akaid

Akâid imâmımız Mâtürîdî hazretleri -1-

2 Mart 2007 Cuma günü, “Müslümanlar Üzerinde Büyük Hakları Bulunan Bazı Âlimler” başlıklı bir makâle yazmış, merhûm Seyyid Ahmed Arvâsî hocanın, “Peygamberlerden ve Eshâb-ı kirâmdan sonra en büyük kadro” diye tavsîf ettiği “Sekiz Dîn Büyüğü”nden bahsetmiştik.
Bu 8 büyükten 4’ü “Mezhep İmâmları”mız, 2’si “Akâid İmâmları”mız, 2’si de “Tasavvuf Büyükleri”mizden.
Bunlardan “Amelde Mezhep İmâmları”mız olan İmâm-ı A’zam, İmâm Mâlik, İmâm-ı Şâfiî ve İmam Ahmed bin Hanbel ile i’tikâdda 2 imâmımızdan biri olan İmâm-ı Eş’arî üzerinde birer nebze durduk. Bugün ve yarınki makâlelerimizde ise, inşâallah İmâm-ı Mâtürîdî’yi ele alacağız.
İMÂM-I MÂTÜRÎDÎ (rahmetullahi aleyh), “Ehl-i Sünnet”in iki büyük i’tikâd imâmından biridir. İstanbul’da medfûn meşhûr sahâbî Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (radıyallahü anh) soyundan olduğu ba’zı târihçiler tarafından kaydedilmiştir.
Künyesi, “Ebû Mansûr”; ismi, Muhammed bin Muhammed Mâtürîdî’dir. Doğum yeri, Semerkand’ın Mâtürîd nâhiyesi olan İmâm-ı Mâtürîdî’nin doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir; ama 238 (m. 862) yılında doğduğu tahmîn edilmektedir. 333 (m. 944)’de Semerkand’da vefât etti.
İmâm-ı Mâtürîdî, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i Sünnet i’tikâdını, kelâm bilgilerini, ondan nakledenler vâsıtasıyla kitaplara geçirdi, îzâh ve isbât etti. Kelâm ilminde, akâidde müctehid olan Mâtürîdî, kelâm ve fıkıh ilmini Ebû Nasr Iyâd’dan öğrendi.
İlimde çok iyi yetişen Mâtürîdî, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle Ehl-i Sünnet i’tikâdını yaymıştır.
Yetiştirdiği talebeler arasında, ilim ve takvâ yönünden yükselmiş büyük âlimler vardır. Böylece, İmâm-ı A’zam’dan gelen i’tikâd bilgilerini nakleden İmâm-ı Mâtürîdî’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri binlerce kitap yazarak, Peygamberimizin gösterdiği doğru yol olan Ehl-i Sünnet i’tikâdını, kendilerinden sonraki nesillere bildirdiler.
İmâm-ı Mâtüridî’nin yaşadığı devir, Abbasî Devleti’nin zayıflamağa başladığı ve yeni İslâm devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasî güçler ve i’tikâdî fırkalar arasında mücâdelenin arttığı bir zamana rastlar. İmâm Mâtürîdî de, diğer İslâm âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i Sünnet i’tikâdını müdâfaa etmiş, açık bir şekilde îzâh ederek yaymış ve Müslümanların bu doğru i’tikâda uymalarını sağlamıştır.
