Arşivler

Ocak 2008 ayı için tüm yazılar

AŞURE TARİFİ-AŞURE NASIL YAPILIR?

Ocak 18, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

MALZEMELER;

  • 1,5 su bardağı aşurelik buğday
  • yarım su bardağı nohut
  • yarım su bardağı kurufasulye
  • yarım su bardağı kuru üzüm
  • 10-15 adet kuru kayısı
  • 1 su bardağı yer fıstığı
  • 7-8 adet kuru incir (ben evdekiler yemediği için tercih etmiyorum)
  • 1 adet elma
  • 2 su bardağı şeker
  • tuz
  • 1 su bardağı iri çekilmiş ceviz yada fındık içi
  • tarçın

YAPILIŞI;

  1. Nohut ve kuru fasulyeyi 1 gece önceden aynı kapta ıslatın. Daha
    sonra suyunu süzüp, düdüklü tencereye aktarın. Üzerini iki parmak
    geçecek şekilde soğuk su ilave edip 30-35 dakika kadar kaynatın.
  2. Buğdayları güzelce yıkadıktan sonra suyunu süzün. Sıcak su ile
    akşamdan ıslatın. Bir tencereye aktarın. Buğdayların üzerine dört
    parmak geçecek şekilde soğuk su ile yumuşayana kadar kaynatın.
  3. Kayısı, üzüm ve inciri güzelce çöplerini ayıklayın ve yıkaın.
    Kayısılar ı tavla zarı büyüklüğünde doğrayın. Bir tencereye kayısı ve
    üzümleri aktarın ve bunların üzerlerini iki parmak geçen soğuk su ile
    10-15 dakika kadar kaynatın.
  4. Büyükce bir tencereye kaynatılmış nohut ve fasulyeyi, buğdayı ve
    kuru meyvaları sularıyla beraber aktarın. Suyu yeterli değilse
    yeterince kaynamış su ilave edin.( baklagillere sonradan ilave edilen
    soğuk su sertleştirir.Ben sulu yapyorum. Sebebi aşure piştikten 1 saat
    kadar sonra katılaşmaya başlıyor. Ayrıca biz sulu seviyoruz.)
  5. Tencerenin altını orta hararetli ateşe getirin. Kaynamaya
    başlayınca şekerini ilave edin. Şekerin mikaterını kendi damak
    zevkinize göre ayarlayabilirdiniz.)10-15 dakika kadar daha kaynatın.
  6. Altını kapatın. Tavla zarı büyüklüğünde doğranmış elmaları,
    incirleri ve yer fıstığını ilave edin. Bir çimdik tuz katın ve
    karıştırın. (koyu kıvamlı bir aşure isteyenler bu noktada 1 su
    bardağısoğuk su ile inceltilmiş 1 çorba kaşığınışasta ilave
    edebilirler)
  7. Tarçın ve cevizi servis tabaklarına koyduktan sonra üzerine serpin. Eğer cevizi tencereye karıştırırsanız aşureniz kararır.

Aşure ay’ ı geldi.. Bolluğu, bereketi ve paylaşımı çağrıştıran bir tatlıdır aşure.. tatlıların en şahıdır, en güzelidir ve ana malzemesi buğdaydır..

Hicrî takvimin ilk ayı olarak kabul edilirken, muharremin 10. günü ise aşure günü olarak kutlanır.. Kurban bayramından sonra gelen muharrem ay’ ının 10. günü pişirilip dağıtılır..
”Aşere ” sözcüğü arapçada 10 anlamına geliyormuş. İnanışa göre büyük tufanda Nuh peygamber ve yanındakiler gemiden 10 muharrem’de çıkmışlar. Karınlarını doyurmak için de gemide ne varsa arta kalanlardan bir güzel yemek pişirmişler.. Ve çok lezzetli bir şey çıkmış ortaya.. bize de bunu devam ettirmek kalmış..

Aşureye eski İstanbul evleride enaz yedi çeşit erzak konurmuş.. bazıları da kırk çeşit koyuyormuş ve kırkı tamamlayamayanlar da bir kaşık bal koyuyorlarmış nasıl olsa arılar kırk çeşit çiçegin tozunu almıştır diye..

Aşure piştikten sonra.. dagıtmadan önce, tencerenin önünde bir yasin suresi ve bir mülk suresi okunur.. Bir tabaga alınan ilk aşure dışarı gönderilmez, bereket getirsin diye evde alıkoyulur.

