Semerkand Gençlik kolunun düzenlemiş olduğu Kutlu Gece….

Sevgili ziyaretçiler.

Bu gün Semerkand Gençlik kollarının düzenlemiş olduğu Kutlu Gece proğramındaydık.

Efendim kimler vardı kimler…

Sayın ilahiyatçı Yazar Dr Dilaver Selvi hocamız, Muhabbet dolu Serdar Tuncer abimiz ve seviyeli esprileri ile bizlerin yüzünü güldüren Recep Demirkaynak vardı.

Bir de ev sahibi olarak  muhabbet dolu ilahileri ile Hacegan ilahi grubu.

Allah cc. bu proğramı düzenleyenlerden ve iştirak edenlerden binlerce kez razı olsun.

O kadar güzel ve hoş bir gün geçirmemize vesile oldular.

Serdar Tuncer’in sunumu ile renklenen proğramda herkes çok hoş bir gün geçirdi.

Bu arada hayranlıkla takip ettiğm , neredeyse bütün kitaplarını okuduğum Dr. Dilaver Selvi hocamızdan da kendi ismimize hitaben duası ile imzalamış olduğu bir kitabı da kütüphanemize kazandırdık elhamdülillah :)

Ve Serdar Tuncer’in de imzalı cd’si de cabası..

 

 

Ay nurunu kimden alır?

 

Öyle bir gece ki gecelerin en güzeli…

 

 

 

Güzelliği O’ndan gelen…

Hz.Aişe’nin dizlerine yaslamıştı mübarek başını…

Gökyüzünü seyrediyorlardı…

Biraz sonra Hz.Aişe’nin gözyaşlarının yüzüne damladığını farketmişti…

-Niçin ağlıyorsun ya Aişe dedi…

Dedi ki En Sevgili’nin Sevgilisi…

-Ya Rasulallah bir Ay’a bakıyorum birde sizin yüzünüze,sizin yüzünüz Ay’dan daha parlak!..

Ve cevap verdi Güllerin Efendisi…

-Bilmez misin ya Aişe Ay nurunu benden alır…

İşte bu yüzden Ay’a her baktığımızda Ayyüzünü görmek ister salavat getiririz…

En SevgiLi/m

-Allahümme salli ala seyyidina ve nebiyyina Muhammed-

Muhabbetle vesselam…

www.nasihatler .net

bazı ilahi linkleri

Bazı ilahi linkleri

Selman- Farisi (R.a)

Selmân-ı Fârisî (radiyallahu anhu) Efendimiz, İsfehân’ın Cey kentinin valisinin oğludur. Müslüman olmadan önceki ismi Mâbih b. Bûzehşân’dı.

Selmân-ı Fârisî Efendimiz, kendini Allah yoluna adamış, müstesna şahsiyetlerden biridir. O, hakikati bulmak için ailesini, memleketini terk ederek, diyar diyar gezen, varlığını ve hayatını Rabbine adayan, hidayet aşığı bir kahramandı. Allah (celle alâ), onun bu iyi niyet ve gayretini boşa çıkarmadı. Onu diyar diyar gezdirdikten sonra Kainatın Efendisine, Sevgililer Sultanına kavuşturdu. Ne aradığını çok iyi bildiği için bulduğunda bütün masivadan sıyrılıp, kendisini O’na feda etti.

Ona: “Sen kimin oğlusun?” diye sorduklarında, kendini, geçmişini ve geleceğini uğruna feda edip, canlar canını bulduğuna ve onda yok olduğuna işaret ederek: “Ben İslâm’ın çocuğuyum.” buyururdu.(1)

Peşinden koştuğu, o hidayet güneşini bulmak için yaptığı bu uzun ve zor yolculuğu bizzat kendisi şöyle anlatmaktadır: “Ben, İsfehân’ın Cey kentinde oturan Farslı bir gençtim. Babam kentin yöneticisiydi. Onun dünyada en çok sevdiği kişi bendim. Bunun için beni yanından hiç ayırmaz, evden dışarı çıkmama izin vermezdi. Bu hayat, kendimi ateşperestliğe kaptırmama neden oldu. Hatta zaman içinde ateşi bile ben yakar oldum. Ateşin başından bir an bile ayrılmıyor, sürekli onunla ilgileniyordum.

Babamın büyük bir çiftliği vardı. Zaman zaman oraya gider kalırdık. Babam o sıralar bir bina yapımı ile meşgul olduğu için bana: “Oğlum! Ben bugün şu binanın işleri ile ilgileneceğim. Sen çiftliğe git, şu şu işleri hallet ve oyalanmadan gel! Sakın gecikip de beni merakta koyma!” dedi.