Bu hususta ta’kîp ettiği usûl, İmâm-ı A’zam’ın “el-Fıkhü’l-ekber”, “er-Risâle”, “el-Fıkhü’l-ebsat”, “el-Âlim vel-müteallim” ve “el-Vasiyye” gibi i’tikâdla ilgili kitaplarında bildirilen i’tikad bilgilerini, aklî ve naklî delîllerle açıklıyarak tasnîf etmek olmuştur. Böylece İmâm Mâtürîdî, Ehl-i sünnet i’tikâdında müctehid imâm oldu.
Taşköprüzâde şöyle yazmıştır:
“Ehl-i Sünnet vel-Cemâat’in kelâm ilmindeki reîsleri iki zâttır. Bunlardan birisi Hanefî, diğeri Şâfiî’dir. Hanefî olanı, Ebû Mansûr Mâtürîdî, Şâfiî olanı ise Ebü’l-Hasen el-Eş’arî’dir.”
Zebîdî de şöyle demiştir:
“Ehl-i Sünnet vel-Cemâat ismi geçince, Eş’arîler ve Mâtürîdîler kastedilir.”
[Bundan önceki makalelerimizde de ifâde ettiğimiz gibi: İmâm-ı Mâtürîdî ve İmâm-ı Eş’arî, Ehl-i sünnetin i’tikâdda iki imâmıdır.
Ehl-i Sünnetin reîsi ise, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’dir (rahmetullahi aleyh). İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usûller, metodlar koyduğu gibi, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm) bildirdiği i’tikâd, îmân bilgilerini de topladı. Yüzlerce talebesine bildirdi.
Talebesinden, ilm-i kelâm, ya’ni îmân bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlar arasında, talebesi İmâm Muhammed Şeybânî’nin yetiştirdiği talebelerinden, Ebû Bekr Cürcânî dünyâca meşhûr oldu. Bunun talebesinden olan Ebû Nasr-ı Iyâd da, kelâm ilminde Ebû Mansûr-i Mâtürîdî’yi yetiştirdi. İmâm-ı Mâtüridî, İmâm-ı A’zam’dan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı.
İmâm-ı Eş’arî ile İmâm-ı Mâtürîdî, Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn’in bildirdikleri i’tikâd, îmân bilgilerini açıklamışlar, kısımlara ayırmışlar ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmışlardır.]
Bu iki büyük imâmın ve hocalarının, amelde dört hak mezheb imâmlarının ve onlara tâbi olanların; îmânda, i’tikâdda tek bir mezhebleri vardır. Bu mezheb de, “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat” mezhebidir. Çünkü İslâmiyet, her ne sûret ve sebeple olursa olsun, îmânda, i’tikâdda ayrılığa aslâ izin vermemekte, yasaklamaktadır.
İslâmiyet, bütün insanlara yalnız bir tek îmânı, i’tikâdı emretmektedir. Bu îmânın esâslarını ve nasıl i’tikâd edileceğini, bizzât Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm teblîğ etmiştir.
Muhammed aleyhisselâma ve O’nun bildirdiklerine, temiz, dürüst ve hakîkî bir îmân, ancak O’nun bildirdiğini tâm ve hiç şüphesiz kabûl edip inanmakla mümkün olur. Bu hususta çok az, kıl kadar da olsa bir ayrılığın, O’ndan ayrılmak olacağı meydandadır. Böyle bir ayrılığa düşenlerin kendilerini haklı çıkarmak için öne sürecekleri dînî, siyâsî, beşerî, ictimâi, fennî vs. gibi sebeblerin hiçbir kıymeti yoktur.

Akâid imâmımız Mâtürîdî hazretleri -2-

Dünkü makâlemizde hayâtını özetlediğimiz ve Ehl-i Sünnet’in iki imâmından biri olduğunu belirttiğimiz İmâm-ı Mâtürîdî’nin naklen bildirdiği Ehl-i Sünnet i’tikâdının başlıca esâsları şunlardır:
“Allahü teâlâ kadîm olan zâtı ile vardır. Her şeyi, O yaratmıştır. Birdir, ibâdete hakkı olan da O’dur. O’ndan başka hiçbir şey, ibâdet olunmaya lâyık değildir. O’nun kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları; “hayât”, “ilim”, “sem’”, “basar”, “kudret”, “irâde”, “kelâm” ve “tekvîn”dir. Bu sıfatları da ezelîdir. Allahü teâlânın isimleri tevkîfîdir, ya’nî O’nun hakkında sâdece dînimizde bildirilen isimleri söylemek uygun olup, bunlardan başkasını söylemek yasak edilmiştir. Kur’ân-ı kerîm Allah kelâmıdır, O’nun sözüdür. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmi harf ve kelime olarak gönderdi; bu harfler mahlûktur. Fakat bu harf ve kelimelerin ma’nâsı, Kelâm-ı İlâhîyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere “Kur’ân” denir. Bu harf ve kelime kalıpları içinde Kelâm-ı İlâhî olan Kur’ân mahlûk değildir. Allahü teâlânın öteki sıfatları gibi ezelîdir, ebedîdir.
Allahü teâlâyı mü’minler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihâtasız, ya’nî şekli olmayarak göreceklerdir. Nasıl görüleceği düşünülemez. Çünkü O’nu görmeği akıl anlayamaz. Allahü teâlâ, dünyâda görülemez. Bu dünyâ ve insanın bu dünyâdaki yapısı, O’nu görmek ni’metine kavuşmağa elverişli değildir. “Allah, dünyâda görülür” diyen yalancıdır. Hz. Mûsâ (aleyhisselâm), Peygamber olduğu hâlde bu dünyâda göremedi. Peygamberimiz “Mi’râc gecesi”nde gördü ise de, bu dünyâda değildi; dünyâdan çıktı, âhırete karıştı; Cennete girdi ve orada gördü.
Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de yaratıyor; iyi ve kötü işlerin hepsi O’nun takdîri, dilemesi iledir. Fakat iyi işlerden râzîdır, fenalardan râzî değildir. İnsanın yaptığı işte, kendi kuvveti de te’sîr eder. Bu te’sîre, “Kesb” denir.
Peygamberler (aleyhimüs-selâm), Allahü teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdikleri her haber doğrudur, yanlışlık ihtimâli yoktur.
Kabir azâbı, kabrin sıkması, kabirde “Münker” ve “Nekîr” denilen meleklerin soru sorması, kıyâmette her şeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yerküresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezârdan çıkması, mahşer yerinde toplanması, ya’nî rûhların cesetlere gelmesi, kıyâmet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkusu ve kıyâmette suâl ve hesâp, iyiliklerin ve günâhların oraya mahsûs bir terâzî ile tartılması, Cehennem üzerinde sırât köprüsünün bulunması vardır. Bunların hepsi olacaktır.
Mü’minlere mükâfât ve ni’met için hâzırlanmış olan Cennet, kâfirlere azâb için hazırlanmış Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de Allahü teâlâ yoktan var etmiştir. Cennet ve Cehennem ebedî, sonsuz kalınacak yerlerdir. Zerre kadar îmânı olan ve bu îmân ile âhırete göçenler Cehennemde ebedî (sonsuz) kalmayacaklardır.
İbâdetler îmândan bir cüz’ değildir, îmâna dâhil değildir. Farzların farz olduğuna inandığı hâlde, ama tembellikle yapmayan kâfir olmaz. Mü’min ne kadar büyük günâh işlerse işlesin îmânı gitmez. Ancak farzlara ve harâmlara, olduğu gibi inanmak lâzımdır. Emir ve yasaklardan herhangi birine inanmamak veya hafîfe almak veya alay etmek, değiştirmeğe kalkışmak îmânı giderir ve sonsuz olarak Cehennemde yanmağa sebep olur.
Halîfelikten konuşmak, dînin esâs bilgilerinden değildir. Dört Halîfenin yüksekliği, halîfelik sıralarına göredir. Eshâb-ı kirâmın hepsini istisnâsız sevmek ve hürmet etmek lâzımdır. Hepsi âdil ve dîn ilimlerinde müctehid idiler.
Son Peygamber Muhammed’e (aleyhisselâm) îmân edenler, diğer peygamberlerin ümmetlerinden daha üstündürler.
Dînimizde, mâtem tutmak yoktur. Üzülmek başka, mâtem tutmak başkadır. Peygamberimiz, hadîs-i şerîfte: “İki şey vardır ki, insanı küfre (îmânın gitmesine) sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek; ikincisi ise, ölü için mâtem tutmaktır” buyurdu.
Resûlullaha, Eshâb-ı kirâma, Tâbiîne ve evliyâya tevessül ederek, ya’nî onları vesîle ederek duâ etmek, duânın kabûlüne sebep olur.
Dînî delîller, müctehidler için dörttür: “Kitap”, “Sünnet”, “İcmâ-i ümmet” ve “Kıyâs-ı fukâhâ”. Avâmın delîli ise, müctehidin fetvâsıdır.
Tenâsühe, ya’nî ölen insanın rûhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrâr dünyâya gelmesine inanmak, dîne aykırıdır. Böyle inananın îmânı gider.
Kıyâmet günü, Allahü teâlânın izni ile iyiler kötülere şefâat edecek, araya girecektir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şefâatim, ümmetimden günâhı büyük olanlaradır” buyurdu.
Peygamberin mu’cizesi, evliyânın kerâmeti ve sâlih mü’minlerin firâseti haktır. Evliyânın kerâmeti, vefâtından sonra da devam eder.
Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır. “Bid’at”, dinde sonradan yapılan şey demektir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ve dört Halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dînde meydâna çıkarılan, i’tikâd ve ibâdet olarak yapılmağa başlanan değişikliklerdir ve büyük felâkettir.
Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez…”
Bu konuda, İmâm Mâtürîdî’nin bildirdiği başka husûslar varsa da, makâlemizin hacmi müsâid olmadığı için, biz bugün bunlarla iktifâ edeceğiz…