Eski bir Osmanlı gelenegine göre, pişirilen aşureden ilk kaşıga bakla tanesi isabet ederse..
bunu pek çok kimse ” bereket getirir ” diye ayırır.. siler, para kesesine koyarmış.
Bakla tanesi bir yıl kesede kaldıktan sonra, hükmü geçmiş sayılırmış..

Bugün evimize yiyecek maddeler alındıgında berektimizin de bol olacagı hadisi şeriflerde de geçmektedir..

Nasihatler.net

Aciz

DİLİN AFETLERİ

Ocak 16, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
doruyayaknszlerfd9.jpg
“İnsanoğlu dilinin altında gizlidir;

Şu dil, can kapısının perdesidir.

Yel perdeyi kaldırdı mı, evin içinde ne var, belirir bize.

O evde inci mi var, buğday mı,

Evin içi altın hazinesi mi, yoksa yılanlarla, akreplerle mi dolu?

Yoksa içeride define mi var da kıyısında yılan bekliyor?

Çünkü altın definesi de bekçisiz olmaz ya.”

Mevlâna

DİLİN AFETLERİ

Büyükler “İnsanoğlunun hayatta başına ne geldiyse dilinden gelmiştir.”derler. Ve dil konusunda gayet dikkat çekici sözler sarf etmişlerdir. Yunus Emre, ağızdan çıkan sözlerin nelere mal olacağını da şu güzel sözle ifade etmiştir.

“Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz”

İbnu Abdullah nakletti;”Ey Allah`ın Resulü” dedim, “uyacağım bir amel tavsiye et bana!” Şu cevabı verdi: “Rabbim Allah`tır de, sonra doğru ol!” “Ey Allah`ın Resulü” dedim tekrar, “Benim hakkımda en çok korktuğunuz şey nedir?” Eliyle dilini tutup sonra: “İşte şu!” buyurdu.(kütübü site 5909)

Başka bir hadisi şerifte de dilin (söylenen sözün) insanoğlunun akıbetini (cennet ya da cehennem olacağını) belirleyici bir unsur olduğuna işaret edilmiştir.

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Kul (bazen), Allah`ın rızasına uygun olan bir kelamı, ehemmiyet vermeksizin sarf eder de Allah onun sebebiyle cennetteki derecesini yükseltir. Yine kul (bazen) Allah`ın hoşnutsuzluğuna sebep olan bir kelimeyi ehemmiyet vermeksizin sarf eder de Allah, o sebeple onu cehennemde yetmiş yıllık aşağıya atar.”(kütübü site 5913)

Dil hakkında atalarımız “Dilim Dilim, ettin beni dilim dilim” buyurmakla dilin insanın başına türlü işler açabileceğine işaret etmişlerdir.

Resulullah (sav) da yine şu uyarıda bulunmuştur;

Ebu Sa’idi’l-Hudri radıyallahu anh, Resulullah aleyhissalâtu vesselâm’dan anlatıyor:

“Ademoğlu sabaha erdimi, bütün azaları, dile temenna edip: “Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zira biz sana tabiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikamette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!” derler.” (Tirmizi, Zühd 61, (2409).(kütübü sitte 5872)

İnsanlar mademki ağızlarından çıkan söz vesilesiyle bu kadar töhmet ve sıkıntı altına girmektedir. O zaman söylenecek sözler “kırk ölçülüp, bir biçilmelidir” Eğer neticesi hoş olmayacak şeylere sebebiyet verecekse; o sözün söylenmemesi daha iyidir.

Hz Sadi’nin dediği gibi“Söylenmediği müddetçe söze sen hâkimsin. Bir kere söylendi mi, o sana hâkim olur.”

Söylenecek söz vardır telafisi mümkün olmayan, nice ocaklar yıkan, canlar alan, türküler yakılan “dil yarası derin olur, çare bulunmaz” diye…

Dilin afetlerini anlamak adına, söylenecek sözlerin insan gönlünde yapacağı tahribatı şu söz ne güzel ifade eder “Bak; şu çeşmenin tası yok, kırma insan kalbini; yapacak ustası yok”

“Ağızdan çıkan söz bil ki, yaydan fırlayan ok gibidir. O Ok gittiği yerden geri dönmez. Seli baştan bağlamak gerek.” (Hz. Mevlana)

Aslında ağızdan çıkan her söz, sahibinin karakter yapısını, kişiliğini de ele verir;

“Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır.” (Ataullah İskenderi)

Halk arsında sıkça kullanılan bir söz vardır “bakma onun kötü söylemesine, kalbi temizdir” Bu sözün ne kadar yanlış olduğunu Hazreti Mevlana’nın şu

sözünden anlıyoruz. “Bal küpünden sirke taşmaz” Bu ifadeyle, ağızdan çıkan sözün; o kişinin kalbindeki duygu ve düşüncelerini, açığa çıkardığı anlaşılmaktadır.

Mademki; “söz; özün tercümanıdır” O halde, dilin afetlerinden korunmanın yolu da; “özü(kalbi) temizlemektir”

Rabbim dilimize mahkum etmesin malayani sözlerden beri eylesin cümlemizi inş.(amin)

BAL TEFSİRİ

Ocak 16, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
socherednajapodborochkawd0.jpg
BAL TEFSİRİ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Kema salleyte ala İbrahime ve ala ali İbrahim. İnneke hamidün mecid.

Allahümme barik ala Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Kema barekte ala İbrahime ve ala ali İbrahim.

İnneke hamidün mecid.

Hazreti Ali (Kerremallahu Vecheh) bir gün gazadan hanesine geldiğinde, Hz. Ebubekir Sıddık (Allah Ondan Razı Olsun), Hz Ömer El Faruk (Allah Ondan Razı Olsun), Hz. Osman Zinnureyn (Allah Ondan Razı Olsun) gelerek Hz. Ali’ye “Gazan mübarek olsun EY ALLAHIN ARSLANI” dediler. Hz. Fatımatüz-Zehra (Allah Ondan Razı Olsun) onlara ikramen kalaylı bir tas içinde bal getirdi. Balın üzerinde ince bir kıl vardı. Hz. Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) kılı almak üzere davrandı. Hz. Ömer (Allah Ondan Razı Olsun) da kılı aldırmadı ve dedi ki: Bizler Hazreti Zişanın vezirleriyiz. Belki Fatimetüz-Zehra bizleri tecrübe için bu kılı koymuştur. Aramızda bu kıl hakkında üçer tevil edelim.

“Münasip değil mi?” dedi ve sonra;

Hz. Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) şöyle buyurdular:

Namaz kılanın kalbi nurludur bu tastan.

Dünya endişesini gönlüne getirmeden namaz kılmak tatlıdır bu baldan

Namazı tadili erkan üzere (sünnetlere dikkat ederek) kılmak incedir bu kıldan.

Müteakiben Hz. Ömer El Faruk şöyle buyurdular:

Misafiri seven hane sahibinin kalbi nurludur bu tastan.

Misafirlere ikram etmek ve gönlünü almak tatlıdır bu baldan.

Misafirin kalbi incedir bu kıldan.

Hz. Osman da söyle yorumladı:

Alimlerin kalbi nurludur bu tastan.

Alimlerle sohbet etmek ve onları dinlemek tatlıdır bu baldan.

Kur’an-ı Kerim’e mana vermek incedir bu kıldan.

Hz Ali Efendimiz de söyle bir açıklama da bulundu:

Gazaya giden gazilerin kalbi nurludur ba tastan.

Cihat edip al kanlara boyanıp kafirlerle cenk etmek tatlıdır bu baldan.

Üzerine kul hakkı geçirmeden, haram yemeden hanesine dönmek incedir bu kıldan.

Sonra Hz. Fatıma validemiz de bir yorumda bulundular:

Erkeğini hoşnut eden kadınların kalbi nurludur bu tastan.

Erine cefa etmeyip güzelce geçinip, kendinden razı etmek tatlıdır bu baldan.

Kocasının hakkını yerine getirmek incedir bu kıldan.

Sonra Hz. Peygamber Efendimiz de bu sohbete iştirak ederek şöyle tevil buyurdular:

Benim ümmetimin kalbi nurludur bu tastan.

Kevser şarabı tatlıdır bu baldan.

Şeriatımız (benim yolumdan gitmek) incedir bu kıldan.

Bu sohbete, neş’e veren CENAB-I RABBİLALEMİN, Cebrail Aleyhisselam’ı göndererek buyurdu ki:

Senin nübüvvet nurun nurludur bu tastan.

Yarın kıyamet günü mahşer yerinde ümmetine şefaat etmen tatlıdır bu baldan.

Sırat köprüsü incedir bu kıldan.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek ellerini kaldırıp:

“Ya Rabbi, bu bal tefsirini okuyana,dinleyene ikiyüz peygamber sevabı isterim ve senden dilerim,”diye dua ettiler. Cihar Yar-i Güzin Efendilerimiz de “Amin” dediler.

Cenab-ı Allah’dan şöyle nida geldi:

“Ya Habibim! Senin ümmetinden her kim bu Bal Tefsirini üzerinde taşır, okur, okutur, yazar, yazdırır ve din kardeşlerine hediye ederse İzzet ve Celalim hakkı için ben de o kuluma ikiyüz peygamber sevabı veririm,” diye buyurdular.

Peygamber Efendimiz de dedi ki: “Benim ümmetimden her kim bu bal tefsirini kendisine evrad edinip üzerinde taşır, her gün okur veya dinlerse, ve burda bahsedilen ahlaklarla ahlaklanmaya çalışısa katiyyen dünya darlığı görmez; fakru zarurete düşmez; ölürken hüsnü şehadetle ölür; ahirete iman ile gider ve gelecek kaza ve musıbetlerden kendisini Cenab-ı Hak muhafaza eder.”

Bütün enbiya-i mürselin, evliyayı sadıkın, ehli iman, ehli irfan ve ehli aşkın ruhları için, Habibi Kiram Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (Allah Ondan Razı Olsun)’in yüzü suyu hürmetine ve Allah rıza-i şerifi için LİLLAHİL FATİHA.

***

Yunus der ki:

Mumsuz baldır şeriat

Tortusuz yağdır tarikat

Dost içün balı yağa

Pes niçün katmayalar

Sırat kıldan incedir

Kılıçtan keskincedir

Varıp onun üstüne

Evler kurasım gelir

Yunus ne hoş demişsin

Bal u şeker yemişsin

Ballar balını buldum

Kovanım yağma olsun

Tasavvufun Tarifi

Ocak 12, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

7.jpg

Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir.

Tasavvuf hâl isi oldugu için, yasayan bilir, tarif ile anlasilmaz.

Tasavvuf ilmi, kalb ile yapilmasi ve sakinilmasi gereken seyleri ve kalbin,
ruhun temizlenmesi yollarini ögretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmistir. Birkaçi söyle:

Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarindan kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip,
iyi huylarla doldurmak demektir.

Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapismak ve bid’atlerden kaçmaktir.

Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayirli islerin hakiki ve
kusursuz olmasidir. Allahü teâlânin lütuf ve ihsani ile daha yükseklere çikanlar da olur.

Tasavvuf, fâni olan her seyden yüz çevirip, baki olana baglanmaktir.

Tasavvuf, Islam ahlaki ile süslenmektir.

Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.

Tasavvuf, bastan basa edeptir, tamamen edepten ibarettir.

Tasavvuf, kadere rizadir.

Tasavvuf, Hak teâlâya inkiyaddir, kayitsiz sartsiz teslimiyettir.

Tasavvuf, emeli birakip amele devam etmektir.

Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktir.

Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek degildir.
Bunlari yapmak her insanin kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanlari incitmemektir.
Bunu yapan, vasil olmus, yani maksada kavusmustur.

Tasavvuf, insani, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karsi gereken
güzel ahlaka kavusturan yoldur. Insana bu yolu mürsid-i kâmil ögretir.

Tasavvuf, her sözünde, her isinde, dine yapismaktir.

Tasavvuf, izdirap çekmektir. Sükun ve rahatlikta, tasavvuf olmaz.
Yani, asikin masuku aramaya çalismasi, masuktan baskasi ile rahat etmemesi gerekir.

Tasavvuf, Resulullahin mübarek kalbinden çikip, evliyanin kalblerine gelen bilgilerdir.

Tasavvuf, kendi nefsinin ayiplarini, kusurlarini anlamaktir ve dine uymakta kolaylik ve
lezzet hasil olmaktir ve gizli olan sirkten, küfürden kurtulmaktir.

Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.

Tasavvuf, Allahü teâlâyi, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i seriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâyi görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]

(Bir kimse, iki salih komsusundan nasil utaniyorsa, gece gündüz, kendisi ile beraber olan
iki melekten de öyle utanmalidir!) [Beyheki]

Allahü teâlânin gördügüne inanan, Onun begenmedigi bir seyi yapabilir mi?
Yanindaki iki melegin, günah ve sevaplari tespit etmekle görevli oldugunu yakînen bilen kimse,
kötü isler yapabilir mi?

Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapilmistir. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir.
Yani çok önemli isi, önemli isten önce yapmaktir.

Aglayan bir kimse görsek, hangi üzücü seyin bu kimseyi aglattigini bilemeyiz.
Eger ayagina diken battigi için agliyorsa, diken bize batmadigi için, ona verdigi izdirabi
anlayamayiz. Bir delinin, ne için güldügünü bilemeyiz. (Sunun için gülüyorum) dese bile,
o hadise deliye tesir ettigi gibi bize tesir etmez. Asigin hâli bir baskadir.
Tasavvuf da böyle bir hâl isi oldugu için biz bilemeyiz.

” Tasavvuf, ebedî saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Tasavvufu kâlden ziyade bir hâl ilmi olarak da ifade edebiliriz. Her ilim gibi tasavvuf ilminin de tarifi yapılmıştır. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı olarak, mutasavvıflarca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Bu tariflerin, her sofînin işgal ettiği makama göre yapıldığını gözden uzak tutmamak gerekir.

MA’RÛF EL-KERHî:

“Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır.1
Gerçekleri almak, hak ve hakikat olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahî hakikatleri edinmeye çalışmaktır.

“Tasavvuf, eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terketmektir.”

Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl istifade edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen evsaftan bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.

SERİYY-Î SAKATî:

“Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir: 1) Marifetin nûru vera’ın nûrunu söndürmez, 2) Kitab ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz, 3) Kerametleri kendisini, Allah’ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.2

Tarikatte ilim

Bu üç maddeyi açıklayalım:

1) İlim ve takvâ: Meşhur büyük mürşidlerin hemen hepsi, tarikat yolunda ilmi öne almışlardır. Çünkü ilimsiz yola çıkılmaz; çıkan yolu sapıtabilir. İlim, öncünün elindeki en kuvvetli ışıktır. İlimsiz amel hederdir. Ümmî urefânın bilgileri de ilimdir.

“Allah, cahili asla velî edinmez” buyurulmuş. Ancak bu ilmin amel ile tezyini icab eder. Hatta mutlak amel değil, takvaya mukarin olan amel, amel-i salihdir. Cenab-ı Hak nazm-ı celîlinde, mealen:

“Kulları arasında ancak alim ve arif olanlar Allah’ı haşyetle ta’zim ederler”3 buyurmuştur.

Tarikatte irfan

İrfan da ilmin bir koludur ki, tarik erbabı arasında derecesi ilmin fevkindedir. İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım hakikatler, seziş, feraset, keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir.

Kıymetli profesörlerimizden merhum Necati Logal’in dediği gibi, şarkın ikinci Mevlana’sı olan, büyük mutasavvıf alim, “Rûhu’l Beyan” tefsirinin sahibi, Bursalı İsmail Hakkı hazretleri “Kenz-i Mahfî” adıyla te’lif etmiş olduğu eserinin başında, meşhur olan “Küntü kenzen mahfiyyen”4 vedzesi için.

“…Hadis-i menkûl gerçi inde’l-huffâz sabit değildir. Nitekim İmam Süyûti “Dürer-i Münteşire” nam kitabında “la asle lehu” demiştir. Feemmâ inde’l-mükaşifîn hadîs sahihdir. Zira huffâz sened ile naklederler; mükaşifûn ise fem-i Nebevî’den bizzat ahzedip söylerler ve bir nesnenin sened-i mâlûmu olmamaktan fî nefsi’l-emr adem-i sübûtu lazım gelmez; belki keşf-i sahih ile olacak esah olur. Zira kaşifte vehim ve hayal olmaz, belki iyan-ı tam ve hakka’l-yakîn olur ve ilhamat ve varidat mu’tekidlere göre hüccet olmak kafidir. Gerekse ehl-i zahire göre burhan olmasın. Zira onlar huffâş gibidir ki afitâb-ı rûşeni göremez ve ayne’l-yakîn nedir bilmez. Pes bizim muhabbetimiz o makûle ile değildir ve bazı kütüb-i mu’teberede gelir ki:

“Davud aleyhisselam şöyle söyledi:

“Ya Rabbi! Mahlûkatı niçin yarattın?”

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi murad ettim.”

“Yani Hazret-i Davud aleyhisselam münacaatında sırr-ı halktan, yani icaddan sual edicek Cenab-ı Kibriya’dan kelam-ı mezkur varid oldu. Pes bu kelam fi’l-asl ehadis-i kudsiyye-i Davudiyye’den olmuş olur…”5 deyip, vecizeyi tefsir ve izah buyurarak küçük bir kitab haline getirmiştir.

Kitab ve sünnetten ayrılmamak

2) Kitab ve sünnetten ayrılmamak: Bir mutasavvıfın Kitab ve Sünnet dışı söz ve hareketi, kendisi hakkında şüphe uyandıracağı gibi, mensup olduğu tariki de zan altında bırakır. Her ne kadar kat’î naslar haricinde teferruat-ı mesâilde, muhtelif ehl-i sünnet ictihadlarıyla amel eden erbab-ı tasavvuf, zâhir ulemâsı gibi muhtardır. Sofî, bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve sünnetin zahirine muhalif bir söz söylemez.

3) Kendisine münkeşif olan hakâyıkı her zaman, herkese, her yerde açıklamaz; zamanını yerini ve adamını bilir.

EBÛ HAFS EL-HADÂD:

“Tasavvuf tamamen edebden ibarettir”.6

Tasavvuf edeb-i Muhammedi’dir ki, sîret-i nebeviyye ile tahallük etmektir. Bu ef’ali de, ahvali de câmi’dir.

“Edeb İlahî nurdan bir taçtır ki, onu başına geçirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin”.

Edebin gerek tarifi, gerek izahı babında pek çok söz söylenmiştir; ileride bunlara tesadüf edilecektir .

Bu çok şümûllü vasf-ı umumînin en yüksek mertebesi şu iki beyitte tecelli eder:

“Bir kısım evliya tanırım ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile meşguldürler. O yüce şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek için teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir.”

Bu babda Hafız Şirâzî’nin beyti çok ârifânedir:

“İhtiyaç içindeyiz ve birşey istemiyoruz. Kerim-i Müteal huzurunda istemeye ne lüzum var”.

Hind’in meşhur şairi Feyzi Hindî de:

“Madem ki bizim ihtiyaçlarımızı kendisi biliyor, o halde duaya ne hacet var? Allah Allah!” diyerek hayretini izhar ediyor. Zira kullar evâmir ve hikmet-i rabbâniyeyi idrakten acizdirler.

Fakat bununla beraber, acaba neden: “Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin. Size icabet edeyim, duanızı kabul edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakir cehenneme gireceklerdir”7 buyurulmuştur.

Biz de, şair Ziya Paşa ile hemzeban olalım:

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazû o kadar sıkleti çekmez.

Ölünceye kadar kulluk et

Bazıları bu ve emsali beyitleri izahda “duaya ve ibadete hacet yoktur” diye manalandırırlar. Biz kimseyi dalalete delalet veya nisbet etmek istemeyiz. Ancak kendilerini vahdet-i vücüd felsefesini benimsemiş zanneden vahdet-i vücudçular, böyle beyitlere ve cümlelere yukarıdaki manayı vererek, teklifi ıskat etmiş olurlar ki bu, umumî manada hatimlerin: “Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn gelinceye (ölünceye) kadar Rabbine kulluk et”8 ayet-i kerimesindeki ölüm ile vukubulacak olan yakîni, hayatta idrake karîn olacak yakîn ile te’vil etmelerine benzer. Yani “Ölünceye kadar Rabbine ibadet et” manasını, “Hakk’a yakîn peyda edinceye, yani manen yükselip olgunlaşıncaya kadar ibadet et” yollu te’vil ederler ki, bu hüküm daha hayatta iken tekâliften kurtulmak için kaçamak yoludur.

Bunlar: “O’nda, kitabın temeli olan kesin manalı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli manalıdırlar (müteşabih ayetlerdir). Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için, onların müteşabih olanlarına uyarlar…”9 ayet-i kerimesindeki hükme müstehak olurlar.

EBÛ’L-HÜSEYİN EN-NURİ:

“Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez. Tasavvuf, Hakk’ın ahlakıyla mütehallî olmaktır.”10

“Biz dahi alırdık, otuza kırka”

Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: “Allah’ın ahlakı ve Resülüllah’ın ahlakı ile ahlaklanınız”11 hadis-i şerifi mantûkunca Allah’ın ve resûlünün sıfatları ile ittisâfâ çalışmaktır.

Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka.
12

“Tasavvuf, hürriyet, kerem, merâsimi terk ve cömertliktir.”13

Tasavvuf, kerem ve cömertliktir, yoksa kuyûd ve merasim değildir. Sofî, elinde bulunan nimetten başkasının istifadesini düşünen adamdır. Şeyh Sa’di:

“insanın şeref ve haysiyeti, lütuf ve keremi, ihsan ve atâsıyla, sehâsıyla ölçülür; insanlığı da Hakk’a şükretmesiyle, yani umumî manada ibadetiyle anlaşılır. Kendisinde bu iki haslet olmayan kimsenin yokluğu, varlığına müreccahdır”.

“Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile, Hak’tan nasibini istemektir”.

Emeller ve elemler

Tasavvuf, kendi isteklerini bırakıp, Hakk’ın takdirine razı olmaktır. Çünkü insanın emellerinin sonu yoktur, birini elde etse, gönlü diğerine takılır. Bu suretle de kalb Hak’tan cüdâ kalır. Bundan dolayı emele, elem bozuntusu demişlerdir.

Her emel tahakkukuna kadar insana elem verir. Her emelin nihayeti, başka bir emelin bidâyetidir. Bu suretle emel silsilesi ölünceye kadar devam eder. Emeller terkedilince, Hakk’a bağlanılmış olur. Emelin terki dünyayı, işi gücü matıyye-i nefsi, yani vücudu, nefsini ihmal etmek demek değildir. Hayatın tabiî icaptan hiçbir zaman terk edilemez. Eldeki nimete şükrü bırakıp, daha fazlasını istemek, emel peşinden koşmaktır. Eğer eldekine hakkıyla şükür edilse Cenab-ı Hak nimetini artıracağını beyan buyuruyor:

“Rabbiniz: Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını artıracağım; nankörlük ederseniz, bilin ki azabım pek çetindir, diye bildirmişti”.14

Şükür nasıl yapılır?

Şükrün ne olduğunu iyi bilmek lazımdır. Yemek yiyip, bittikten sonra “Ya Rabbi şükür el-hamdülillah” demekle şükür ifa edilmiş olmaz. “Şükür odur ki, her aza ne için yaratılmış ise, ona sarfetmektir”.15

Her nimetin şükrü kendi cinsiyle eda edilir. Nasıl ki zekat vermek, sadaka vermek yani maddeten yardım yaparak iyilik etmek suretiyle servetin şükrü eda edilirse, bir sofrada kendini ve aile efradını doyuracak bir kap yemeğin yerine, mesela üç kap yemek yer ve bir kap yemeği bulamayan yakını, komşusu veya tanıdığını düşünmez, onları doyurmaya çalışmaz, gece sabahlara kadar ve iki yemek arasında ağzıyla binlerce defa “Ya Rabbi şükür” dese, hiçbir zaman şükrünü eda etmiş olmaz. Her öğün etini, sebzesini, tatlısını Hakk’ın lütfuyla te’min etmiş olan kimse, eğer takva yolunda yaşamak ve bir amel-i salih icra etmek ve cemiyete karşı sorumluluğundan kurtulmak istiyorsa, bir gün et, bir gün sebze, bir gün tatlı yiyerek, diğer iki nimeti münavebe ile ihtiyaç sahiblerine yedirecektir.

Bunu, Hakk’ın rızası için yapmak en büyük sofuluktur. Böyle yapan: “Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği, yoksula, öksüze ve esire yedirirler”16 ayet-i kerimesinin sırrına mazhar olur ve: “Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri şeyin arıdından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir”17 saffında bulunanlar arasına girer ki, işte evliyâullah bu zümreye dahil olanlardır.


 

Hicri yılbaşı, Muharrem ayı ve Aşure günü

Ocak 11, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

121vm0.jpg

10 Ocak 2008 / 1 Muharrem 1429 Tarihinde Yeni bir seneye ve Muharrem Ayı’na giriyoruz inşaallah..Hepiniz ve hepimiz için

iman, sıhhat, huzur, hayırlar ve mutluluk dolu

bereketli bir sene, bereketli bir ay

duası ile…

MUHARREM AYI VE AŞURE

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)

Hz. Âişe’nın belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
“Bu ne orucudur?” diye sordu.
Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buhari, Savm: 69.

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.

Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir:

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.(5)

Yine Tirmizi�de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”(6)
“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur�(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşure Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bîr hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2:116.
HANIMLAR.COM