Çiftliğe giderken yolda bir kilise gördüm. İçerden sesler geliyordu. Sürekli evde kalıp, dışarı çıkmadığım için kimin ne yaptığından, başka dinlerden haberim yoktu. Merak edip, kiliseye girdim. İçerdekilerin yaptıklarını seyretmeye başladım. İbadetlerinden çok hoşlandım. Oradakiler bana Hıristiyanlığı anlatınca, onlar gibi olmaya heveslendim. Kendi kendime: “Vallahi bu din, bizim dinimizden daha hayırlıdır.” dedim.

Çiftliğe gitmeyip, akşama kadar kilisede oyalandım. Oradaki insanlara: “Bu dinin merkezi neresidir” diye sordum. Onlar: “Şam” dediler. Akşamın yaklaştığını fark edince, acele eve döndüm. Kilisede oyalanmış, çiftliğe gidip babamın söylediği işleri görmemiştim.

Eve gidince babam: “Oğlum nerede kaldın? Niçin geciktin? Ben sana; ’söylediğim işleri yap oyalanmadan hemen geri dön.’ demedim mi?” diye çıkıştı. Ben: “Babacığım, çiftliğe giderken yolda bir kilise gördüm. Bazı insanlar orada ibadet ediyorlardı. Onları seyretmeye dalınca akşam olduğunu fark edemedim” dedim.

Babam: “Oğlum, o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dini ondan daha hayırlıdır” dedi. Ben: “Hayır. Vallahi onların dini bizim dinimizden daha hayırlıdır” dedim. Babam dinimi terk edeceğim konusunda büyük bir endişeye kapıldı. Ayağıma zincir takarak, beni eve hapsetti.

Bir yolunu bularak, kiliseye haberci gönderdim. Onlardan “Şam’dan kiliseye Hıristiyan tüccarlar gelirse, bana haber gönderin” diye ricada bulundum. (2)

Başpiskoposların hizmetindeki yıllar

Çok geçmeden kilisedekiler, ona haber göndererek; “Şam’dan Hıristiyan tacirler geldi” dediler. Onlardan: “Tacirler işlerini bitirip, geri dönmek istediği zaman bana haber gönderin” diye rica ettim. Beni kırmayıp, tacirler döneceği zaman, gizlice haber gönderdiler. Bir yolunu bulup, ayağımdaki prangalardan kurtuldum. Hemen kiliseye giderek, tacirlerle buluştum. Tacirler yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. Hemen onlara katılıp, Şam’a gittim. Yol arkadaşlarıma: “Burada, Hıristiyanlığı en iyi bilen kişi kimdir?” diye sordum. Onlar da: “Bu dini, en iyi kilisedeki başpiskopos bilir.” dediler.

Kilisenin yerini öğrenip doğruca oraya gittim. Başpiskoposu bulup, ona başımdan geçenleri anlattım. Sonra: “Hıristiyan olmak, senin yanında kalıp, sana hizmet ederek bu dini öğrenmek ve seninle birlikte ibadet etmek istiyorum” dedim. Başpiskopos: “Olur. Bizimle burada kalabilirsin” dedi. Hemen kiliseye yerleşerek, orada kalmaya başladım.

Gece gündüz ibadet ve hizmet ediyor, başpiskoposun yanından hiç ayrılmıyordum. Bu vesile ile onu yakından tanıma fırsatı buldum. Başpiskopos, çok kötü bir adamdı. İnsanlardan sadaka vermelerini ister, onları sadaka vermeye teşvik ederdi. Sadakalar toplanınca, gelen yardımların çok azını fakirlere dağıtırdı. Kalanını kendine ayırır ve onları gizli bir yerde saklardı. O güne kadar tam yedi küp altın ve gümüş biriktirmişti. Onun yaptıklarını görünce kızıyor, ona karşı büyük bir kin besliyordum.

Böylece aradan yıllar geçti. Bir gün başpiskopos öldü. İnsanlar onun ölümüne çok üzüldüler. Hemen toplanıp, cenaze merasimi için hazırlanmaya başladılar. İnsanların aldatılmalarına tahammül edemedim. Onlara: “Başpiskopos, sizin tanıdığınız gibi biri değildi. O kötü bir insandı. Size sadaka vermenizi söyler. Bunun için sizi teşvik eder, ancak gelen sadakalardan çok azını dağıtırdı.” dedim.