alıntı

KAZA VE KADERE İMANKaza ve kader, insanlığın gündemine İslâm’ın doğuşuyla girmiş bir konu değildir. Aksine, çok eski devirlerden beri şu veya bu şekilde kabul edilen, üzerinde konuşulan kavramlardır.

Kaza ve kader konusu açıldıkça, derine inildikçe, her bir konu bir diğerini düşündürür. Konuya yaklaşım tarzı ve izahlar çoğalır. Bu sebeple İslâm mütefekkirleri arasında da tartışmalara, ihtilaflara sebep olmuştur. Hatta bu yüzden Cebriyye , Kaderiyye gibi mezhepler ortaya çıkmıştır.

Kaza ve kader konusu zor ve karmaşık. Diğer taraftan altı iman esasımızdan biri. O halde kaza ve kader kavramının bizi ilgilendiren, bilmemiz gereken tarafı da var. Ve esasen bu kısmı anlaşılmayacak kadar çetin ve zor değil.

Altı iman esasından biri

Önce şunu bilmemiz gerekiyor: Birçok sahih hadislerde, Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz kaza ve kadere imanı, imanın bir esası olarak açıklamıştır. Bunlardan “Cibril Hadisi” olarak bilinen hadis-i şerifte, Cebrail a.s.’ ın bir insan şeklinde, ashabı ile beraber oturmakta olan Rasulullah s.a.v.’in yanına geldiği ve şu soruyu sorduğu bildirilir:

– İman nedir?

Efendimiz s.a.v. cevap verir:

– Allah’a, meleklerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna inanmandır. (Müslim, Ebu Davud , İbnu Mace )

Kader ve kaza, alıştığımız tabiri ile kaza ve kader, aslında birbirinden ayrılmayan iki kavramdır. Fakat kader ve kazayı anlatmadan önce, bu meselenin temeline ilişkin bazı kavramların izahı gerekir. Bunların en önemlileri, irade (küllî ve cüz’î irade), halk ve kesbdir . Bir de bunlar arasındaki ilişkinin bilinmesi gerekir.

Allah’ın iradesi, kulun iradesi

Bir davranışı yapabilme, yapılabilecek şeylerden birini diğerinden ayırıp o şeyi gerçekleştirmeye irade denir. Bu bakımdan insanın yapıp-ettikleri (fiilleri) ikiye ayrılır.

Birincisi, kendi iradesiyle (istemesiyle) yaptığı fiillerdir. Buna ihtiyarî (isteyerek yapılan) fiiller denir. Mesela kitap okumak, yemek yemek , oturup kalkmak böyledir. İhtiyarî fiillerimizin karşılığında ilâhi mükafatı veya cezayı hak kazanırız.

Diğeri ise, insanın iradesinin, istemesinin dışında meydana gelen fiillerdir. Nefes almak gibi…

Alimlerimiz çeşitli ayet ve hadislerden hareketle iki türlü irade olduğunu izah ederler. Bunlar “küllî irade” ve “ cüz’î irade”dir. İnsanın bir şeyi yapabilmesi, bu iki iradeye bağlıdır.

Küllî irade: Buna Allahu Tealâ’ın iradesi/dilemesi (ilahî irade) de denilir. Küllî irade, bütün iradeleri içine alan, çepeçevre kuşatan, bütün iradelerin ona tabi olduğu bir iradedir.

Yarattıklarında sınırsız-sonsuz (mutlak) irade sahibi O’dur. Nerede, ne zaman doğacağımız, annemizin-babamızın kim olacağı, ne zaman öleceğimiz, kıyametin kopma vakti gibi hususları belirleyen yalnızca O’nun küllî iradesidir. Bu iradenin neleri ne zaman gerçekleştireceği Allah katında bir sırdır. İnsan bunu vakti geldikçe, gerçekleştikçe görebilir.

Cüz’î irade: Diğer taraftan, insan da kendi irade ve isteği ile bir şeyi yapmak veya yapmamak kabiliyetindedir. İşte insanın bu yapıp-etme kabiliyetine cüz’î irade denilir.

İnsan cüz’i iradesiyle hayatı boyunca tercih ve seçimler yapar. Büluğ çağından itibaren yapıp-ettikleri ve seçimleri sevaba veya azaba müstahak olması sonucunu doğurur. Bu duruma sorumluluk (mükellefiyet) diyoruz.

Küllî irade, cüz’î irade ilişkisi

Allah insana sınırlı bir irade ve bu iradesini kullanacağı sınırlı bir hürriyet vermiştir. Sınırlı diyoruz, çünkü küllî iradeyi açıklarken, Allah’ın iradesinin insan iradesini kuşatttığını açıklamıştık. Yani insanın dilemesi onun fiillerinin meydana gelmesine tesir eder. Fakat bütün fiillerin gerçek yaratıcısı Allahu Teâla’dır .

Bu husus: “Allah her şeyi yaratandır.” ( Zümer , 62) “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.” (Nisa, 78) gibi bir çok ayetle sabitlenmiştir.

Allahu Tealâ , kullarının fiillerini onların irade ve seçimlerine uygun olarak irade eder ve yaratır. Çünkü mutlak yaratıcı O’dur.

Bunun bu şekilde olması, Allah’ın kullarının fiillerini yaratmaya mecbur olmasından değil, Allahu Tealâ’nın adetinin ( Adetullah’ın ) bu şekilde gerektirdiğindendir.

O halde, bir fiili seçmek, tercih etmek, kazanmak ( kesbetmek ) kuldan; kulunun seçtiği, tercih ettiği ve kazandığı şekle uygun olarak yaratmak da ( halketmek ) Allah’tandır.

Bu durumda insan kazanan, elde eden, işinin o şekilde olmasını isteyen ( kâsib ); Allah da kulunun dilediği ve kazandığı şekliyle yaratandır ( Hâlık ).

İnsanın dilemesi, Allah’ın da buna uygun olarak yaratması şeklinde işleyen ilâhi düzen, doğru anlaşıldığı takdirde kader mefhumuna ters bir şey değildir. Zira Allah, kulun serbest iradesiyle yapacağı şeyleri ezelde bilmektedir. Aksinin düşünülmesi, O’nun “İlim” sıfatının inkârı demektir.

Bu izahlardan sonra kader ve kazayı anlamak daha kolay olacaktır.

Kader ve kaza nedir?

Allahu Tealâ tarafından, var olan her şeyin (bütün mahlukatın) ve bütün olayların yaratılmadan önce ezelde, O’nun katında bulunan Levh -i Mahfuz adlı ‘kitap’ta; durumları, nitelikleri, sebepleri, şartları ve zamanıyla birlikte kayıtlı olması demektir. Yani Allahu Tealânın bütün iradelerinin, ‘ belirleme’lerinin tamamıdır. Takdir edilip belirlenen şeylere, kader kelimesiyle aynı kökten gelen “mukadder” ifadesi kullanılır.

Allahu Tealâ tarafından takdir edilen (belirlenen) şeyin varlık aleminde ortaya çıkmasına; yaratılıp meydana gelmesi durumuna da “kaza” denir.

Tariflerden anlaşılacağı üzere kader-kaza ilişkisi öncelik ve sonralık göstermektedir. Zira kader önce, kaza ise sonradır. Yani, önce bir hususta Allahu Tealâ’nın takdiri olur, daha sonra kazası gerçekleşir. O halde bu varlık aleminde gerçekleşen her olay hem kader hem de kazadır.

Bu iki tarifte geçen, her şeyin kaderinin Allah’ın ezeli ilminde olmasının anlamına gelince:

İnsanların cüz’î iradeleri ile yapmak istedikleri bir şeyi, Allah’ın o kulun bu işi nerede, ne zaman, ne şekilde seçeceğini bilmesi; bu bilgisine göre irade etmesi ve zamanı gelince de kulun tercihine göre yaratması demektir.

Hakikati kim biliyor?

Bu noktada kaza ve kader hakkında bazı büyüklerimizin söylediklerine bakalım:

Alaeddin Attar k.s. şöyle der:

“Kişinin zahirde Allah’ın yoluna sımsıkı sarılması, kalbini de Allah’a bağlaması gerekir. Yani onu saadete kavuşturacak zahiri sebepleri düşünecek, emrolunduğu üzere çok çalışıp kendini kötülüklerden koruyacaktır. Özetle kul, zahirde dış sebeplere bağlanıp hakikatte Allah’a tevekkül edecektir. Şöyle ki: Korktuğu şeylerden dolayı vaktinde kapısını kapayıp atını bağlayacak, yemeğini yiyecek, fakat hakiki koruyan ve doyuranın Allah Tealâ olduğunu bilecektir.”

Muhammed Diyauddin k.s. de bir mektubunda şöyle der:

“Kaza ve kader konusu geniş olarak izah edilmesi gereken bir meseledir. Şafiî, Hanefî mezhebine mensup alimler ile diğer bütün mezhep alimleri bu konudan söz etmiş, hatta bu konu bazı alimlerin yolunu şaşırmasına, bazılarının da kurtuluşuna sebep olmuştur.”

Bir başka mektubunda ise sözlerini şöyle bitirir:

“Kader konusuna dalmak, hakkında (inceden inceye) soru sormak uygun bir şey olmayıp, hatta bidat bile denmiştir.

Gerçek şudur ki, kaderin mahiyeti bir sırdır. Allahu Tealâ’dan başkası bu sırrı tam olarak bilemez.”

SEMERKAND_2003-ARALIK /SAYI-60
HÜSEYİN OKUR

EHL-İ SÜNNET İ’TİKÂDIİMAMI RABBANİ Ey mes’ûd kardeşim! Bize ve size herşeyden önce lâzım olan, îtikadı Kitaba ve sünnete uygun olarak düzeltmektir. Doğru yolun âlimlerinin, “Allahü teâlâ onların çalışmalarına iyi karşılıklar versin!” Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak îtikat etmek lâzımdır. Çünkü, Kitaptan ve sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. Çünkü her bid’at sahibi, ve doğru yoldan kayarak dalâlete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladıklarını ve bu iki kaynaktan çıkardıklarını söylemektedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır.İkinci olarak hepimize lâzım olan şey, ahkâm-ı şer’ıyyeyi öğrenmektir. Yâni helâli, haramı, farzı, vâcibi öğrenmektir. Üçüncü olarak hepimize lâzım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun yapmaktır. Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki, bu ikisi tasavvuf büyüklerine mahsûstur.

Îtikâdı düzeltmeden önce ahkâm-ı şer’ıyyeyi öğrenmenin hiç faydası olmaz. Bu ikisi birlikte düzelmedikce de, ibâdetlerin faydası olmaz. Bu üçü birlikte yapılmadıkca, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe, yardımcıları ve tamamlayıcıları ile birlikte yapılmalıdır. Meselâ, farzlar, sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkca, geriye kalan herşey lüzûmsuzdur ve faydasızdır. Böyle lüzûmsuz şeylere, (Mâlâya’nî) denir. Hadis-i şerifte, (Bir kimsenin müslümanlığının güzelliği, mâlâya’nîden kaçması ve lüzûmlu şeyleri yapması ile anlaşılır) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” izinde yürüyenlere selâm olsun!

MEKTUBAT .c..1. 157,ci Mektup

Reklamlar

akaid” üzerinde bir yorum

  • Bir Cevap Yazın

    Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

    WordPress.com Logosu

    WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Twitter resmi

    Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Facebook fotoğrafı

    Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Google+ fotoğrafı

    Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Connecting to %s

    %d blogcu bunu beğendi: