Arşivler

Nisan 2010 ayı için tüm yazılar

Gavs-i Sani ks. Hz.nin nefis hakkindaki sözleri

Nisan 15, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı



Nefs düşmandır, Düşman düşmana acımaz, düşmanda hiçbir zaman hayır istemez.daima kötülüğü ister. Allahu teala buyurduki- “inne nefse le emmaretun bis’sui”Yusuf 53
Nefsi emare daima kötülüğü emr eder.

Şeytan ve nefs çok büyük düşmandır. Kedi nasıl fareyi delikten gözetiyor nefes bile almıyor,ses çıkarmıyor fare kendisini bilmesin çıksın diye şeytan ve nefiste öyledir.şeytanda aynı kedi gibi nerede nokta görürse oradan vurur.

Şeytanı kandıran nefistir. Allah Teala şeytana Adem’e (a.s) secde et diye emretti, hemen nefis devreye girip, hayır sen daha kıymetli maddeden yaratıldın ,o çamurdan yaratıldı; sen nasıl ona secde ediyorsun diye onu emre itaatten alıkoydu ve helak etti.

Bu tarikatı nakşibendiyenin gayesi cihadtır… En büyük cihad nefs ve şeytan… ilk önce insanın kendi nefsine dikkat etmesi gerekir.

Şeytan kurt gibidir en ufak bir sesten korkar kaçar, şeytan Allah zikir edilince orada duramaz siner kaçar, ama nefis öyle değildir.
Bu kapıda kişinin ne kadar hizmet ettiğine değil nefsinin ne durumda olduğuna bakılır.”
Baskalarına hizmet etmek isteyenler, kendilerini ıslah etsin yeter.
Çünkü nefsini ıslah eden kimse baskalarına fayda verebilir ve güzel şeyleri temsil edebilir.

Sadat-ı Kiram,nefislerini ıslah edip güzel ahlakı elde ettikleri için Allah yolunda insanlara büyük fayda vermişlerdir.
En büyük hizmet,güzel ahlaklı ve edepli bir insan olmaktır…

İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir.
Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur’an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.?

alıntıdır.

www.bilvanis.net

Reklamlar

Ölen bir müslümanin namaz ve oruc borclari nasil ödenir

Nisan 13, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Oruç ve namaz gibi ibadetler mükellef olan her Müslümanın yapması gereken şahsi farzlardır. Bunun için her Müslüman bizzat namazı kılmak, Ramazan orucunu tutmak sûretiyle ancak borcunu eda etmiş olur. Ölmeden önce hayatta iken bu ibadetlerini kendi yerine yakını veya bir başkası yapamaz. Öldükten sonra da durum aynıdır.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu hususu şöyle ifade ederler:

“Hiç kimse başkası adına oruç tutamaz, kimse de başka biri adına namaz kılamaz; ancak onun adına yemek yedirebilir.”(1)

“Yemek yedirme” meselesi ise Bakara Sûresinin 184. ayet-i kerimesinde ve bazı hadislerde beyan edildiği gibi, tutulamayan her oruç için her gün bir fakiri doyuracak şekilde yemek yedirmektir.

İbni Ömer’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Bir Müslüman ölür de, üzerinde bir aylık oruç borcu kalırsa, her gün bir fakiri doyurmak üzere onun yerine yakınları yemek yedirsin.” (2)

Yine İbni Abbas’ın bir rivayetine göre Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar:

“Bir kimse Ramazan’da hastalanır, sonra ölürse, oruçlarını tutamamış olursa, onun adına yemek yedirilir, kaza edilmez. Fakat adarsa velisi onun yerine kaza eder.”(3)

Bu hadis-i şerifler, hayatta iken oruç tutamayanların mirasçılarının onun malından her orucu için fidye verebileceklerini bildirmektedir. Bunun için mirasçılarına vasiyette bulunur.Bu bir ibadet olduğu için ancak kendisinin vasiyet etmesi halinde yapılması gerekir. Kendisi bir vasiyette bulunmamışsa, mirasçı durumunda olan evlat ve yakınları onun adına fidye vermek mecburiyetinde değildir. Fakat kendiliklerinden fidye verirlerse bu caizdir ve sevabı kendisine ulaşır. Bu ihtiyaridir, yakınlarının onun adına bir ikramı sayılır.(4)

Ölen Müslümanın tutamadığı Ramazan gibi farz oruçları, adayıp da tutamadığı nezir oruçları ve nafile olarak başlayıp bozduğu, daha sonra tutamadığı vacip oruçlar için birer fidye ayrılır. “Fidye” yukarıda da belirtildiği gibi bir fakiri bir gün doyuracak şekilde yemek yedirmek veya onun bedelini vermektir. Bu da Ramazan’da verdiğimiz “fitre” miktarıdır.Hanefi, Şafii ve Maliki alimlerinin görüşleri bu istikamettedir. Oruç şahsi bir ibadet olduğu için bir başkasının onun yerine oruç tutması caiz olmaz. Üç mezhebin alimleri, içtihatlarına yukarıdaki mealini verdiğimiz hadisleri delil olarak zikrederler.

Başta Ahmed bin Hanbel olmak üzere Hanbeli mezhebi alimleri ve tabiin ve bazı Sahabiler ise Buhari ve Müslim gibi hadis kitaplarında geçen şu hadis-i şerifi zikrederler.

Resulullahın huzuruna bir Sahabi geldi ve şöyle dedi:

“Ya Resulullah, annem öldü, üzerinde bir aylık oruç borcu var. Onun yerine kaza edebilir miyim?”Resulullah (a.s.m.) sordu: “Annenin borcu olsaydı, onu öder miydin?”

Sahabi, “Evet” diye cevap verdi.Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah, borcu ödenmeye daha layıktır.”(5)

Fakat bu meselede, içinde Hanefi alimlerinin de bulunduğu mezhep alimlerinin çoğunun içtihadına göre amel etmek daha isabetli olacaktır.Oruç için “fidye” vermek, hususunda ayet ve hadisler delil olarak getirilirken, namaz için de kıyas yoluyla aynı şekilde kılınamayan her namaz için bir fidye verilmesi bazı Hanefi alimlerince uygun görülmüştür. Yani ölen kimse kılamadığı namazlar için malından fidye verilmesini vasiyet etmişse, mirasçıları bu arzusunu yerine getirirler. Her namaz için bir fidye verirler.(6)

1. Nesei
2. et-Tac, 2:78
3.A.g.e.
4. el-İhtiyar, 1:135
5. et-Tac, 2:78
6. Nimet-i İslam, s. 964

Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular

www.dervisler.net

Bir deri bir göbek kalan adam

Nisan 13, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Konuşmayı çok seven birisiydi.
Ama “geveze”den çok “muhabbeti seven” sıfatı ona daha çok uyardı.
Gönül ehliydi.
Hikmetli sözleri nakletmeyi severdi.
İbret verici hikâyeleri de.
Onları süsler ve aralarına da dozunda espri serpiştirirdi.
Ancak bazen hızını alamayıp argoyu fazlaca kullandığı da olurdu.
Gerçi buna da vardı bir açıklaması kendince.
Bazı muhatapları o dilden anlıyordu.
Aynı frekansta buluşabilmek için gerekiyordu bazen.
Yoksa hep ayrı telden çalınır, çabalar boşa giderdi.

Sohbet menüsünün ana yemeği hep tasavvuftu.
Nefsin terbiye edilmesinden bahsederdi çokçası doğal olarak.
Sonrasında sevgisiyle devam ederdi.
Akabinde manevi mertebelerin sadece aşkla alınabileceğine değinirdi hoş bir şekilde.
Bunun yöntemlerinden dem vurur, adres gösterirdi.
Dinleyenler mest olurdu.
Yıllardan beri “sohbetçi” sıfatıyla çok yere davet edilmişti.
Memnun kalmayan yoktu bilindiği kadarıyla.

Ancak sohbet demek en başta oturmak demekti.
İkram demekti.
Çay demekti.
Bazen çiğ köfte, bazen de pasta-börek demekti.
Enerji alınır ama harcanmazdı genelde.
Namaz kılınırsa oluyordu fiziki hareket ya da lavabo ihtiyacı olunca.
Sonuçta kilolu birisi olmuştu zaman içinde.
Göbek kuturu gömlek düğmelerini zorlamaya başlamıştı.
Kendisi de bunun farkındaydı.
Her sohbetinde mutlaka “bir deri bir göbek kaldım” diye espri yapardı.

Sohbetinin birinin sonunda her zamanki gibi “Sorusu olan var mı?” diye sordu.
İstediğinizi sorun derdi, problem değil.
Çünkü ben “bilmiyorum” demesini biliyorum.
Böylece hem gene espri yapmış olurdu hem de kendisini sorularla sıkıştırmak için hazırlıklı gelmiş olanlara hareket alanının geniş olduğunu hatırlatırdı.

Ama bu sefer dinleyicisinin biri, “Ben de size bir hikâye anlatayım” dedi.
“Eskiden bir imam varmış.
Kürsüye çıkmış günün birinde.
sevgisinden girip peygamber aşkından çıkmış.
Dilinden bal damlıyormuş.
Dinleyenler “Ah biz de hissedebilsek Hoca gibi” diye düşünüyorlarmış içlerinden.
Arka taraflardan genç bir delikanlı ayağa kalkmış ve bağırmış imama:
“Hoca” demiş.
“Sen yalan söylüyorsun.
Gerçek aşkı ve peygamber sevgisi yok sende.”
Cemaatin ve imamın şaşkın bakışları arasında devam etmiş genç adam konuşmaya:
“Ben bir kıza âşık oldum.
Onu hala çok seviyorum.
Babası bana vermek istemedi kızı.
Kavuşamama ihtimali beni içten içe yedi bitirdi.
10 kilo zayıfladım bu süre zarfında.
Ama bir de kendine bak!
Sevgiden aşktan bahsediyorsun ama MaşaAllah ensen kalın.
Pantolonunun kayışı en son delikte.
50 metre bile koşamazsın nefes nefese kalmadan.”

Soru sormasına gerek kalmadı dinleyicinin.
“Bir deri bir göbek” kalmakla övünen adam anlamıştı söylenmek isteneni.
Bir yerlerden döner, dolaştırır, allar, pullar cevap verebilirdi aslında.
Ama susmayı tercih etti.
hep başkalarını O’nun vasıtasıyla mı ikaz edecekti?
Bu sefer de bir başkasın aracılığıyla O’nu uyarmıştı Rabbi.
Demek ki O’nu seviyordu.
Sevindi, gülümsedi.
Sadece rivayet etme, riayet de et demek istemişti belki de.

İkinci bir sorum daha var dedi genç adam.
“Nefis terbiyesinden bahsedip, onu kontrol etmenin yöntemlerini izah ediyorsunuz.
Ama sohbetin başından bu yana 5 tane sigara içtiniz.
Bu kendi nefisinize söz geçiremediğinizi göstermez mi?
Şayet öyleyse, yapamadığınız bir şeyi başkasına tavsiye etmeniz etkili olur mu?”
Teşekkür edip son verdi sözlerine.

“Bu genç adam seni mort etmek istiyor” dedi Şeytan sohbetçiye.
“Sen altından kalkarsın bunun, bulursun bir cevap, göster gününü.”
Ama uymadı Şeytan’a “bir deri bir göbek kalmış adam”
Bugün benim ders alma günüm dedi kendi kendine.
Bundan sonra kendi nefsimde yaşayamadıklarımı başkalarına anlatmayacağım diye söz verdi içinden.
“Ben de teşekkür ederim” dedi genç adama.

Önce yaşa, sonra anlat.
Söz çıkmasa da ağzından, halin yeter!

mescere

www.bilvanis.net

Programin Ardindan.

Nisan 12, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
Avrupa Semerkand Gençlik tarafından hazırlanan muhabbet gecesine Almanya’nın birçok şehrinden yoğun ilgi oldu.Kreuztal Stadthalle’da gerçekleşen programda Ömer Döngeloğlu, Peygamber efendimizin hayatından kesitler sundu. Hacegan İlahi Grubunun  yeni eserleriyle misafirler hoş vakit geçirdi.

Sunuculuğunu Ramazan Oruçun yaptığı programda ‘Uyan be Yiğidim’ şiiri beğeni topladı Avrupadaki yaşayan bir gencin hayatının canlandırıldığı  ‘Nereye bu gidiş’ adlı tiyatro Semerkand Gençlik Tiyatro ekibi tarafından başarı ile sergilendi.


Böyle Programların daha sık olması gerektiğini vurguluyan katılımcılar kapıda kitap ve gül hediyesinden sonra ayrıldılar.

 

 

 Kaynak :Serhaber