Sözlerime inanmak istemediler. Büyük bir tepki göstererek: “Bu iddianı ispatlayacak delilin var mı?” diye sordular. Ben: “Evet, size sakladığı hazinesinin yerini gösterebilirim.” Dedim ve onlara hazinenin bulunduğu yere götürüp, sakladıkları altınları gösterdim. Altın ve gümüş dolu yedi küpü bulunca, çok kızdılar: “Onu asla gömmeyiz” dediler. Önce astılar. Sonra da taşladılar. (3)

Bir süre sonra kiliseye yeni bir başpiskopos geldi. Müslümanlar dışında, ben ondan daha faziletli, dünyaya değer vermeyerek ahirete önem veren, ibadete düşkün birini görmedim. Gece gündüz sürekli ibadet ederdi. Onu çok sevdim. Daha önce onun kadar çok sevdiğim biri olmamıştı. Uzun bir süre ona hizmet ettim. Ondan ilim ve feyiz aldım.

Vefat edeceğini anladığım zaman, yanına giderek: “Seni, şimdiye kadar hiç kimseyi sevmediğim kadar, çok sevdim. Seninle kaldığım süre içinde senden çok istifade ettim. Şimdi ise Rahman’a kavuşma vakti geldi. Bana tavsiye edeceğin biri, yapmamı istediğin şey var mı?” diye sordum. Başpiskopos: “Evladım! Senin aradığın gibi biri, bu günlerde yok gibi. Onlar dünyayı bırakıp gittiler. Yaşayanlarsa dini değiştirdiler. Pek çok emrini ihmal ettiler. Senin aradığın gibi biri, yalnızca Musul’da var. O, falan kilisede, falan kişidir. İstersen onun yanına git” dedi.

Başpiskopos ölünce, onu defnettik. Sonra ben Şam’dan ayrılarak, Musul’a gittim. Başpiskoposun söylediği kişiyi buldum…”

Selman-ı Farisi Hazretleri, bu yeni tanıştığı başpiskoposa da kendini tanıtır ve yanında kalır, hizmetini yapar, ondan istifade eder. Bir süre sonra onun da ölümü yaklaşınca, ondan kendisini başka bir Salih kişiye göndermesini ister. O da Hz. Selman’a (ra), Nusaybin’deki bir piskoposu tavsiye eder.

O piskoposu da bularak başından geçenleri anlatır ve iznini alarak yanında kalır, ondan ilim ve irfan öğrenir. Ancak fazla bir süre yaşamaz. Vefatından önce ondan başka bir kimseyi tavsiye etmesini isteyen Selman-ı Farisi Hazretleri, tarif üzerine Ammûriye’ye gider. O salih insandan da çokça istifade eder. Orada çalışır para kazanır, hatta birçok inek ve davar alır.

Allahresulü’ne koşuyor

Devamını şöyle anlatıyor: “Günler hızla akıp giderken, Ammûriye’deki salih insan da ölüm yatağına düştü. Diğerleri gibi onun yanına da gidip ondan, kendisinden sonra hizmet edebileceğim birini tavsiye etmesini istedim. Bana: “Evladım. Vallahi yeryüzünde bizim yolumuzu takip eden birinin olduğunu sanmıyorum. Öyle birini de tanımıyorum. Ancak sana başka bir şey tavsiye edeyim. Ahir zaman peygamberinin gelmesi çok yaklaştı. Gölgesi üzerimize düştü. O, İbrahim peygamberin (as) dini üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında Harem’de ortaya çıkacak. İçinde hurma bahçeleri bulunan iki taşlık arasındaki bir yere hicret edecektir. O, kendi için sadakayı kabul etmez. Sadakadan yemez. Ama hediyeyi kabul eder. İki omuzu arasında peygamberlik mührü vardır. Eğer oralara gidebilirsen, vakit kaybetmeden hemen git” dedi.(4)

Hocasından duydukları sözler, Selmân-ı Fârisî Efendimizi çok sevindirmişti. Kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamış, Allah Resul’ünün sevgisi bir anda gönlünü kuşatmıştı. Ancak gideceği yer hiç tanımadığı uzak beldelerdi. Bir taraftan kalbi alev alev yanıyor, bir taraftan “Acaba oraya nasıl gidebilirim?” diye düşünüyordu. Hocası vefat edip de onu defnedince, Resul’ün çıkacağı diyarlara nasıl gidebileceğini araştırmaya koyuldu. O topraklara nasıl gittiğini, canlar canına nasıl kavuştuğunu kendisi şöyle anlatıyor:

“Hizmetine baktığım salih insan öldükten sonra, onun bahsettiği yere nasıl gidebilirim diye yol bulmaya çalıştım. Bunun için, bir süre daha Ammûriye’de kaldım. Bir gün, Arap topraklarından ticaret için Ammûriye’ye gelen bir gurup insanla tanıştım. Kelb kabilesinden olan bu adamlara: “Beni Arap topraklarına götürürseniz, şu koyun ve ineklerimin hepsini size veririm.” dedim.

