Tasavvufun Tarifi

Ocak 12, 2008 Tarihinde usluu Tarafından yayımlandı

7.jpg

Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir.

Tasavvuf hâl isi oldugu için, yasayan bilir, tarif ile anlasilmaz.

Tasavvuf ilmi, kalb ile yapilmasi ve sakinilmasi gereken seyleri ve kalbin,
ruhun temizlenmesi yollarini ögretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmistir. Birkaçi söyle:

Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarindan kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip,
iyi huylarla doldurmak demektir.

Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapismak ve bid’atlerden kaçmaktir.

Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayirli islerin hakiki ve
kusursuz olmasidir. Allahü teâlânin lütuf ve ihsani ile daha yükseklere çikanlar da olur.

Tasavvuf, fâni olan her seyden yüz çevirip, baki olana baglanmaktir.

Tasavvuf, Islam ahlaki ile süslenmektir.

Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.

Tasavvuf, bastan basa edeptir, tamamen edepten ibarettir.

Tasavvuf, kadere rizadir.

Tasavvuf, Hak teâlâya inkiyaddir, kayitsiz sartsiz teslimiyettir.

Tasavvuf, emeli birakip amele devam etmektir.

Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktir.

Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek degildir.
Bunlari yapmak her insanin kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanlari incitmemektir.
Bunu yapan, vasil olmus, yani maksada kavusmustur.

Tasavvuf, insani, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karsi gereken
güzel ahlaka kavusturan yoldur. Insana bu yolu mürsid-i kâmil ögretir.

Tasavvuf, her sözünde, her isinde, dine yapismaktir.

Tasavvuf, izdirap çekmektir. Sükun ve rahatlikta, tasavvuf olmaz.
Yani, asikin masuku aramaya çalismasi, masuktan baskasi ile rahat etmemesi gerekir.

Tasavvuf, Resulullahin mübarek kalbinden çikip, evliyanin kalblerine gelen bilgilerdir.

Tasavvuf, kendi nefsinin ayiplarini, kusurlarini anlamaktir ve dine uymakta kolaylik ve
lezzet hasil olmaktir ve gizli olan sirkten, küfürden kurtulmaktir.

Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.

Tasavvuf, Allahü teâlâyi, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i seriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâyi görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]

(Bir kimse, iki salih komsusundan nasil utaniyorsa, gece gündüz, kendisi ile beraber olan
iki melekten de öyle utanmalidir!) [Beyheki]

Allahü teâlânin gördügüne inanan, Onun begenmedigi bir seyi yapabilir mi?
Yanindaki iki melegin, günah ve sevaplari tespit etmekle görevli oldugunu yakînen bilen kimse,
kötü isler yapabilir mi?

Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapilmistir. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir.
Yani çok önemli isi, önemli isten önce yapmaktir.

Aglayan bir kimse görsek, hangi üzücü seyin bu kimseyi aglattigini bilemeyiz.
Eger ayagina diken battigi için agliyorsa, diken bize batmadigi için, ona verdigi izdirabi
anlayamayiz. Bir delinin, ne için güldügünü bilemeyiz. (Sunun için gülüyorum) dese bile,
o hadise deliye tesir ettigi gibi bize tesir etmez. Asigin hâli bir baskadir.
Tasavvuf da böyle bir hâl isi oldugu için biz bilemeyiz.

” Tasavvuf, ebedî saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Tasavvufu kâlden ziyade bir hâl ilmi olarak da ifade edebiliriz. Her ilim gibi tasavvuf ilminin de tarifi yapılmıştır. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı olarak, mutasavvıflarca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Bu tariflerin, her sofînin işgal ettiği makama göre yapıldığını gözden uzak tutmamak gerekir.

MA’RÛF EL-KERHî:

“Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır.1
Gerçekleri almak, hak ve hakikat olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahî hakikatleri edinmeye çalışmaktır.

“Tasavvuf, eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terketmektir.”

Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl istifade edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen evsaftan bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.

SERİYY-Î SAKATî:

“Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir: 1) Marifetin nûru vera’ın nûrunu söndürmez, 2) Kitab ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz, 3) Kerametleri kendisini, Allah’ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.2

Tarikatte ilim

Bu üç maddeyi açıklayalım:

1) İlim ve takvâ: Meşhur büyük mürşidlerin hemen hepsi, tarikat yolunda ilmi öne almışlardır. Çünkü ilimsiz yola çıkılmaz; çıkan yolu sapıtabilir. İlim, öncünün elindeki en kuvvetli ışıktır. İlimsiz amel hederdir. Ümmî urefânın bilgileri de ilimdir.

“Allah, cahili asla velî edinmez” buyurulmuş. Ancak bu ilmin amel ile tezyini icab eder. Hatta mutlak amel değil, takvaya mukarin olan amel, amel-i salihdir. Cenab-ı Hak nazm-ı celîlinde, mealen:

“Kulları arasında ancak alim ve arif olanlar Allah’ı haşyetle ta’zim ederler”3 buyurmuştur.

Tarikatte irfan

İrfan da ilmin bir koludur ki, tarik erbabı arasında derecesi ilmin fevkindedir. İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım hakikatler, seziş, feraset, keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir.

Kıymetli profesörlerimizden merhum Necati Logal’in dediği gibi, şarkın ikinci Mevlana’sı olan, büyük mutasavvıf alim, “Rûhu’l Beyan” tefsirinin sahibi, Bursalı İsmail Hakkı hazretleri “Kenz-i Mahfî” adıyla te’lif etmiş olduğu eserinin başında, meşhur olan “Küntü kenzen mahfiyyen”4 vedzesi için.

“…Hadis-i menkûl gerçi inde’l-huffâz sabit değildir. Nitekim İmam Süyûti “Dürer-i Münteşire” nam kitabında “la asle lehu” demiştir. Feemmâ inde’l-mükaşifîn hadîs sahihdir. Zira huffâz sened ile naklederler; mükaşifûn ise fem-i Nebevî’den bizzat ahzedip söylerler ve bir nesnenin sened-i mâlûmu olmamaktan fî nefsi’l-emr adem-i sübûtu lazım gelmez; belki keşf-i sahih ile olacak esah olur. Zira kaşifte vehim ve hayal olmaz, belki iyan-ı tam ve hakka’l-yakîn olur ve ilhamat ve varidat mu’tekidlere göre hüccet olmak kafidir. Gerekse ehl-i zahire göre burhan olmasın. Zira onlar huffâş gibidir ki afitâb-ı rûşeni göremez ve ayne’l-yakîn nedir bilmez. Pes bizim muhabbetimiz o makûle ile değildir ve bazı kütüb-i mu’teberede gelir ki:

“Davud aleyhisselam şöyle söyledi:

“Ya Rabbi! Mahlûkatı niçin yarattın?”

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi murad ettim.”

“Yani Hazret-i Davud aleyhisselam münacaatında sırr-ı halktan, yani icaddan sual edicek Cenab-ı Kibriya’dan kelam-ı mezkur varid oldu. Pes bu kelam fi’l-asl ehadis-i kudsiyye-i Davudiyye’den olmuş olur…”5 deyip, vecizeyi tefsir ve izah buyurarak küçük bir kitab haline getirmiştir.

Kitab ve sünnetten ayrılmamak

2) Kitab ve sünnetten ayrılmamak: Bir mutasavvıfın Kitab ve Sünnet dışı söz ve hareketi, kendisi hakkında şüphe uyandıracağı gibi, mensup olduğu tariki de zan altında bırakır. Her ne kadar kat’î naslar haricinde teferruat-ı mesâilde, muhtelif ehl-i sünnet ictihadlarıyla amel eden erbab-ı tasavvuf, zâhir ulemâsı gibi muhtardır. Sofî, bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve sünnetin zahirine muhalif bir söz söylemez.

3) Kendisine münkeşif olan hakâyıkı her zaman, herkese, her yerde açıklamaz; zamanını yerini ve adamını bilir.

EBÛ HAFS EL-HADÂD:

“Tasavvuf tamamen edebden ibarettir”.6

Tasavvuf edeb-i Muhammedi’dir ki, sîret-i nebeviyye ile tahallük etmektir. Bu ef’ali de, ahvali de câmi’dir.

“Edeb İlahî nurdan bir taçtır ki, onu başına geçirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin”.

Edebin gerek tarifi, gerek izahı babında pek çok söz söylenmiştir; ileride bunlara tesadüf edilecektir .

Bu çok şümûllü vasf-ı umumînin en yüksek mertebesi şu iki beyitte tecelli eder:

“Bir kısım evliya tanırım ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile meşguldürler. O yüce şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek için teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir.”

Bu babda Hafız Şirâzî’nin beyti çok ârifânedir:

“İhtiyaç içindeyiz ve birşey istemiyoruz. Kerim-i Müteal huzurunda istemeye ne lüzum var”.

Hind’in meşhur şairi Feyzi Hindî de:

“Madem ki bizim ihtiyaçlarımızı kendisi biliyor, o halde duaya ne hacet var? Allah Allah!” diyerek hayretini izhar ediyor. Zira kullar evâmir ve hikmet-i rabbâniyeyi idrakten acizdirler.

Fakat bununla beraber, acaba neden: “Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin. Size icabet edeyim, duanızı kabul edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakir cehenneme gireceklerdir”7 buyurulmuştur.

Biz de, şair Ziya Paşa ile hemzeban olalım:

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazû o kadar sıkleti çekmez.

Ölünceye kadar kulluk et

Bazıları bu ve emsali beyitleri izahda “duaya ve ibadete hacet yoktur” diye manalandırırlar. Biz kimseyi dalalete delalet veya nisbet etmek istemeyiz. Ancak kendilerini vahdet-i vücüd felsefesini benimsemiş zanneden vahdet-i vücudçular, böyle beyitlere ve cümlelere yukarıdaki manayı vererek, teklifi ıskat etmiş olurlar ki bu, umumî manada hatimlerin: “Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn gelinceye (ölünceye) kadar Rabbine kulluk et”8 ayet-i kerimesindeki ölüm ile vukubulacak olan yakîni, hayatta idrake karîn olacak yakîn ile te’vil etmelerine benzer. Yani “Ölünceye kadar Rabbine ibadet et” manasını, “Hakk’a yakîn peyda edinceye, yani manen yükselip olgunlaşıncaya kadar ibadet et” yollu te’vil ederler ki, bu hüküm daha hayatta iken tekâliften kurtulmak için kaçamak yoludur.

Bunlar: “O’nda, kitabın temeli olan kesin manalı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli manalıdırlar (müteşabih ayetlerdir). Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için, onların müteşabih olanlarına uyarlar…”9 ayet-i kerimesindeki hükme müstehak olurlar.

EBÛ’L-HÜSEYİN EN-NURİ:

“Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez. Tasavvuf, Hakk’ın ahlakıyla mütehallî olmaktır.”10

“Biz dahi alırdık, otuza kırka”

Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: “Allah’ın ahlakı ve Resülüllah’ın ahlakı ile ahlaklanınız”11 hadis-i şerifi mantûkunca Allah’ın ve resûlünün sıfatları ile ittisâfâ çalışmaktır.

Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka.
12

“Tasavvuf, hürriyet, kerem, merâsimi terk ve cömertliktir.”13

Tasavvuf, kerem ve cömertliktir, yoksa kuyûd ve merasim değildir. Sofî, elinde bulunan nimetten başkasının istifadesini düşünen adamdır. Şeyh Sa’di:

“insanın şeref ve haysiyeti, lütuf ve keremi, ihsan ve atâsıyla, sehâsıyla ölçülür; insanlığı da Hakk’a şükretmesiyle, yani umumî manada ibadetiyle anlaşılır. Kendisinde bu iki haslet olmayan kimsenin yokluğu, varlığına müreccahdır”.

“Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile, Hak’tan nasibini istemektir”.

Emeller ve elemler

Tasavvuf, kendi isteklerini bırakıp, Hakk’ın takdirine razı olmaktır. Çünkü insanın emellerinin sonu yoktur, birini elde etse, gönlü diğerine takılır. Bu suretle de kalb Hak’tan cüdâ kalır. Bundan dolayı emele, elem bozuntusu demişlerdir.

Her emel tahakkukuna kadar insana elem verir. Her emelin nihayeti, başka bir emelin bidâyetidir. Bu suretle emel silsilesi ölünceye kadar devam eder. Emeller terkedilince, Hakk’a bağlanılmış olur. Emelin terki dünyayı, işi gücü matıyye-i nefsi, yani vücudu, nefsini ihmal etmek demek değildir. Hayatın tabiî icaptan hiçbir zaman terk edilemez. Eldeki nimete şükrü bırakıp, daha fazlasını istemek, emel peşinden koşmaktır. Eğer eldekine hakkıyla şükür edilse Cenab-ı Hak nimetini artıracağını beyan buyuruyor:

“Rabbiniz: Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını artıracağım; nankörlük ederseniz, bilin ki azabım pek çetindir, diye bildirmişti”.14

Şükür nasıl yapılır?

Şükrün ne olduğunu iyi bilmek lazımdır. Yemek yiyip, bittikten sonra “Ya Rabbi şükür el-hamdülillah” demekle şükür ifa edilmiş olmaz. “Şükür odur ki, her aza ne için yaratılmış ise, ona sarfetmektir”.15

Her nimetin şükrü kendi cinsiyle eda edilir. Nasıl ki zekat vermek, sadaka vermek yani maddeten yardım yaparak iyilik etmek suretiyle servetin şükrü eda edilirse, bir sofrada kendini ve aile efradını doyuracak bir kap yemeğin yerine, mesela üç kap yemek yer ve bir kap yemeği bulamayan yakını, komşusu veya tanıdığını düşünmez, onları doyurmaya çalışmaz, gece sabahlara kadar ve iki yemek arasında ağzıyla binlerce defa “Ya Rabbi şükür” dese, hiçbir zaman şükrünü eda etmiş olmaz. Her öğün etini, sebzesini, tatlısını Hakk’ın lütfuyla te’min etmiş olan kimse, eğer takva yolunda yaşamak ve bir amel-i salih icra etmek ve cemiyete karşı sorumluluğundan kurtulmak istiyorsa, bir gün et, bir gün sebze, bir gün tatlı yiyerek, diğer iki nimeti münavebe ile ihtiyaç sahiblerine yedirecektir.

Bunu, Hakk’ın rızası için yapmak en büyük sofuluktur. Böyle yapan: “Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği, yoksula, öksüze ve esire yedirirler”16 ayet-i kerimesinin sırrına mazhar olur ve: “Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri şeyin arıdından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir”17 saffında bulunanlar arasına girer ki, işte evliyâullah bu zümreye dahil olanlardır.


 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: