Arşivler

Mart 2009 ayı için tüm yazılar

Nerede dert varsa….

Mart 2, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

nergis-cicegi-resimleri

Nerede bir dert varsa, deva oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Yüce Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.

Eğer duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!

Dertsiz dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.

Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi?

Allah, yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber, uzun da bir ömür bağışlar.

Allah, ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir.

O, elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.

bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun için ağlayan göz ne mübarektir! Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir!

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?

Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin?

HZ.MEVLÂNÂ (K.S) – MESNEVİ ŞERİF

Bel fıtığına tamamen doğal, ameliyatsız, denenmiş bir bitkisel tedavi

Mart 1, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Sevgili ziyaretçiler.
Bizim denemiş ve faydalanmış olduğumuz bu tedaviyi Allah cc. rızası için sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Bu tedavi tamamen bitkisel ve hiçbir yan etkisi yoktur.
Yalnız bunu yapacak olan hastanın önceden bel fıtığından ameliyat olmamamış olması lazım.
150 gr küçük doğranmış kuru inciri ve 60 gr kuru bamyayı 8 su bardağı suya katıp bamyalar yumuşayıncaya kadar kaynatıyoruz.
Bamyalar sellenince 1 fincan hakiki zeytinyağı,1 fincan taze limonun suyu,30 gr kuru nane ve 150 gr hakiki balı da bu kaynayan karışıma ekliyoruz. 10 dakika kadar daha kaynatıp bunları blenderla lapa haline getiriyoruz.
Karışımımız hazır…
Daha sonra bir çarşafı ikiye katlayıp karışımı biraz soğuttuktan sonra çok soğuk değil vücudu çok yakmayacak sıcaklıktayken o çarşafın üzerine döküyoruz.bel bölgesini kuyruksokumu bölgesine kadar kaplayacak şekilde yayıyoruz , rahatsız olan kişi bu karışımın üzerine beli denk gelecek şekilde yatacak. Belinden kuyruk sokumu kemiğine kadar saracak şekilde sarıyoruz güzelce .En dışa da karışımı dışarı taşırmayacak şekilde güzelce bir poşetle sarıyoruz.
Bu şekilde hasta olan kişi üç gün boyunca zaruri ihtiyaçları hariç yataktan çıkmayacak. Yattığı oda havalanmayacak, yani soğuk olmayacak. Mümkünse bu karışım soğumaması için elektrikli battaniye kullanılacak. Bu üc gün ücerisinde bazen dayanilmaz bel agrisi hissedebilirsiniz. Bu gayet normaldir, sabredin, sakin tedaviyi birakmayin.

Üç gün sonra hasta bu karışımı belinden çıkaracak ,güzel bir banyo yapacak.Banyodan sonra viksle limonu karıştırıp bele güzelce masaj yapılacak .
masajın ardından yakı yapıştırılacak bütün bel bölgesi kaplanacak şekilde.
Mümkünse 4-5 gün yine dışarı çıkmadan evde istirahat edilecek.Evin içinde dolaşılabilir. Fakat beli soğuk hava ile temas ettirmeyecek.
Yakalar çıktıktan sonra tekrar viks ve limon suyu ile masaj yapılacak bir kaç gün.
Bir ay boyunca mümkün mertebe bel yorulmayacak, ağır işler yapılmayacak.
Bir kaç ayda hasta tamamen eski sağlığına dönüyor biiznillah.
Bu tedavi bir çok defa denenmiştir.
Ve netice alınmıştır.
Kayseride bir Doktor bu tedaviyi uygulamıştır.
Bize de bir dua ederseniz çok sevinizriz.
Anlaşılmayan yerleri ve ya sorularınızı buraya yazabilirsiniz.
Hepinize sağlıklı günler dileriz.
Usluu.

iyi gün dostları ile mahşerde mahçup olsnların halleri

Mart 1, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

İbretle okuyacağınızı ümit ettiğim mesaj yüklü üç hadise arz ediyorum bugün sizlere.1- Hicri 247’de Bağdat’ta dünyaya gelen şarkın ilim ve tasavvuf önderlerinden İmam-ı Şibli’nin etrafında çok sayıda insan toplanmıştı.

Ancak kendisi bu çokluktan fazla etkilenmiyor, bunların vefalı dost olup olmadığını denemeyi bile düşünüyordu. Nitekim bir kır sohbetinde düşündüğünün doğruluğunu öğrenmek isteyerek çevresinde toplanan dostlarına yanındaki taşları, toprakları fırlatmaya başladı. Bunun üzerine etrafındakiler:

– Hocamız kafayı bozmuş, çekilelim yanından! diyerek birer ikişer uzaklaşmaya başladılar. Şibli ise bu defa uzaklaşan dostlarına şöyle seslendi:

– Nereye benim sahte dostlarım nereye?

Dediler ki:

– Biz senin dostunuz ama sen de bize taş toprak fırlatıyor, bizi rahatsız ediyorsun!.

Şibli tebessüm ederek cevap verdi:

-Şayet siz gerçek dost olsaydınız hocamız kafayı bozmuş diyerek çekilme yerine, hocamız hastalanmış hemen tedavi ettirelim de kimseyi rahatsız etmez hale gelsin, diyerek daha fazla vefa gösterip yanımda olacaktınız. Demek ki sizler hep iyi gün dostusunuz. Henüz dosttan gelecek sıkıntılara sabredecek vefa ve sadakate ulaşmamışsınız.!

Ne dersiniz bu olaya? Dostlarımıza vefamız, menfaat gördüğümüz müddetçe mi bizde de? Gelmesi muhtemel eziyetlere bizim de sabrımız yok mu yoksa?

2- Hicri 198’de Mekke’de vefat etmiş olan büyük mutasavvıf Süfyan bin Uyeyne:

“Mahşerde üç sınıf insanın mahcubiyeti derin, mazereti geçersiz olacaktır.” der ve onları şöyle sıralar:

* Amel ve ahlakta hizmetçileri kendilerini geçen zenginler mahşerde mahcup olacaklar.

* Geride kalan mirasçıları hayır yapmakta kendilerini geçen mal sahipleri de mahşerde mahcup olacaklar!

* Okuttuğu öğrencileri amel etmekte kendilerini geçen hocaları da mahşerde mahcup olacaklar! Sebeplerini de şöyle açıklar:

– Amelsiz zenginler, yoksulduk, çalışmaya mecburduk, amel etmeye fırsat bulamadık diyemeyecekler. Çünkü kendilerini geçen hizmetçileri kendilerinden de yoksuldular, onlar da çalışıyorlardı.

– Malımız yoktu da onun için yoksula yardımda bulunamadık diyemeyecekler, miras bırakanlar. Çünkü mirasçıları, bıraktıkları kendi mallarından yaptıkları yardımlarla geçtiler kendilerini.

– Bilmediğimiz için amel edemedik diyemeyecek hocaları. Çünkü öğrencileri kendilerinden öğrendikleriyle geçtiler kendilerini. İşte bu üç sınıf, yakınlarının kendilerini geçmelerinden memnun olsalar da kendileri geride kaldıklarından mahcup olacaklar, mazeret bulamayacaklar.

Şimdi sıra bizde. Bizler ne durumdayız bu konularda? Gerilerde kalıp da mazeret arayanlardan mı olacağız yoksa? Düşünmeye değer mi?

3- Hicri 104’te Kufe’de vefat eden İmam-ı Azam’ın da hocası sayılan İmam-ı Şaabi, yaptığı vaazlarını hep dinleyip hiç konuşmayan bir adama sordu:

– “Neden hiç konuşmuyor, hep dinliyorsun?”

Suskun adamın cevabı hem tebessüm hem de tefekküre sebep oldu. – Ben dedi, buraya bir şeyler almak için geliyorum, vermek için değil. Bunun için de hep kulağımı kullanıyorum, ağzımı değil. Zira dedi, kulağımdan giren bana bir şeyler öğretir, onunla amel ederim. Ağzımdan çıkan ise bir şeyler öğretmez sadece ben de bir şeyler biliyorum gururu vererek aldatır, amel etmekten geri kor. Bu cevabı tebessümle dinleyen Şaabi:

– Ey sessiz adam! dedi, bir konuştun pir konuştun. Amel etmek için değil de anlatmak için dinleyenlere ders olsun senin bu halin..

Ne dersiniz, bu cevabın bize de işareti var mı? Okuduğumuzu, dinlediğimizi hep başkalarına anlatmak için değil de önce kendimiz öğrenip amel etmek için mi okuyup dinlemeliyiz?

AHMED ŞAHİN
Zaman

Tarikat ve tasavvuf büyüklerinden örnek tavırlar

Mart 1, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
 
Soruyu şöyle sormuş okuyucum: “Tarikata da, tasavvufa da karşıyım.” diyerek maneviyat büyüklerine duyduğumuz saygıyı yıkmak isteyenlere siz nasıl bakıyorsunuz?

Her meslekte olması mümkün olan kötü örnekleri öne çıkarıp da, tarikat ve tasavvufta hiç iyi örneklerin verilmediğini iddia etmek doğru olur mu? Yok mu onların da takdir toplayan tavırları?

Efendim, aslında tarikatın telkin ettiği tasavvuf, İslam’ı aşk ve şevk duyarak yaşama halidir. Bu aşkı insanlar bazen bir tasavvuf büyüğünden alır, bazen okuduğu irşat kitaplarından, bazen de çevresinde gördüğü güzel örneklerden.. Geçmişte bir tasavvuf büyüğünde de, bir fıkıh aliminde de, hayranlık uyandıran çok güzel örnekler görülmüş, topluma yön veren bu güzel örnekler çok da etkili olmuştur. Halen ihtiyaç duyduğumuz bu örnek tavırlardan bazılarına birlikte bir göz atalım isterseniz.

1- Şam’ın ileri gelen mutasavvıf ve muhaddis âlimlerinden İbn-i Muhayriz (vefatı: 99), alışveriş için kimsenin dikkatini çekmeden girdiği mağazadan alacağı malları seçiyordu ki, bu sırada kendisini fark eden birinin mağaza sahibine, “Mallara bakan şu zat Şam’ın büyük mutasavvıflarından İbni Muhayriz’dir, Ona ucuza ver.” dediğini duydu. Bu tanıtımdan rahatsızlık duyan tasavvuf büyüğü, kitaplık çaptaki ikazını şöyle yaptı: – Biz buraya paramızla mal almaya geldik, dinimizle değil! Bizim ilmimiz İslam’ı doğru anlamak ve doğru yaşamak içindir, ucuza mal almak için değil. Lütfen herkese nasıl satıyorsanız bize de aynı fiyattan satın, ilmini menfaatine alet eden din adamı durumuna düşürmeyin bizi!

Evet, toplumun tüm kesimlerine verilen muhteşem bir samimiyet mesajıdır bu. Kimse bu samimiyet mesajını basite alamaz, günümüzde böyle etkili örneklere ihtiyaç yoktur diyemez.

2- Nişabur’un mübarek mutasavvıfına (258) bir talebesi şöyle sordu: -Ben ihlasta mı ilerliyorum, yoksa riyada mı, nasıl kontrol edebilirim kendimi? Cevaba bakın lütfen: -Seni övenle yeren, nazarında bir olduğu zaman ihlasta ilerlediğini düşünebilirsin. Öyle değil de seni öveni seviyor, yerene kızıyorsan, ihlasta değil benlikte ilerliyorsun demektir. Unutma! İnsanların övmesi kurtarmaz, yermesi de batırmaz. Mühim olan, Allah’ın övmesidir. Çünkü cennetle cehennem O’nun elindedir!.

3- Bir ihlas ve tevazu örneği de müctehid alimlerimizden verelim. Ahmed bin Hanbel (H. 241) Bağdat’ta pazardan dönüyordu. Onu elinde pazar çantasıyla gören biri koşarak gelip çantasını alarak taşımak istedi. Vermek istemeyince de ısrar etti: – Efendim, bizim vazifemizdir büyüklerimize hizmet etmek! Ahmed bin Hanbel, şu karşılığı verdi: – Biz kendimizi, çantası taşınacak büyüklerden bilirsek bu kibir olur, küçüklüğümüzün delilini teşkil eder. Bu sebeple bizi çantası taşınacak büyüklerden bilmek size sevap kazandırsa bile bize günah getirir. En iyisi, kendi yükümü kendim taşımalıyım. Çünkü mahşerde de herkes kendi yükünü kendisi taşıyacak, kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir!

4 – Bu gibi hasbi önekler geçmişe mahsustur, denemez. Onların günümüzdeki devamından da örnek verebiliriz. Benim İlk hocalarımdan Gönenli Mehmet Efendi (vefatı: 1991) elini öpmek isteyenlere, “Ben kendimi eli öpülecek biri olarak görmüyorum” diyerek el öptürmek istemez, ısrar edenlere de şöyle çıkışırdı: – Benim elimi öpeceğine kendi elini öp! Çünkü derdi, benim elimi öpme tevazuuna sahip olan adamın eli öpülür! Ne dersiniz, basit görülüp de yok sayılabilir mi böylesine mesaj yüklü mükemmel örnekler?


AHMED ŞAHİN

Ne kadar örnek bir müslüman olabildik?…

Mart 1, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Geçenlerde evdeki bulaşık makinası bozulunca biz de acilen ailece yeni bulaşık makinası almak için tuttuk elektrikli eşya mağazasının yolunu…

Bir arkadaş buradaki isim yapmış kaliteli fakat küçük bir elektrikli eşya mağazasında %70 indirim var dedi işgüzarlık yapıp.

Biz de gidip bir bakalım dedik..

Ben her ne kadar ‘  o mağazanın indirimli fiyatı diğerlerinin normal fiyatından fazladır” desemde bir gidilip bakıldı.

Bir tane makina begendik.

Fakat nedense içim rahat değildi.

Bir de büyük mağazaya bakalım dedim.Tamam dedik.

Büyük mağazaya girerken dünya maeşgalesinin bizi oyaladıgını düşünürken, bu magazaya rabıtalı olarak girelim dedik.

Neyse bakınırken bir tane eleman aradık ki bize yardımcı olsun diye hafif sakallı bir Alman genç geldi.

Bizler şu anda ekonomik krizden dolayı makinayı taksitle almak istediğimizi fakat faiz de ödemek istemediğimizi belirttik..

Genç te şakadan yok olmaaaz, sizin için %7o faiz uygulaması yapariz dedi güldük..

Neyse konusurkemn , nerde oturdugu falanderken evlenip taşınacağından bahsetti.

Tunuslu bir kızla evlenmek istediğini , nişanlı olduklarını söyledi.

Biz de ona milliyetini sorduk %150 Alman oldugunu söyledi.

Tabii içimizdeki merakı frenleyemeden tekrar sorduk

“Müslüman oldun mu”

 

Konunun devamı sonra inşaallah….

Almanya’da İslam’a ilgi dörde katlandı

Mart 1, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

d3ac1d8902260292731e5ceny1Almanya’da genel kamuoyunda İslam hakkında olumsuz ön yargılara rağmen son bir yıl içinde Müslüman olan Alman sayısı dört misli arttı.

Alman Spiegel, küresel sorunların taarruzu karşısında bunalan Almanların çıkış yolu aradıklarını ve çözümü de Kur’an’a teslim olmakta bulduklarını yazdı.

Derginin haberine göre, pratisyen bir doktor olan Kai Lühr 2.5 yıl önce eşi ile birlikte İslam dinine geçti. Müslüman olduktan sonra adlarını Kai Ali Raşid ve Katrin Ayşa Lühr olarak değiştirdiler. 43 yaşındaki Kai Ali Raşid, cuma namazlarına Köln yakınındaki Frechen’deki camiye düzenli olarak gidiyor. Camide Faslılar, Filistinliler ve sonradan Müslüman olan Almanlarla birlikte namaz kılıyor. Caminin diğer Alman müdavimlerinden biri eski bir boksör, diğeri ise bir mühendis.

Lühn, “Bugünlerde herhangi bir camide, sonradan Müslüman olan en az birkaç Alman görebilirsiniz” diyor.

Almanya’daki İslami hayat ile ilgili yapılan bir çalışma, Kölnlü doktorun açıklamalarını doğruluyor. Çalışma sonuçları Spiegel’e göre oldukça şaşırtıcı. Çünkü İslam dini Almanya’da daha çok terörizmle, zorunlu evlilikler ve töre cinayetleri ile birlikte anılıyor. Dergiye göre, Temmuz 2004 ve Haziran 2005 arasında dört bin Alman İslam dinine geçti.

Almanya içişleri bakanlığının sponsorluğunda Almanya Müslüman Arşivi Müslüman Enstitüsü tarafından yapılan çalışmaya göre, bir önceki yıla kıyasla bir yıl içinde İslam dinine geçen Almanların sayısı dört misli arttı.

Üç yıl öncesine kadar Almanya’da ortalama 300 kişi İslam dinine geçiyordu. İslam dinine geçenlerin çoğu da, bir Müslüman ile evlenen Alman kadınlardı. Şimdi ise Almanlar sırf kendi özgür iradeleri ile İslam dinine geçiyorlar. Din değiştirenler arasında kadınların oranı yine de yüksek  fakat bunların arasında bir çok üniversite mezunu ve Kai Lühr gibi orta sınıf vatandaşlar da var.

Vaftiz edilen ve bir Hıristiyan olarak yetiştirilen Lühr, üniversite mezunu ve eczacılık konusunda uzmanlık kazandı. Geliri iyi. Profesyonel bir dansçı olan Katrin ile evlendi. Bir apartman dairesine yerleştiler fakat bir süre sonra bir şeyin eksik olduğunu hissetmeye başladılar. Lühr, çok ağır bir hasta geldiğinde bazen kendisini çok ümitsiz hissediyordu. Hıristiyanlık, Budizm ve Dalai Lama’ya ilgi duydu. Fakat aradığı cevapları bulamadı.

Almanya’da sonradan İslam dinine geçenleri inceleyen din sosyologu Monika Wohlrab-Sahr, “Doğuştan itibaren Müslümanlığı yaşayanlar daha liberal!” diyor.

Hamburglu bir avukat olan ve sonradan İslam dinine geçen Alman Nils Bergner, beş vakit namazını düzenli olarak kılıyor. Nils Bergner, Türk arkadaşı Ali Özkan ile birlikte çalışıyor. Ali Özkan da Müslüman. Birlikte camiye namaz kılmaya gidiyorlar. Ancak sadece Nils Bergner’in çalışma ofisinde düzenli olarak katlanmış bir seccade bulunuyor. Özkan ise, “Yapamıyorum. Sabah namazı sabah 6’da. Çok erken” şeklinde konuşuyor.

İki arkadaş yakınlarda bir gece yemeğine davet edildiler. Yemekte likör katkılı bir İtalyan tatlısı olan tiramisu da vardı. Bergner, alkol olduğu şüphesi ile tatlıyı yemekten çekinince, Özkan, “Ciddi olamazsın. Devam et, haydi ye. Bu sadece bir tadlandırıcı” şeklinde konuşmuş fakat Bergner tatlıya yine de hiç dokunmamış.

1979’da İslam dinine geçene kadar Protestan bir papaz olan Berlinli imam Muhammed Herzog, “İslam dinine geçenlerin pek çoğu Hıristiyan. Ancak bir yerde dinleri hakkında şüphe duymaya başlıyorlar. İmamlık ettiğim camide İslam dinine geçen Almanca konuşanların sayısı farkedilir şekilde artıyor. Herzog, 10 yıl önce yılda ortalama 50 kişi İslam dinine geçerken, şimdi bunun iki misli arttığını kaydederek “Önceden ateist olup da sonradan İslam dinine geçenlerin sayısı çok nadir” dedi.

Lühr, Alfa Romeo GT otomobilinin bagajında devamlı olarak seccade bulunduruyor. Batı toplumunda değerlerden bir düşüş olduğunu söyleyen Lühr, “İslam’da değerlerin hep bir karşılığı vardır” ifadesini kullanıyor.

 

dunyabulteni.net

Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz..

Mart 1, 2009 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Soru: Ben nasıl öleceğimi merak ediyor, hayalimde hep öleceğim anı düşünüyorum.

Son anımda iyi şeyler düşünerek, güzel sözler söyleyerek gitmeyi çok arzu ediyorum. Böyle güzel bir gidiş için ne yapmam gerekir acaba, diye soruyorum.

Efendim, bu mesele, hemen hepimizin bir numaralı meselesidir. Ölmeye aday olan her insan iyi bir ölümle gitmeyi, güzel şeyler düşünüp söyleyerek buradan imanla ayrılmayı hayatının gayesi bilir. Ancak bu gayeyi gerçekleştirmek için Peygamberimiz (sas)’in ikazını hatırdan çıkarmamak gerekir. Bakın ne buyuruyor aleyhis’salat-ü ves’selam Efendimiz:

“– Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!”

Demek ki hayatımızı nasıl yaşadığımız mühim. Güzel bir gidiş için güzel bir İslami hayat yaşamak gerekir. İmani konuları benliğimizdeki iman merkezleri olan (sır, hafi, ahfa) gibi latifelerimize hayat boyu yerleştirmeye çalışmalı, söylentilerle sökülmez hale getirmeyi, hayatımızın bir numaralı meselesi haline getirmeliyiz. Başka bir ifadeyle, insan hayatı boyunca inançlarına kalbinde, gönlünde, hafıza ve hayalinde ne kadar yer verir, ne kadar üzerinde titrer, yaşayışında uygularsa, ölürken de o nispette onunla meşgul olur, şuuraltında yerleşmiş olan o meşguliyetinin tekrarıyla son nefesini verir. Yani hayatı boyunca neyi fikretmişse, son nefesinde de onu zikreder. Böylece Efendimiz (sas)’in, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” haberi tecelli eder. Nitekim irşat eserlerinde bu konuya şöyle bir örnek de verilir:

Hayatı boyunca İslam’ı aşk ve şevkle yaşayarak yaşlanan bir hastayı muayene eden doktorlar, ‘Bize düşeni yaptık, gerisi Allah’a kalmış!’ diyerek giderler. Son anlarını yaşayan hasta ise baygın halde yattığı yatağından doğrularak yumuk gözlerle oğluna seslenir:

– Oğlum, çabuk beni musluğa götür, abdest alacağım, baksana vakit girmiş, namazımı geciktirmemeliyim, diyerek nefes nefese oturduğu yerde uzattığı ellerine döküldüğünü hayal ettiği sudan abdest almaya başlar. Acele ile her zaman yaptığı gibi camiye koşar, girdiği safta yine hayalen yerini alır, ellerini kulaklarına kaldırarak son gücüyle ‘Allahü Ekber’ diye tekbir alır. Ancak aldığı bu tekbiri son sözü olur, tekbirle birlikte yatağına yığılıp kalır. İşte bu hâl, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz!” gerçeğinin bir örneğini teşkil eder. “Dervişin fikri ne ise, zikri de odur.” sözü de bunu ifade eder.

Demek ki, ömür boyu kalbimizde, gönlümüzde neleri beslemiş, neleri hafızamıza nakşetmiş, nelerle meşgul olmuşsak ölüm anında da şuuraltına yerleştirdiğimiz bu konuların gereğini hayal edip yapacak onu yaşayacağız. Hayat boyunca ihmal etmediğimiz namazımızla, tekbirimizle hayatımızı noktalamamız bile söz konusu olacaktır.

İşte hadis-i şerif de bize bu vazgeçilmezimizi hatırlatıyor: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.” Öyle ise bütün mesele nasıl yaşadığımız, hayatımızı nelerle meşgul edip tükettiğimiz meselesidir. Her insan kendine bu soruyu sormalıdır:

-Ben nasıl bir hayat yaşıyorum? Neleri hayatımın gayesi, hedefi haline getiriyorum? Şuuraltıma neleri yerleştiriyor, son nefesimi verirken neleri tekrarlayacak duruma geliyorum? Bence her birimizin kendi nefsimize sormamız gereken ihmal edilemez sorular olmalıdır bunlar. Efendimiz’in bu ikazını hatırımızdan hiç çıkarmamalıyız:

Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!

Ne dersiniz bir düşünelim mi? Nasıl yaşıyoruz?

dsc00029
AHMED ŞAHİN
Zaman