Arşivler

Kasım 2008 ayı için tüm yazılar

Huzurundayım, Huzurluyum…..

Kasım 2, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

Ya Rabbi!!

İşte yine geldim….

Huzuruna geldim…

Aradığım huzuru bulmaya geldim.

Bir çok yerde huzur aradım.

Yok!

Huzurundan başka yerde huzur yok.

Gönlümü ağyarla avutmaya çalıştım nicedir..

Sahte huzurlar peşinde koştum.

Gerçek huzur senin huzurundaymış.

Serdim yere bedeni, nefsi secdede ,

Sürdüm alnımı yüzümü seccadeye..

İşte tek huzur burda..

Huzurunda .

Ben asi, kaçak kölen..

Kaçınca asıl esaret başlıyormuş meğer.

Nefse, şeytana ve dünyaya , masivaya esaret..

Asıl hürriyet sana köle olmaktaymış..

Ben huzuruna geldim işte, kabul et ne olur..

Affeyle bu asi köleni..

Geldim huzuruna, huzura…

İlahi nur ve insan yüzü

Kasım 2, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
İLÂHİ NUR VE İNSAN YÜZÜ

İnsanın yüzü Cemalullah’ın aynası durumundadır. Her bir insanın yüzünde ilâhi esmanın, Allah(cc)’ın nakışının ayrı ayrı mührü vardır. Her birimizin yüzü bir avucun içerisine sığacak kadar olduğu halde milyarlarca çeşitli oluşu, bu Ahmet’tir, bu Mahmut’tur, bu Hatice hanımdır diye birbirinden ayırt edilebilmesi, ilâhi mührün, ilâhi nakışın eseridir. Her birimizin yüzünde ilâhi tecelli ve kudret-i sübhaniye aks eder. İmanın nuru, güneşin parlaması gibi müminin yüzünde parlar.

Fakat bu, yüzünü yaratıcısına çevirenler içindir. Yoksa Allah(cc)’ı bırakıp mahluka yüz çevirilirse, o insanın yüzü hayvanatın yüzü gibi olur. Ama hayvanat fıtrat-ı ilâhiye ile Rabbini bilir, mahluka yüzünü çevirmez. İhtiyacı kadar yüzünü nebatata çevirir ama yüzünü fıtrat-ı ilâhiyeye göre, Rezzak-ı Kerim’e çevirir. Kanaatkârdır, itaatkârdır. Allah(cc) Tealâ tarafından rızkının devamlı verileceğini bilen hayvanat, rızkı bizim gibi hırsla ambarda saklamaz, efendisinin önüne bıraktığı arpasını, buğdayını, yulafını yer, ayağıyla devirir, üstünde yatar. Bilir ki Rezzak-ı Kerim yenisini göndermeye muktedirdir. İnsan ise rızkının üstüne düğüm atar, rızkın gelmemesinden endişe eder.

İnsanoğlu yüzünü, kendini yaratan Allah(cc)’a döndürmeye mecburdur. Bu yüzde iki gözü, bir dili vardır. Dil tamamen Allah(cc)’ın rızasını elde etmeye tahsis edilecektir. İki gözden biriyle dünyaya bakma mecburiyeti varsa, diğeriyle de kendini yaratana bakmak zorundadır. Yoksa yüzü Allah(cc)’ın azametine, nuruna ayna olmaz. O yüzün arkasında da bir beyin vardır. Kâmil insanların beyni bütün insanlığa nur saçacak Cevher-i Rabbaniye ile doludur.

Tevhid ile, marifet-i ilâhiye ile, Allah(cc)’a olan ülfet ve ünsiyeti artırmak suretiyle yüzümüzün Allah(cc)’a çevirilmesi gerçekleşir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in getirdiği yolda istikamet sahibi olmak, insanı, nefsinin seçip benimsediği sahte mabud ve mahbuplardan Allah(cc)’a çeviren yegâne yoldur. Kim Rasulullah s.a.v.’in sünnetini ihya etmeye çalışırsa, muhabbet-i ilâhiye onu kuşatır.

Allah(cc) Rasulü’ne ittiba ederek rızaya ermek için tevbe etmek, kâmil bir rehbere tabi olmak ve daima zikrullah ile meşgul olmak tek emin yoldur. İnsanın kurtuluşu, kemâlatı, nefsinin mahbuplarından, sevgililerinden yüzünü Allah(cc) Tealâ’ya çevirmesine bağlıdır. Kulun vazifesi taat ve zikirle bunu ele geçirmektir.

Zikir öyle bir nuranî tılsım, öyle bir cevher, öyle bir Rahmet-i Rahman’ın eseridir ki, kim zikri kalbine doldurursa yüzünde Sure-i Fetih’teki gibi secde eseri görülür. Allah(cc)’ı marifet sıfatıyla tanıdığı belli olur.

Bediüzzaman Hazretleri demiştir ki:

“Ey aziz olan kimse; bil ki Kelime-i Tevhidin ve Allah(cc) Tealâ’nın Esma-i Hüsna olan ismi şeriflerini tekrar ile zikre çokça devam etmek, insan kalbini pek çok şeylere bağlayan bağları, nefsanî ipleri kırmak içindir. Nefsin tapacak derecede put ittihaz ettiği sevgililerinden yüzünü çevirmek içindir.”

Bu itibarla Allahu Azimüşşan’ın tevhid ve esmasının tekrar tekrar zikriyle, kalbi bağlayan nefsanî sıfatların koparılmasıyla yüzümüz, yani Allah(cc)’ın aynası rahmet dairesine girer. Allah(cc)’ın kudretinin nakşı olan yüzümüz, zikirle, itaatle, amel-i salih ile nurlanır. Aksi halde nefse ve şeytana çevrilen yüz ilâhi nura mazhar olmaz; dünyada da, ahirette de kara olur.

Şu halde bu yüz ya mabuda ya da mahluka çevrilecektir. Gerçekte nefsinin menfaatini düşünen, onun iyiliğine çalışan, nefsinin şeytanla işbirliğini engeller, cehenneme düşmesini engellemek için her türlü tedbiri alır. Böylece dünyada da ahirette de kalbi pak, yüzü ak olur.

Mehmet ILDIRAR

Kalp hikmetin, beden nefsin kaynağıdır

Kasım 2, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
KALP HİKMETİN, BEDEN NEFSİN KAYNAĞIDIR

Ebu’d-Derda (R.A.), Hz. Peygamber (A.S.)’den duyduğu şu hadis-i şerifi naklediyor:

“İlim elde etmek için yola çıkan kimseyi, Allah(cc) cennet yollarından bir yola iletir. Melekler, ilim talebelerinden memnun oldukları için üzerlerine kanatlarını gererler. Gerçekten ilim elde etmek için uğraşana, gök ve yerdeki bütün varlıklar, hatta sudaki balıklar bile istiğfar ederler. İlim sahibi alimin, sadece ibadet eden abidden üstünlüğü, dolunayın ışık vermede diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Muhakkak alimler peygamberlerin vârisidir. Peygamberler, dirhem ve dinar gibi bir mal miras bırakmadılar. Onlar sadece ilm-i zahir ve ilm-i batını miras bıraktılar. Kim bu ilimden alırsa, büyük bir pay elde etmiş olur.”

Beşeriyetin babası Hz. Adem (A.S.)’e verilen ilk şey ilim ve hikmet oldu. Daha sonra bu evlatlarına intikal etti. O’na unutma, şeytana ve nefsine uyma özellikleri de verildi. Bu da çocuklarına intikal etti.
Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’da bildirildiği üzere Zekeriya (A.S.) dua etti ve Allah(cc)‘tan risaletine vâris olacak bir evlat istedi. Zira peygamberler miras bırakmazdı.

“Alimler, peygamberlerin vârisidir.” hadis-i şerifine göre acaba hangi ulema Allah(cc) Rasulü’nün vârisidir?

Mal ve meta peşinde koşmayan hoca alimdir. Eğer bir hoca mal ve metayı hedefleyip, sadece bunları miras bırakırsa, bu hal hadis-i şerife muhaliftir. Böylece, ulemanın bir vasfı ve Ebu’d-Derda Hazretleri’nin naklettiği hadis-i şerifin sırrı ortaya çıkmış oldu.

Allahu Tealâ, Adem (A.S.)’ı yaratacağı zaman Cebrail (A.S.)’a yeryüzünün dört bir tarafından birer avuç toprak getirmesini emretti. Getirilen bu değişik topraklar yoğurularak Adem (A.S.)’m vücut hamuru meydana geldi. Allahu Tealâ, Adem (A.S.)’ın toprağının cevherlerine hitab-ı ilâhîyi işitme ve cevap verme kabiliyetlerini bahşetti.
Allahu Tealâ, Adem (A.S.)’ın hamurunu tamamlayıp, ruhundan nefyettiği zaman, böylece ilim ve hikmet de kendisine verilmiş oldu. Böylece O, kendisine ruhun üflenmesi ile ruh ve ruhanî özelliklerin sahibi, yaratılış toprağının cevherinde bulunan türlü istidatlarla da nefis ve nefes sahibi oldu. Yani Adem (A.S.)’ın kalbi hikmetin, bedeni heva ve nefsin kaynağı olurken, tabiatı da nesilden nesile intikal etti. İlim ve hikmet ise, Ebu’d-Derda hadisinin sırrıyla ancak ona talib olanlara kaldı. Yani her babadan oğula ilim ve hikmet geçmedi. Allahu Tealâ ilmi, ilim talebi ile yola çıkan kimseye verdi.

Adem (A.S.)’m oğlu Habil, torunları Şit (A.S.), Hud (A.S.) Nuh (A.S.), ilim ve hikmet sahibi olurken, diğer oğlu Kabil ise nefis ve hevanın sahibi oldu.

Bu hal ile Adem (A.S.) maddi doğum ile nefsi, manevi doğum ile ilim ve hikmeti ve dolayısıyla mürşidliği, veliliği, nebiliği evladlarma intikal ettirdi. Bu miras, yaradılışımızdaki manevi cevherden, ilim ve hikmetten kaldı. Artık dileyen, manevi doğuştaki ilim ve hikmeti tahsil için mürşidini aradı. Dileyen de maddi doğuşun tabiatında kaldı.

Mehmet Ildırar

Kalbin ilacı , zikrin nurudur.

Kasım 2, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı
Kalbin ilacı, zikrin nurudur…

Hasan-ı Basri k.s. Hazretleri’ne birisi:
“Ey Hasan, gönlüm kasvetle dolu. Ne yapayım?” deyince, “Allah(cc)’ın zikri ve Rabbine tevbe, istiğfar ile yumuşat,” buyurmuştur.

Nefis pak olup, kalp de münevver olursa o zaman Rahman’ın kokusu gelir. Necis olan nefsin kokusu sahibinde bulundukça, yaptığı amellerin nuru semaya ulaşmaz. Böyle amel, sahibine istenilen faydayı vermez. Dualar makbul olmaz. Allah(cc)’a ancak pak bir gönül ve pak bir dille yaklaşabiliriz.

Zikrin bir kudsiyeti vardır. Zikreden zakire Allah(cc) katından indirilen bir feyz vardır. Onu anlatmak adet olmamış. İşleri, işaretleri anlatılmış; şifaları, halleri gösterilmiş. Esrarını Rabbim bilir.

Her zikredene bir lebbeyk diyen vardır. Çünkü kim Allah(cc)’ı zikrederse muhakkak onun zikrine buyur kulum denir.
Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir.Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.

Bir adamın beşbin kere meşakketle , zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüzbin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah(cc) katında sevabı ve yakınlaşması çok olur.

Zikir, tasavvufun meyvesidir, müridin bineğidir. Şeytanı öldürmek için en iyi silahtır.
Arifler, zikrin kudsiyetini , nurlu olmasını kalbin cilasına ve nefsin ıslahına bağlamışlar.
Onun için ahir zamanda zikredenler az oldu. Namazlarda zikredenler az oldu, camilerde zikredenler az oldu. Çünkü cins cinsi çeker. Eğer sen tevbe eder, bir kâmil mürşidle nefsinin ıslahına ve kalbinin cilasına çalışırsan, o mürşid sana zikir verir.

Zikir, tevbe niyetiyle, ıslah niyetiyle çekildiği için, nuru ağzın ve kalbin pis kokusunu izale eder. Soğan ve sarmısak yiyen camiye gelmesin emrine binaen insan nasıl karanfil,tarçın ve daha nice çeşit kokuyla kötü kokuyu gidermeye çalışıyorsa, zikrin nuraniyeti de kalbin ve nefsin kötü kokusunu izale eder.

Hocalar sevap kastıyla zikretmeyi çok tavsiye etmişlerdir. Ama sevabın ötesinde asıl fayda nefsin ıslahı, terbiyesidir, Allah(cc)’a yakınlaşmadır. Fakat zikreden ne kadar çok zikrederse etsin, kendi vasıfları bozulursa, zikri de kalitesi düşük meyve gibi olur.Sevabı vardır elbette, ama özürlü ağacın meyvesi gibidir.

Tevbei nasuh ile tevbe edip yüzünü Allah(cc)’a çevirenin, kâmil bir velinin huzurunda inabe tevbesiyle, nasuh tevbesiyle nefsinden utanıp Allah(cc)’a sığınanın zikri ise,gönüle merhem, nefsin ıslahına vesile olur.

 Mehmet Ildırar