıldığı ve içinin-dışının altınla kaplı olduğu belirtilmektedir.[4] İçinde On Emir’in yazılı olduğu levhaların bulunduğu bu sandık, (daha sonra içine Kudret Helvası bulunan bir testi ile Hz. Harun (a.s)’ın asası ve Şeriat Kitabı da konmuştur), Süleyman Mabedi’nin içinde kendisi için yapılan ve “kudsü’l-akdes” denen özel bir bölmesinde muhafaza edilmiştir.[5] Ancak Hz. Süleyman sandığı açtırdığında, içinde iki taş levhadan başka bir şey olmadığı görülmüştür.[6]

Bu sandık ellerinde bulunduğu ve gerekli ihtiramı gördüğü sürece İsrailoğulları düşmanlarına hep galip gelmişlerdir. Ne zaman ki ona saygıda kusur etmiş, hürmetini çiğnemişler, o zaman hezimet üstüne hezimet yaşamışlardır. Sonunda Allah Teala onların başına Amalikalılar’ı musallat etmiş, bu kavim İsrailoğulları’nı yenmiş, “ahit sandığı”nı da alıp yanlarında götürmüştü.

Hz. Davud (a.s) zamanında geri alınan Ahit Sandığı, oğlu Hz. Süleyman (a.s) tarafından yapılan Mabed’de kendisi için özel olarak inşa edilen odaya kodu. Kudüs’ü ele geçiren Buhtunnasır (Nebukadnezzar), Süleyman Mabedi’ni tahrip edene kadar (M.Ö. 587) Ahit Sandığı burada muhafaza altında bulunuyordu.

70 yıl süren bu sürgünden sonra Kudüs’e yeniden dönen İsrailoğulları Mabed’i yeniden inşa ederken Ahit Sandığı’nın yerinde olmadığını gördüler. O günden sonra Sandığın nerede olduğu bilinmiyor. M.S. 70 yılındaki Roma işgalinde Mabed’in bir kere daha tahrip edilmesi ise Sandığın akıbeti konusundaki bilinmezliği iyice katmerli hale getirdi.

Ahid Sandığı’nın akıbeti konusunda Talmud’da iki görüş vardır. İlkine göre Babilliler tarafından götürülmüştür. İkinci görüş ise, yaklaşan yıkım ve işgali önceden sezen Kral Yoşiah tarafından saklanmıştır.[7] M.S. 70 yılındaki Roma işgali sırasında da Ahit Sandığı’nı korumakla görevli Levililer tarafından, Mabed’in gizli bölmelerinden birinde saklandığı şeklinde bir inanç da mevcuttur.

Bugün Mescid-i Aksa’nın altında yapılan kazı çalışmalarının bir amacı Süleyman Mabedi’ni ortaya çıkarmaksa, diğer amacı da Levililer’in sakladığı gizli bölmenin keşfiyle Ahit sandığının bulunduğu yere ulaşmak, böylece Mesih’in gelişiyle birlikte başlayacak olan Yahudi yeryüzü hakimiyetini taçlandırmaktır.

[1] el-Kurtubî, el-Câmi’, III, 236.

[2] 2/el-Bakara, 248.

[3] Tefsirde İsrailiyat, 204.

[4] Çıkış, 25/10-21.

[5] Çıkış, 16/34, Sayılar, 17/10, Tensiye, 31/26.

[6] Birinci Krallar, 8/9.

[7] http://www.sevivon.com/tarih/tbakis_no22.asp.

AHİT SANDIĞI

Rivayete göre Hz. Musa (a.s), Tur dağından, aldığı vahiylerin yazılı olduğu taş levhalarla geri döndüğünde, İsrailoğulları’nın buzağıya tapındıklarını görmüş ve sinirlenerek taş levhaları elinden yere atmıştı.[1] Bilahare bu kırık levhalar, başka bazı eşyayla birlikte bir sandıkta (tabut) muhafaza edilmeye başladı. Kur’an’da, bu sandığın içindekilerden, “Rabb’inden bir sekinet, Musa ve Harun hanedanının bıraktıklarından kalanlar” diye bahsedilmektedir.[2] “Ahit Sandığı” diye anılan bu sandık, İsrailoğulları için müstesna bir anlam ve öneme sahiptir.

