İslami yazılar

İslami yazılar kategorisindeki tüm yazılar

Dua almaya bakin

Ocak 30, 2011 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Vaktiyle bir ateşperest, oğlunu evlendirmektedir.
Düğün günü çok koyun ve inek kesilir.
Et kokuları mahalleyi sarar.
Ancak evin bitişiğinde, müslüman,
dul bir kadın, dört yetimiyle yaşamaktadır.
Hepsi de günlerdir açtırlar.
Kadıncağız, düğün evinin kapısını çalıp, ‘ateş’ ister.
Ancak maksadı başkadır.
‘Belki yemek verirler’ diye gitmiştir.
Adam, kadının niyetini anlasa da, birşey vermez.
Kadıncağız, bir daha gidip ‘ateş’ ister.
Yine eli boş döner.
Üçüncüde yine öyle.
Ama ne olur bilinmez, bu defa acır kadına.
Hallerini anlamak için dehlize iner ve
dayar kulağını bitişik evin duvarına ve dinler.
Yetimcik, annesine yalvarıyor:
– Anneciğim, ne olur bir daha git.
Belki bu sefer birşey verirler.
Kadın ağlamaklıdır:
– Üç defa gittim yavrum! Artık utanıyorum.
Adam bunu duyar. Kalbi sızlar.
güzel bir ‘Sofra’ hazırlatıp, gönderir evlerine.
Ve dehlize inip, dinler yine.
Yetimlerin en küçüğü duâ ediyor:
– Yâ Rabbî! O nasıl bize ikram ettiyse,
sen de ona ikram et!
Onu îmanla şereflendir!
Ardından;
– Âmiiiin! sesleri yükselir.
O anda, kalbi döner ateşperestin.
Ve ‘Şehâdet’i getirip îmanla şereflenir.

Nitekim;

Sadaka, belâyı önler.
Ama duâ, kaderi değiştirir!

Ölen bir müslümanin namaz ve oruc borclari nasil ödenir

Nisan 13, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Oruç ve namaz gibi ibadetler mükellef olan her Müslümanın yapması gereken şahsi farzlardır. Bunun için her Müslüman bizzat namazı kılmak, Ramazan orucunu tutmak sûretiyle ancak borcunu eda etmiş olur. Ölmeden önce hayatta iken bu ibadetlerini kendi yerine yakını veya bir başkası yapamaz. Öldükten sonra da durum aynıdır.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu hususu şöyle ifade ederler:

“Hiç kimse başkası adına oruç tutamaz, kimse de başka biri adına namaz kılamaz; ancak onun adına yemek yedirebilir.”(1)

“Yemek yedirme” meselesi ise Bakara Sûresinin 184. ayet-i kerimesinde ve bazı hadislerde beyan edildiği gibi, tutulamayan her oruç için her gün bir fakiri doyuracak şekilde yemek yedirmektir.

İbni Ömer’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Bir Müslüman ölür de, üzerinde bir aylık oruç borcu kalırsa, her gün bir fakiri doyurmak üzere onun yerine yakınları yemek yedirsin.” (2)

Yine İbni Abbas’ın bir rivayetine göre Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar:

“Bir kimse Ramazan’da hastalanır, sonra ölürse, oruçlarını tutamamış olursa, onun adına yemek yedirilir, kaza edilmez. Fakat adarsa velisi onun yerine kaza eder.”(3)

Bu hadis-i şerifler, hayatta iken oruç tutamayanların mirasçılarının onun malından her orucu için fidye verebileceklerini bildirmektedir. Bunun için mirasçılarına vasiyette bulunur.Bu bir ibadet olduğu için ancak kendisinin vasiyet etmesi halinde yapılması gerekir. Kendisi bir vasiyette bulunmamışsa, mirasçı durumunda olan evlat ve yakınları onun adına fidye vermek mecburiyetinde değildir. Fakat kendiliklerinden fidye verirlerse bu caizdir ve sevabı kendisine ulaşır. Bu ihtiyaridir, yakınlarının onun adına bir ikramı sayılır.(4)

Ölen Müslümanın tutamadığı Ramazan gibi farz oruçları, adayıp da tutamadığı nezir oruçları ve nafile olarak başlayıp bozduğu, daha sonra tutamadığı vacip oruçlar için birer fidye ayrılır. “Fidye” yukarıda da belirtildiği gibi bir fakiri bir gün doyuracak şekilde yemek yedirmek veya onun bedelini vermektir. Bu da Ramazan’da verdiğimiz “fitre” miktarıdır.Hanefi, Şafii ve Maliki alimlerinin görüşleri bu istikamettedir. Oruç şahsi bir ibadet olduğu için bir başkasının onun yerine oruç tutması caiz olmaz. Üç mezhebin alimleri, içtihatlarına yukarıdaki mealini verdiğimiz hadisleri delil olarak zikrederler.

Başta Ahmed bin Hanbel olmak üzere Hanbeli mezhebi alimleri ve tabiin ve bazı Sahabiler ise Buhari ve Müslim gibi hadis kitaplarında geçen şu hadis-i şerifi zikrederler.

Resulullahın huzuruna bir Sahabi geldi ve şöyle dedi:

“Ya Resulullah, annem öldü, üzerinde bir aylık oruç borcu var. Onun yerine kaza edebilir miyim?”Resulullah (a.s.m.) sordu: “Annenin borcu olsaydı, onu öder miydin?”

Sahabi, “Evet” diye cevap verdi.Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: “Allah, borcu ödenmeye daha layıktır.”(5)

Fakat bu meselede, içinde Hanefi alimlerinin de bulunduğu mezhep alimlerinin çoğunun içtihadına göre amel etmek daha isabetli olacaktır.Oruç için “fidye” vermek, hususunda ayet ve hadisler delil olarak getirilirken, namaz için de kıyas yoluyla aynı şekilde kılınamayan her namaz için bir fidye verilmesi bazı Hanefi alimlerince uygun görülmüştür. Yani ölen kimse kılamadığı namazlar için malından fidye verilmesini vasiyet etmişse, mirasçıları bu arzusunu yerine getirirler. Her namaz için bir fidye verirler.(6)

1. Nesei
2. et-Tac, 2:78
3.A.g.e.
4. el-İhtiyar, 1:135
5. et-Tac, 2:78
6. Nimet-i İslam, s. 964

Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular

www.dervisler.net

Bir deri bir göbek kalan adam

Nisan 13, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Konuşmayı çok seven birisiydi.
Ama “geveze”den çok “muhabbeti seven” sıfatı ona daha çok uyardı.
Gönül ehliydi.
Hikmetli sözleri nakletmeyi severdi.
İbret verici hikâyeleri de.
Onları süsler ve aralarına da dozunda espri serpiştirirdi.
Ancak bazen hızını alamayıp argoyu fazlaca kullandığı da olurdu.
Gerçi buna da vardı bir açıklaması kendince.
Bazı muhatapları o dilden anlıyordu.
Aynı frekansta buluşabilmek için gerekiyordu bazen.
Yoksa hep ayrı telden çalınır, çabalar boşa giderdi.

Sohbet menüsünün ana yemeği hep tasavvuftu.
Nefsin terbiye edilmesinden bahsederdi çokçası doğal olarak.
Sonrasında sevgisiyle devam ederdi.
Akabinde manevi mertebelerin sadece aşkla alınabileceğine değinirdi hoş bir şekilde.
Bunun yöntemlerinden dem vurur, adres gösterirdi.
Dinleyenler mest olurdu.
Yıllardan beri “sohbetçi” sıfatıyla çok yere davet edilmişti.
Memnun kalmayan yoktu bilindiği kadarıyla.

Ancak sohbet demek en başta oturmak demekti.
İkram demekti.
Çay demekti.
Bazen çiğ köfte, bazen de pasta-börek demekti.
Enerji alınır ama harcanmazdı genelde.
Namaz kılınırsa oluyordu fiziki hareket ya da lavabo ihtiyacı olunca.
Sonuçta kilolu birisi olmuştu zaman içinde.
Göbek kuturu gömlek düğmelerini zorlamaya başlamıştı.
Kendisi de bunun farkındaydı.
Her sohbetinde mutlaka “bir deri bir göbek kaldım” diye espri yapardı.

Sohbetinin birinin sonunda her zamanki gibi “Sorusu olan var mı?” diye sordu.
İstediğinizi sorun derdi, problem değil.
Çünkü ben “bilmiyorum” demesini biliyorum.
Böylece hem gene espri yapmış olurdu hem de kendisini sorularla sıkıştırmak için hazırlıklı gelmiş olanlara hareket alanının geniş olduğunu hatırlatırdı.

Ama bu sefer dinleyicisinin biri, “Ben de size bir hikâye anlatayım” dedi.
“Eskiden bir imam varmış.
Kürsüye çıkmış günün birinde.
sevgisinden girip peygamber aşkından çıkmış.
Dilinden bal damlıyormuş.
Dinleyenler “Ah biz de hissedebilsek Hoca gibi” diye düşünüyorlarmış içlerinden.
Arka taraflardan genç bir delikanlı ayağa kalkmış ve bağırmış imama:
“Hoca” demiş.
“Sen yalan söylüyorsun.
Gerçek aşkı ve peygamber sevgisi yok sende.”
Cemaatin ve imamın şaşkın bakışları arasında devam etmiş genç adam konuşmaya:
“Ben bir kıza âşık oldum.
Onu hala çok seviyorum.
Babası bana vermek istemedi kızı.
Kavuşamama ihtimali beni içten içe yedi bitirdi.
10 kilo zayıfladım bu süre zarfında.
Ama bir de kendine bak!
Sevgiden aşktan bahsediyorsun ama MaşaAllah ensen kalın.
Pantolonunun kayışı en son delikte.
50 metre bile koşamazsın nefes nefese kalmadan.”

Soru sormasına gerek kalmadı dinleyicinin.
“Bir deri bir göbek” kalmakla övünen adam anlamıştı söylenmek isteneni.
Bir yerlerden döner, dolaştırır, allar, pullar cevap verebilirdi aslında.
Ama susmayı tercih etti.
hep başkalarını O’nun vasıtasıyla mı ikaz edecekti?
Bu sefer de bir başkasın aracılığıyla O’nu uyarmıştı Rabbi.
Demek ki O’nu seviyordu.
Sevindi, gülümsedi.
Sadece rivayet etme, riayet de et demek istemişti belki de.

İkinci bir sorum daha var dedi genç adam.
“Nefis terbiyesinden bahsedip, onu kontrol etmenin yöntemlerini izah ediyorsunuz.
Ama sohbetin başından bu yana 5 tane sigara içtiniz.
Bu kendi nefisinize söz geçiremediğinizi göstermez mi?
Şayet öyleyse, yapamadığınız bir şeyi başkasına tavsiye etmeniz etkili olur mu?”
Teşekkür edip son verdi sözlerine.

“Bu genç adam seni mort etmek istiyor” dedi Şeytan sohbetçiye.
“Sen altından kalkarsın bunun, bulursun bir cevap, göster gününü.”
Ama uymadı Şeytan’a “bir deri bir göbek kalmış adam”
Bugün benim ders alma günüm dedi kendi kendine.
Bundan sonra kendi nefsimde yaşayamadıklarımı başkalarına anlatmayacağım diye söz verdi içinden.
“Ben de teşekkür ederim” dedi genç adama.

Önce yaşa, sonra anlat.
Söz çıkmasa da ağzından, halin yeter!

mescere

www.bilvanis.net

Dargınlık, küs durmanın caiz olduğu yerler var mıdır?

Mart 30, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Müslümanlar arasında dargınlığın süresi en fazla üç gündür. Bundan fazlası caiz değildir. Bu nedenle kişi haklı da olsa üç günden fazla dargın kalmamalıdır. Dargın olanlardan biri diğeri ile konuşmak istediği halde diğeri buna yanaşmazsa konuşmak isteyenin üzerinden mesuliyet kalkar. Konuşmak istemeyen mesul olur.

 Aynı Allah’a aynı Peygambere ve aynı mukaddeslere inanan ve iman dâvâsına gönül veren insanlar arasında kopmaz ve sarsılmaz bir bağ vardır. Bu birlik ve beraberliğin temelinde Allah rızası ve din sevgisi olduğundan bambaşka bir yücelik taşımaktadır. Aynı ana-babadan meydana gelen kimseler nasıl ki bu irsî bağın neticesinde kardeş sayılıyorlarsa aynı ulvî değerlere inanan kişiler de kardeş olmaktadırlar. Çok kere nesebî kardeşlikten daha büyük bir ehemmiyet arzeden bu kardeşlik Yaratıcımızın bizlere bir lütfu nimeti ve ihsanıdır. Çünkü imanın nuru kalplerde yer etmediği zamanlar insanlar birbirlerine düşmandır. Onları bir araya getiren ancak İlâhî bir güçtür. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de bu hakikat şöyle ifade buyurulur: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâma Kur’an’a) sımsıkı yapışın parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.” 1

 Bu kardeşliğin mü’minin üzerine yüklediği mükellefiyetlerin başında birbirlerini sırf Allah için sevmeleri gerektiğinde yardımına koşmaları ellerinden gelen desteği esirgememeleridir. Kardeşlik rabıtasını zedeleyen kin haset gıybet inat nifak ve düşmanlık gibi çirkin ve zararlı huylara yer vermemelidir. Fakat insan nefis sahibi olduğu “gadabiyye kuvvesi”nin icabı olan bazı duygular taşıdığı ve her zaman peşinde insî ve cinnî şeytanlar bulunduğu için kalbdeki muhabbet hissi gölgelenmekte yerine nefret ve düşmanlık duyguları geçmeye çalışmaktadır.

Böylesi durumlara mâruz kalındığında aradaki mânevî değerlerin ehemmiyeti hatırlanıp en kısa zamanda telâfisine gidilmelidir. Yoksa kalbde yer eden nokta kadar bir leke zamanla büyüyüp bütün kalbi kaplayabilmektedir. Böyle bir davranışta da Rabbimizin biz mü’minlere tavsiyesi şöyledir: “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.”

2 Ayrıca bir kimsenin mü’min kardeşine düşmanlık beslemesi kin tutması haset etmesi ve ona karşı nefret duyması bir zulüm ve haksızlıktır. Bu nevi acı hallere düşmemek için de şu ifadelere kulak vermek gerekir: “Mü’min kardeşine kin ve adavet (düşmanlık) ne kadar zulümdür. Çünkü nasıl ki sen âdi küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan (Uhud Dağından) daha büyük desen çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde mü’mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı iman ve İslâmiyete tercih etmek o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın.” 3

Muhabbeti yaralayan huylara her ne kadar meydan verilmemeye çalışılsa da insanlık hali birtakım sebepler yüzünden kardeşler arasında dargınlık ve kırgınlıklar olabilmektedir. Bu hususta da ümmetine ikazda bulunan Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

“Bir Müslümana kardeşini üç geceden fazla terk etmesi helâl değildir. Birbirlerine karşı gelirler. O yüz çevirir bu da yüz çevirir. Bunların hayırlısı başta selâm verendir.”4

 Bu hadisi İmam Müslim “Dinî bir özür yokken üç geceden fazla dargınlığın haram kılınması” bâbında zikretmektedir. Hadisin şerhinde ise “insan nefis taşıdığı için bir kardeşine dargın olması mümkündür fakat bu müddetin üç günü geçmemesi gerekir. Bu üç gün içinde aradaki pürüzler yumuşayacağı ve dargınlığa meydan veren meseleler hafifleyeceği için üç gün beklemek mubah kılınmıştır” denilmektedir.

 “Günahkâr olan kimseyle dargın durmanın caiz oluşu” adında bir bâb açan İmam Buharî ise İslâm tarihinden bazı misaller vererek haklı bir sebep olunca bir müddet dargın kalmanın cevazı kanaatine varmıştır. Nitekim Tebük Gazvesine katılmayan Kâ’b bin Mâlik ve iki arkadaşıyla Peygamberimiz elli gün kadar konuşmamış ve tevbe edinceye kadar da Sahabîlerin onlarla konuşmamasını istemiştir.

 Kâ’b hadisinin izahında Buharî Şârihi Aynî şu hükümlere yer vermektedir: “Günah işleyen kimseye selâmı kesmek ve üç gün kendisini terk etmek ve böyle bir kimsenin de selâmını almamak caizdir.” Aynı zat “Günahkâr kimseyle küs durmanın caizliği” bâbının şerhinde ise şöyle der: “Dinî suç işleyenin durumuna ve işlediği günahın derecesine göre onunla bir müddet dargın durmak caizdir. Eğer o kimse dinen günah sayılan büyük bir cürüm işlemişse onunla küs durmak ona yaklaşmamak ve konuşmayı kesmek gerekir.” 5

 Bu durumda açıktan açığa kimseden utanmadan masiyette bulunan İslâmın yasakladığı kötülükleri işlemekte ısrar eden kimseyle arayı soğutmak ona bir ceza olacağından caiz görülmüştür.

Ayrıca insanın dinine namus ve malına zararı dokunabilecek dinî hizmetine zarar verecek İslâmî yaşayışına mâni olacak kimselerden uzak durması onlarla samimiyeti azaltması gerektiğinde irtibatı kesip konuşmayı terk etmesi caiz görülmüştür. Çünkü bu tür kimseler “üç günden fazla konuşmanın yasak edildiği” hadisinin içinde dahil olmamaktadır.

 1. Âl-i İmran Sûresi 103. 2. Hucurat Sûresi 10. 3. Mektubat s. 243. 4. Müslim Birr ve’s-Sılâ: 25. 5. Umtedü’l-Kari 22: 144. Mehmed Paksu Helal – Haram

Cocuga isim vermek

Mart 9, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Peygamber Efendimizin Değiştirdiği İsimler…

İsim çocuğun kişiliği üzerinde etki yapar. Peygamber Efendimiz ‘‘ çocuğa güzel isim vermek, dinini öğretmek ve vakti gelince evlendirmeyi evladın babası üzerindeki haklarından saymıştır. Kıyamet gününde babanızın ismi ile beraber (mesela; Ali oğlu Veli veya Ahmed kızı Emine diye ) çağrılacaksınız. O halde isminiz güzel olsun ” buyurmuştur.

Bir ismin güzel olması için Mutlaka Kur’an-ı Kerim’de olması gerekmez. Güzel isimler çoktur. Değişik isim olsun diye, yahut en güzel isim olsun diye Kur’an-ı Kerim’de geçen her ismi, Kur’an-ı Kerim’de gectiği için çocuğa isim olarak koymak yanlış olur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de güzel isimlerin yanında çirkin isimler de vardır. En başta şeytan var, iblis vardır. Kafirlerden Karun, Haman vardır. Peygamberimizin düşmanı Ebu Leheb’in ismi vardır.

Bunları koymak doğru değildir.
Allah indinde en güzel isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır. (müslim)

Üç oğlu olupta birine adımı vermeyen cahillik etmiş olur (Taberani)
Ecdadımız saygı da kusur olmasın diye Muhammed  ismini Mehmed şeklinde kullanmıştır.

Hz. Talha, on çocuğunun her birine bir Peygamber ismi koymuştu. Hz. Zübeyrin’de on çocuğu vardı. O da hepsine şehid ismi vermişti. Hz. Talha, Hz. Zübeyre neden çocuklarına peygamber ismi değil de şehid ismi verdin, dedi.

O da çocuklarım peygamber olamayacağına göre, şehid olmalarını arzu ettiğim için dedi.
Çocuğa doğunca veya doğumu mütakip yedinci günü adı konur. Doğduktan sonra hemen ölen çocuğa da ad konur. Yıkanır cenaze namazı kılınır. Ölü doğan çocukları isim vererek defnetmek iyi olur. Çocuğun ismini ilim ehli salih bir zata koydurmak iyidir. Ashabı Kiram çocuklarına isimlerini peygamber efendimize verdirmeyi tercih etmişlerdir.

Çocuğa ad koyarken, çocuğun dedesi veya en yaşlı, ilmi en çok olan çocuğu kucağına alır, abdestli olarak kıbleye döner ve ayakta sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okur. İsmi üç kere tekrar etmek, sonra da çocuğun ağzına tatlı sürmek iyi olur.

Çocuğa isim koyduktan sora hayır dua da bulunulmalıdır. Peygamber Efendimiz: Ya Rabbi bu çocuğu hayırlı ve salihlerden eyle ve onu güzel bir şekilde yetişmesini sağla diye dua etmiştir.
Allah’ın, ana-babaya bahşettiği en büyük lutuf ve nimetler arasında yer alan çocuklar için şükrane olarak kesilen AKİKA KURBANI, çocuğa verilen önemin güzel bir işaretidir.

Çocukların doğumunu yedinci günü kesilmesi efdal olan bu kurban müstehap olan bir sünnettir. Erkek çocuklar için iki, kız çocuklar için bir koyun kesilmesi efdal olan AKİKA, ailenin maddi durumuna göre tek olarakta kesilebilir. Bununla ilgili hadis şöyledir: ” Çocukla beraber Akika vardır. Onun namına Akika kurbanı kesiniz ve çocuktan ezayı gideriniz.”

Çocuklara yedinci günü isim koymak, başını kazıyıp, saçının ağırlığı kadar erkek için altın, kız için gümüş sadaka vermekte dinimizce müstehaptır. Ailenin ekonomik durumuna göre kız ve erkek için sadece gümüş ağırlığı da geçerlidir. Akika, çocukları belalardan, hastalıklardan korur.

İslami hükümlere göre; ana ile baba çocuğa isim verme konusunda fikir birliğine varamazlarsa, isim koyma hakkı babanındır. Çocuklara ve insanlara kötü lakapların takılması caiz değildir. Peygamber efendimiz anlamını beğenmediği isimleri anında değiştirmiştir.
İsimlerin anlamları bozulacak şekilde değişik telaffuzlarda kullanmak ta doğru değildir. Mesela; Ali’ye iloş, Veli’ye Veloş, Zeynebe Zeyno, Hasan’a Hasso, Mehmet’e Memo, İbrahim’e İbo, Fatıma’ ya Fatoş gibi…

Dinimizin emirleri gereğince ana-babayı isimleri ile çağırmak mekruhtur. Kadının kocasını ismi ile çağırması da hoş görülmemiş olup, erkeğin hanımına hitabeti de nazik ve kibar olmalıdır. Hanım, Hatun, Hanımefendi, cicim, şekerim, gülüm, tatlım, balım…gibi…
Günümüz Türkiye’sinde bir öğrencinin arkadaşını ”oğlum”, babasını ” moruk ”anasını” kocakarı” olarak çağırırken, bizimkiler dizisinde olduğu gibi nikahlı karısını ” kardeşim ” diye çağırması durumumuzu en güzel bir şekilde göstermektedir.

Evli bir kişinin hanımına ” Anam-bacım ” diye hitap etmesi, o kişinin tövbe etmesi ve nikah tazelemesi gerektiği dinimizin emirleri arasındadır. Özellikle ve titizlikle dikkat edilmelidir…

PEYGAMBERİMİZ’İN YASAKLADIĞI BEŞ İSİM:

1- EFLAH : Kurtuluş

2- NAFI : Yararlı olan, fayda

3- REBAH : Kazanç, kar

4- YESAR : Kolaylık ifade eden

5- NECİH : Dileğine kavuşan

ÇOCUĞA ”KUL” OLMA ANLAMINA GELEN İSİMLER VERİLMEZ:

1- ABDULUZZA : Uzza adlı putun kulu anlamına gelir.

2- ABDULKABE : Kabenin kulu.

3- ABDÜNNEBİ : Peygamberin kulu.

PEYGAMBERİMİZ TARAFINDAN DEGİŞTİRİLEN İSİMLER:

1- ASİYE : İsyankar.

2- ASİ : İsyan eden.

3- HARB : Savaş.

4- MUNDAC : Yatıp uzanan.

5- HAZN : Kabalık, katılık gösteren.

6- İLLE : Kaba ve katı.

7- HÜKÜM : Yargı, karar.

8- GURAB : Karga.

9- HUBAB : yılan, şeytan.

10- CEMRE : Kor, ateş.

11- SİHAB : Işık verip kayan yıldız.

12- MÜRRE : Acı.

13- MİRRE : Siddet ve katı.

14- MERRE : Otsuz yer, kaşların dökük olması.

15- MÜNBAİS :Kalkıp hareket gösteren.

16- SEHL : Kolaylık, yumuşaklık.

17- AZİZ : Çok üstün, galip.

Allah’im seni cok seviyorum

Şubat 11, 2010 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: . فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186

Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ
Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205

Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22

Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90

Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ Allah’ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini ve Allah’ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.

Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ Allah aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.

Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!
Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاAllah bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.

Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?
Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُAllah’tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.

Dedim: Ne kadar güzelsin Allah’ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
Birden ‘İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var’ dedim.
Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
‘Allah kuluna yetmez mi?’ (Zümer-36) dedin.

Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Ey inananlar! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.

Kendi kendime dedim: Allah’ım seni çok seviyorum.

Besmele den cikarilacak incelikler

Ekim 14, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

igrakirmizisu097gd7Birinci Nükte: Mûsâ (a.s.) hastalandı ve karnının ağrısı iyice şiddetlendi de hâ­lini, Cenâb-ı Allah(cc)‘a arzetti. Allah(cc) da ona, sahradaki bir otu gösterdi. O da, on­dan yedi de, Allah(cc)‘ın izniyle şifa buldu. Sonra, bir başka zaman bu hastalık ona tekrar musallat oldu. Bunun üzerine, aynı otu yedi. Fakat hastalığı arttı. Hastalığı, artınca şöyle dedi: “Ya Rabbî, ilk önce bu otu yedim ve ondan faydalandım. İkin­ci defa onu yediğimde ise, hastalığım arttı.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şöyle buyurdu: “Çünkü sen, birincide seni ota sevkeden Ben idim, böylece onda şifa meydana geldi. İkincisinde ise, sen kendin ota gittin de, bunu müteakip hastalığın arttı. Bilmiyor musun ki, bütün dünya öldürücü zehir, onun panzehiri de benim ismimdir.”

İkinci Nükte : Rabiatü’l-Adeviyye, bütün geceyi teheccüd ve namaz ile geçirdi. Tan yeri ağarınca, uyudu. Derken, evine hırsız girdi. Elbiselerini aldıktan sonra, kapıya doğru yöneldi. Fakat kapıyı bulamadı. Bunun üzerine elbiseleri bıraktı, kapıyı da buldu. Bu işi üç defa tekrarladı. Bunun üzerine, evin köşe-bucağından, “Kumaşı bırak ve çık. Şayet seven uyuduysa. onun Sultanı uyanıktır” diye nida edildi.

Üçüncü Nükte : Anlatıldığına göre Firavun, Tanrılık iddiasında bulunmazdan ön­ce, bir saray yaptırttı. Ve, sarayın dış kapısına da, besmelenin yazılmasını emret­ti. Ulûhıyyet iddiasına kalkışıp da, Hz. Mûsâ peygamber olarak ona gelip, O’nu hak dine davet edince, onda doğruya ulaşma istidadı görmedi. Bunun üzerine Hz. tylûsâ şöyle dedi: “Ya Rabbî, onu ne kadar dine davet ettimse de, onda her hangi bir hayır görmedim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şöyle buyurdu: “Ey Mûsâ, belki de sen, onun küfrüne bakarak, onu helak etmemi istiyorsun. Halbuki Ben, onun sarayının dış kapısının üzerine yazmış olduğu besmeleye bakıyorum.” Bu­radaki incelik şudur: Kâfir de olsa, kim bu kelimeyi dış kapısının üzerine yazarsa, helak olmaktan emin olur. Kim bu kelimeyi, ömrünün başından nihayetine kadar, kalbine yazarsa, onun durumu nasıl olur, var sen düşün!

Dördüncü Nükte : Cenâb-ı Hakk kendisini Rahman ve Rahîm diye adlandırdı. O halde, nasıl merhamet etmesin? Anlatıldığına göre, bir dilenci zengin bir kimse­nin kapısında durarak, bir şeyler istemişti. Bunun üzerine kendisine çok cüz’î bir şey verildi. İkinci gün, elinde bir baltayla geldi ve kapıyı kırmaya başladı. Ona, “Ne yapıyorsun?” denilince, şöyle cevap verdi: “Ya kapı, bahşedilene uygun ve­yahut da yapılan bağışın kapıya uygun olması gerekir.” Ey Rabbımiz! Merhamet denizleri, senin rahmetine nisbetle, zerrenin senin Arşına olan nisbetinden daha küçüktür. Kitabının başında rahmetinin sıfatını, kullarına bildirdin. Binâenaleyh, bizi rahmetinden ve lütfundan mahrum bırakma.

Beşinci Nükte : “Bismi” kelimesinde ki “bâ” harfi, “Berrü” kelimesinden müştaktır. “Berr” kelimesi de, dünya ve ahiretteki çok çeşitli ikramları ile, müminlere iyilik yapan manasınadır. Cenâb-ı Allah(cc)‘ın iyilik ve ikramının en yücesi, kıyamet günü müminlere kendi Cemâlini göstermesidir.

Birisinin, Yahudî olan komşusu hastalandı. Bu zat şöyle anlatıyor: Ziyaret için, hastanın yanına girdim ve ona. Müslüman olsana, dedim. O da bana, niçin Müs­lüman olayım, dedi. Cehennem korkusundan emin olman için, dedim. O da, ce­henneme aldırış etmiyorum, dedi. Ben de, öyleyse cennete kavuşman için, Müs­lüman ol. dedim. O, cenneti istemiyorum, dedi. Ben de. öyleyse ne istiyorsun, dedim. Yahudî, Cenâb-ı Allah(cc)‘ın, kerim yüzünü bana göstermesini istiyorum, de­di. Ben de, bu arzuna nail olmak için Müslüman ol, dedim. O, bunu yazı ile yaz, dedi. Ben de. bunu onun için yazdım. Bunun üzerine o. Müslüman oldu ve he­men öldü. Cenazesini kıldık ve defnettik. Onu rüyamda, sanki gururlanır bir du­rumda gördüm ve ona: “Şemon! Rabbin sana nasıl muamele etti9” diye sordum. O da cevaben: “Allah(cc) beni bağışladı ve bana, Bana olan şevkinden dolayı Müs­lüman oldun, dedi.”  kelimesindeki “sîn” harfi, Cenâb-ı Allah(cc)‘ın “Semî” (hak­kıyla duyan, işiten) isminden gelmektedir. AHahu Teâlâ, Arş’tan toprağın altına ka­dar, bütün mahlûkatın duasını duyar.

Rivayet edildiğine göre, Zeyd b. Harise (r.a.), bir münafık ile beraber Mekke1 den Taife doğru yola çıktı. Bir harabeye vardıkları zaman, münafık şuraya girip istirahat edelim, dedi. Girdiler ve Zeyd {r.a.) uyudu. Münafık, Zeyd’in elini ayağını iyice bağlayarak, onu Öldürmek istedi. Bunun üzerine (uyanan Zeyd), beni niçin öldürmek istiyorsun? dedi, Münafık, çünkü Muhammed  seni seviyor. Ben ise, O’na buğz ediyorum, dedi. Zeyd (ra.),”Ya Rahman! Bana yardım et!” diye yakardı. Mü­nafık, “Yazıklar olsun sana, onu öldürme!” diyen bir ses duydu. Dışarı çıktı, sağa sola bakınca hiç kimseyi göremedi. Tekrar geri dönüp, Zeyd’ı öldürmek istedi. Bu sefer, “Onu öldürme!” diyen ve öncekinden daha yakından seslenen birisini işitti. Tekrar dışarıya bakınca, kimseyi göremedi. Üçüncü defa dönüp, Zeyd (r.a.)’ı öldürmek istedi. Onu öldürme! diyen ve çok yakından gelen bir ses işitti. Bunun üzerine dışarı çıkınca, mızraklı bir süvari gördü. Süvari mızrağı ile, bir vuruşta, münafığı öldürdü. Ve, harabeye girerek, Zeyd’in iplerini çözdü. Ona, “beni tanıyor musun, ben Cebrailim, sen Allaha dua ettiğinde, ben yedincı semada bulu­nuyordum.AllahTeala kuluma yetiş dedi. İkinci defa öldürmek istediğinde en yakın semadaydım. Üçüncüsünde münafığa yetiştim.” dedi.

deki “mim” harii de, Arş’dan toprağın aHına kadar olan her şevtn, Al­lah’ın milki ve mülkü olduğunu ifade eder.

Süddî, şöyle demiştir: Süleyman (as.) zamanında insanlar, kıtlık belâsına uğ­radılar. Süleyman (a.s.)’a gelip. “Ey Allah(cc)‘ın peygamberi, insanlarla yağmur dua­sına çıksana!” dediler. Bunun üzerine, hep beraber yağmur duasına çıktılar. Birden, ayakları üzerine kalkmış ve ellerini açmış bir karıncanın, “Ya Rabbî, ben se­nin yaratıklanndanım. Senin lütfundan müstağni olamam” diye dua ettiğini gör­düler. Bunun üzerine, Cenâb-ı Allah(cc) onlara bol yağmur indirdi. Bu durumu gö­rünce Hz. Süleyman, insanlara: “Haydi, geri dönün! Başkasının yakarmasıyla, sizin talebinize karşılık verildi.” dedi.

Allah(cc)” lâfzına gelince: Ey insanlar, biliniz ki, ben bütün hayatım boyunca, “Allah(cc)” dedim. Öldüğüm zaman, Allah(cc) diyeceğim. Kabirde sual sorulduğunda, Allah(cc) di­yeceğim. Kıyamet gününe vardığım zaman, Allah(cc) diyeceğim. Amel defterimi al­dığımda, Allah(cc) diyeceğim. Amellerim tartıldığında, Allah(cc) diyeceğim. Sıratı geçer­ken, Allah(cc) diyeceğim. Cennete girerken, Allah(cc) diyeceğim Ve Cenâb-ı Allah(cc)‘ı gör­düğümde, yine Allah(cc) diyeceğim.

Altıncı Nükte : “Besmelede” bu üç ismin zikredilmesinin hikmeti, Kur’ân-ı Kerim’de, muhatap alınanların üç kısım olmasındandır.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır: “Onlardan, nefsine zulmeden vardır. Onlardan orta yolu tutan vardır. Ve onlar­dan, hayırlarda, en önde olan vardır” (Fatır, 32) Bu ayette Cenâb-i Hakk, sanki şöyle: buyurmaktadır: “Ben, hayırlarda en önde olanların Allah(cc)‘ıyım. Orta yolu tutanla­rın Rahmânı’yını. Zulmedenlerin de Rahîm’iyim.”

Aynı şekilde “Allah(cc)” lütuflarda bulunan; Rahman, seçkin kullarının (evliya) zel-lelerini (küçük hatalarını) bağışlayan; Rahîm de, kabalığı (cefa) bağışlayandır. Rah­metinin kemâlinden dolayı, Cenâb-ı Allah(cc) âdeta şöyle diyor: “Ey kulum! Ben se­nin öyle durumlarına muttaliyım ki, eğer anne ve baban onları bilmiş olsaydı, se­ni terkederlerdi. Eğer hanımın onları bilseydi, sana cefa ederdi. İnsanlar bilseydi, hemen senden kaçarlardı. Komşun bilseydi, evini yerle bir etmeye çalışırdı. Ben bütün bunları biliyorum ve fakat, benim Kerîm bir Rabb olduğumu bilesin diye, lütfumla onları örtüyorum.”

Yedinci Nükte : Hz. Peygamber (ş.a.s.) şöyle buyurmuştur

“Kim, üzerinde besmele yazılı bir kâğıdı Allah(cc)‘a saygısından dolayı yerden kaldı-nrsa, Allah(cc) katında sıddîklerden yazılır, ana babasının, müşrik de olsalar azabla-n hafifletilir.” Bu konuda Bişru’l-Hâfi’nin hikayesi meşhurdur. Ebu Hureyre (ra)’den, Peygamberimiz (s.a.s.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Ya Ebâ Hureyre, abdest aldığında “Bismillah” de. Zira, abdestini tamamlayınca­ya kadar senin Halaza Meleklerin sana sevab yazmayı bırakmazlar. Hanımınla münasebette bulunduğunda “Bismillah” de. Zira, sen gusledinceye kadar, Hafaza Meleklerin sana sevab yazarlar. Eğer bu münasebetten bir çocuk olur ve o çocu­ğun da nesli devam ederse, hiç bir istisna olmaksızın, soyundan gelenlerin nefesleri sayısınca sana sevap yazılır. Ey Ebû Hureyre, bir hayvana bindiğinde, “Bismillah, elhamdülillah” de. O zaman, hayvanın adımları sayısınca sevap yazılır. Bir gemi­ye bindiğinde de “Bismillah, elhamdülillah” de. O zaman, ondan ininceye kadar sana sevab yazılır. Enes b. Mâlik (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (as.) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların elbiselerini çıkardıkları zaman “Besmele” çekmeleri, insanların mahrem yerleri İle cinlerin gözleri arasında perde olur.” Bu hadiste şuna işaret edilmiştir: Besmele, bu dünyada senin ile cinlerden olan düşmanların a-rasında perde olursa, ahırette de senin ile zebaniler arasında perde olmaz mı?

Sekizinci Nükte : Bizans İmparatoru, Hz. Ömer (r.a.)’a, devamlı bir baş ağrısı olduğunu, bunun için kendisine bir ilaç göndermesini yazmıştı. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) bir fes gönderdi. İmparator bu fesi başına koyduğunda, başağrı-sı duruyor, çıkarınca başı yeniden ağrımaya başlıyordu. Bunun üzerine İmpara­tor hayret ederek, fesi kontrol etmeye başladı. Fesin içinde “Besmele”nin yazılı olduğu bir kâğıt buldu.

Dokuzuncu Nükte : Hz. Peygamber (s.a,s.) şöyle buyurmuştur:

“Kim abdest alır da besmele çekmezse, sadece yıkadığı azaları temizlenmiş olur. Kim de abdest alır ve besmele çekerse bütün vücûdunu temizlemiş olur.”

Abdestte besmele çekmek, bütün bedeni temizlediğine göre, o besmeleyi sa­mimî kalb ile çekmenin, kalbi küfür ve bidatlardan temizlemesi evlâ olur.

Onuncu Nükte : Hz İsâ (a.s.), bir kabrin yanından geçerken azap melek­lerinin bir ölüye azab ettiklerini gördü. İşini görüp tekrar döndüğünde, aynı kab­re uğradı. Bu sefer de, yanlarında nurdan tabaklar bulunan rahmet meleklerini gördü ve bu hale taaccüb etti. Bunun üzerine Hz. İsâ (a.s.) namaz kılıp Allah(cc)‘a dua etti de, Cenâb-ı Allah(cc) ona şunu vahiy ile bildirdi: Ey İsâ, o, âsî ve günahkâr bir kul idi. Öldüğünden beri azabımda idi. Geride hanımını hâmile olarak bırak­mıştı. Hanımı bir çocuk doğurdu ve büyüyünceye kadar onu terbiye etti. Daha sonra onu mektebe verdi. Hocası ona besmeleyi öğretti. İşte bu nedenle, oğlu yer yüzünde Benim adımı söylerken. Ben, yerin altında kuluma ateşimle azab etmekten haya duydum.”

Onbirinci Nükte : Ariflerden birisi besmeleyi yazdı ve bunun kefenine konul­masını vasiyet etti. Bunun üzerine ona, “Bundan ne umuyorsun?” denildi. O da: “Kıyamette şöyle derim: Allah(cc)ım! Sen bir kitab gönderdin ve başına besmeleyi koydun. O halde bana. kitabının bu başlığına göre muamele et.”

Onikinci Nükte : Besmelenin harflerinin ondokuz tane olduğu söylendi. Bun­da iki fayda vardır.

Birincisi: Zebanîler de ondokuz tanedir. Böylece Cenâb-ı Allah(cc), bu ondokuz harfe karşılık, zebanilerin azabını savuşturur.

İkincisi: Cenâb-ı Hakk, gece ve gündüzü yirmidört saat olarak yarattı. Sonra beş ayrı saatte beş vakit namazı farz kıldı. Binâenaleyh besmelenin bu ondokuz harfi, yirmi dört saatten geriye kalan ondokuz saatte meydana gelen günahlar için kefaret olmuş olur.

Onüçüncü Nükte : Tevbe Sûresi, savaş emrini ihtiva ettiği için, başına bes­mele yazılmadı. Yine bir hayvanı keserken uyulması gereken sünnet de böyledir, denilirde, denilmez. Zira savaş ve öldürme zamanında, Rahman ve Rahîm kelimelerini söylemek uygun olmaz. Her gün bes­meleyi, farz namazlarda onyedi defâ söylemeye muvaffak kıldığına göre, bu, Allah(cc)‘ın seni, öldürmen ve azab etmen için değil, merhamet, iyilik ve lütufta bu­lunman için yaratmış olduğunu gösterir. Allah(cc) Teâlâ doğru olana götürendir.

Fahruddîn Er-Razî. Tefsîr-i Kebîr/ Sahife: 235 ilâ 241