Bu sandığın (tabut) menşei, hususiyeti ve akıbeti  ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.v)’den nakledilen sahih bir rivayetin varlığı bilinmemekle beraber, sahabe ve daha sonraki kuşaklara ait birçok nakil mevcuttur. Abdullah Aydemir bunları, “Ehl-i Kitap’tan nakledilmiş lüzumsuz rivayetler” olarak tavsif etmektedir.[3]

Ahd-i Atik’te, Ahit Sandığı’nın Akasya ağacından yapıldığı ve içinin-dışının altınla kaplı olduğu belirtilmektedir.[4] İçinde On Emir’in yazılı olduğu levhaların bulunduğu bu sandık, (daha sonra içine Kudret Helvası bulunan bir testi ile Hz. Harun (a.s)’ın asası ve Şeriat Kitabı da konmuştur), Süleyman Mabedi’nin içinde kendisi için yapılan ve “kudsü’l-akdes” denen özel bir bölmesinde muhafaza edilmiştir.[5] Ancak Hz. Süleyman sandığı açtırdığında, içinde iki taş levhadan başka bir şey olmadığı görülmüştür.[6]

Bu sandık ellerinde bulunduğu ve gerekli ihtiramı gördüğü sürece İsrailoğulları düşmanlarına hep galip gelmişlerdir. Ne zaman ki ona saygıda kusur etmiş, hürmetini çiğnemişler, o zaman hezimet üstüne hezimet yaşamışlardır. Sonunda Allah Teala onların başına Amalikalılar’ı musallat etmiş, bu kavim İsrailoğulları’nı yenmiş, “ahit sandığı”nı da alıp yanlarında götürmüştü.

Hz. Davud (a.s) zamanında geri alınan Ahit Sandığı, oğlu Hz. Süleyman (a.s) tarafından yapılan Mabed’de kendisi için özel olarak inşa edilen odaya kodu. Kudüs’ü ele geçiren Buhtunnasır (Nebukadnezzar), Süleyman Mabedi’ni tahrip edene kadar (M.Ö. 587) Ahit Sandığı burada muhafaza altında bulunuyordu.

70 yıl süren bu sürgünden sonra Kudüs’e yeniden dönen İsrailoğulları Mabed’i yeniden inşa ederken Ahit Sandığı’nın yerinde olmadığını gördüler. O günden sonra Sandığın nerede olduğu bilinmiyor. M.S. 70 yılındaki Roma işgalinde Mabed’in bir kere daha tahrip edilmesi ise Sandığın akıbeti konusundaki bilinmezliği iyice katmerli hale getirdi.

Ahid Sandığı’nın akıbeti konusunda Talmud’da iki görüş vardır. İlkine göre Babilliler tarafından götürülmüştür. İkinci görüş ise, yaklaşan yıkım ve işgali önceden sezen Kral Yoşiah tarafından saklanmıştır.[7] M.S. 70 yılındaki Roma işgali sırasında da Ahit Sandığı’nı korumakla görevli Levililer tarafından, Mabed’in gizli bölmelerinden birinde saklandığı şeklinde bir inanç da mevcuttur.

Bugün Mescid-i Aksa’nın altında yapılan kazı çalışmalarının bir amacı Süleyman Mabedi’ni ortaya çıkarmaksa, diğer amacı da Levililer’in sakladığı gizli bölmenin keşfiyle Ahit sandığının bulunduğu yere ulaşmak, böylece Mesih’in gelişiyle birlikte başlayacak olan Yahudi yeryüzü hakimiyetini taçlandırmaktır.

[1] el-Kurtubî, el-Câmi’, III, 236.

[2] 2/el-Bakara, 248.

[3] Tefsirde İsrailiyat, 204.

[4] Çıkış, 25/10-21.

[5] Çıkış, 16/34, Sayılar, 17/10, Tensiye, 31/26.

[6] Birinci Krallar, 8/9.

[7] http://www.sevivon.com/tarih/tbakis_no22.asp.