Yolda esir düşüyor

Adamlar teklifimi hemen kabul ederek: “Olur, seni istediğin yere götürürüz.” dediler. Yolculuğa çıkacaklarında kervana katılıp, onlarla birlikte Vâdi’l-Kurâ’ya kadar geldim. Burada adamlar anlaşmamızı bozarak, bana ihanet ettiler. Beni köle olarak bir Yahudiye sattılar. Yahudi beni alıp evine götürdü. Neye uğradığımı şaşırmıştım. ‘Yabancı bir yerde köle olarak ne yapacağım?’ diye düşünürken, çevredeki hurma ağaçlarını gördüm.

Çok sevinmiştim. Kendi kendime: ‘Efendimin bana anlattığı yer, bura olsa gerek’ diye söylemeye başladım. Devamını getiremeden, kelimeler boğazımda düğümlendi. Tam o sırada efendimin (sahibi) amcası oğlu çıka geldi. Kureyzaoğullarından olan adam, beni ondan satın alarak, Medine’ye götürdü. Medine’ye geldiğimde gözlerime inanamıyordum. Burası, Ammûriye’deki salih insanın bana anlattığı yerin ta kendisiydi. Çok sevindim. Burada, yeni efendimin yanında kalmaya başladım.

Çevreyi tanıdıkça, konuşulanları dinliyor, Allah Resûlü (sav)’den haber almaya çalışıyordum. Ben orada bulunurken Allah Resûlü (sav) Mekke’de insanları İslam’a davet etmeye başlamıştı bile. Ben olanlardan habersiz bir şekilde, köle olarak yaşamaya devam ediyordum. Köle oluşum, ondan haber almamı engelliyordu. Hatta onun Medine’ye gelişinden bile haberim olmamıştı.

Bir gün hurma ağacının tepesinde, efendime ait işleri görürken, efendimin amcasının oğlu yanımıza geldi. Adam, hurma ağacının gölgesinde oturan efendimin yanına giderek, başına dikildi ve: “Allah, Kayleoğullarını kahretsin. Vallahi onlar şu anda Kubâ’da, Mekke’den gelen ve kendisinin peygamber olduğunu söyleyen bir adamın başına toplanmışlar. Onu dinliyorlar.” dedi.

Resulullah’la karşılaşması

Adamın sözlerini duyar duymaz büyük bir heyecana kapıldım. Vücudum tir tir titriyordu. Efendimin üzerine düşmemek için ağaca sıkı sıkıya sarıldım. Titremem hafifleyince, hemen ağaçtan inerek, büyük bir heyecanla efendimin amcası oğlunun yanına gittim. Gayri ihtiyari: ‘Ne dedin? Ne dedin?’ diye sordum. Efendim bana kızarak, yüzüme şiddetli bir tokat vurdu. Sonra da: ‘Onun anlattıklarından sana ne! Haydi işinin başına git!’ diye çıkıştı.

Ben özür dileyerek: ‘Onunla ne işim olacak, yalnızca onun ne demek istediğini anlamaya çalıştım’ dedim.”(5)

Efendisinin uyarısı ile işine devam etmek zorunda kalan Selmân-ı Fârisî Efendimiz, heyecandan yerinde duramıyordu. Kendisini görmek için dünyanın diğer ucundan kalkıp geldiği, uğrunda köle olduğu Allah Resûlünü (sav), bir an önce görmek istiyordu. Ancak bu imkansızdı. Zira o halen köleydi.

“Gece gizlice, evden ayrılarak, Habîb-i Kibriya’yı ziyaret etmeye gideceğini” düşününce, biraz rahatladı. Ancak, bu anı o kadar büyük bir arzu ile bekliyordu ki, birkaç saatlik zamana bile tahammül etmekte zorlanıyordu. Yine de eşsiz bir sabırla, gecenin gelmesini beklemeye devam etti. Zaman yaklaştıkça, kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Nihayet, onu yakıp kavuran sevgiliye, en sevgiliye kavuşma vakti gelmişti.

Nasıl gidecekti? Nasıl biri ile karşılaşacaktı? Onun yanında nasıl hareket etmeliydi? Peygamber olup olmadığını anlamak için ne yapmalıydı? Sorular, sorular… Hiç hoşlanmasa da, onun gerçekten peygamber olup olmadığını denemeye karar verdi. Bunun için bir plan yaptı.

Gizli buluşma ve iman etmesi

Bu çarpıcı hidayet serüvenini bizzat Selmân-ı Fâris Efendimizin, dilinden dinleyelim: “Gece olunca, bir süreden beri biriktirdiğim hurma gibi yiyecekleri yanıma alarak gizlice evden ayrıldım. Kimseye görünmeden, doğruca Kubâ’ya gelen Allah Resûlü (sav)’in yanına gittim. Huzur-u saadetlerine girdim. Selamlaşmadan sonra yanımda götürdüğüm yiyecekleri onlara sunarak: “Bana gelen bilgiye göre, sen salih bir insanmışsın. Yanındaki sahâbelerin ihtiyaç sahibi, garip kişilermiş. Size bir miktar yiyecek getirdim. Gördüğüm kadarı ile sizin bu sadakaya başkasından daha çok ihtiyacınız var. Buyurun yiyin!” diyerek yiyecekleri onlara doğru uzattım.

Allah Resûlü (sav) sahâbelerine dönerek: ‘Yiyin?’ buyurdu. Kendi ise tek bir lokma dahi yemedi. İçimden: ‘Bu birincisi’ dedim.

Bir süre Allah Resûlünü (sav) dinledikten sonra, oradan ayrılarak gizlice eve geri döndüm. Aradan günler geçti, Allah Resûlü (sav) bir süre sonra Kubâ’dan ayrılarak, Medine’ye geldi. Bu arada ben, yeniden yiyecek bir şeyler biriktirmiştim. Bir yolunu bulup tekrar Allah Resulünün (sav) yanına gittim. Ona: “Size, hediye yiyecek getirdim” dedim. Allah Resûlü (sav), hediyeyi kabul buyurdu. Sahâbelerine: ‘Yiyin!’ buyurarak, ikram etti. Kendi de onlarla birlikte yedi.

Allah Resûlü (sav) getirdiğim hediyeyi yiyince, içimden: ‘Bu iki’ dedim. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra, bir yolunu bulup yeniden Allah Resûlü’nün (sav) yanına gittim. O sırada Allah Resûlü (sav) Garkad mezarlığındaydı. Vefat eden sahâbelerden birini defin için orada bulunuyordu. Üzerinde iki parça örtü vardı. Selam verip yanına yaklaştım. Etrafında dolaşarak hocalarımın bana anlattığı, Peygamberlik Mührünü görmeye çalıştım. Allah Resûlü (sav) benim etrafında dönüp, Peygamberlik mührünü tespit etmek için dolaştığımı fark ederek, örtüsünü sırtından indirdi. Sırtına bakınca, Nübüvvet mührünü gördüm. İyice baktım. Onun Nübüvvet Mührü olduğunu kesin olarak anlayınca, üzerine kapanıp, öptüm, öptüm, öptüm… Bir taraftan öpüyor, bir taraftan hüngür hüngür ağlıyordum.

Allah Resûlü (sav): ‘Buraya gel!’ buyurdu. Hemen yanına gittim. Kelime-i Şahâdet getirerek, Müslüman oldum. Allah Resûlü (sav) bana ağlama sebebimi sordu. Başımdan geçenleri anlattım. Beni dikkatle dinleyen Allah Resûlü (sav), benden ona anlattığım hayat hikayemi, sahabelere de anlatmamı istedi. Emrini yerine getirerek, yaşadıklarımı uygun zamanlarda sahâbelere anlattım.”(6)

Samimi olarak arayan mutlaka bulur

Yahudilerin Allah Resûlü’ne (sav) olan aşırı kinleri ve kıskançlıkları nedeni ile Allah Resûlü (sav)’nü görmeye rahatça gidemiyordu. Ayrıca işleri çok yoğundu. Efendisi ona göz açtırmıyor, gece gündüz sürekli çalıştırıyordu. Bütün bunlara rağmen Selmân Efendimiz, bir yolunu bulup, zaman zaman gizlice Allah Resûlü’nü (sav) yanına giderek onu görüyordu.

Köleliği onu Bedir ve Uhud savaşına katılmaktan alıkoymuştu. Ancak, Uhud savaşından sonra bir gün, yine Allah Resûlü (sav)’i ziyarete gitmişti. Allah Resûlü (sav) ona: “Efendinle kölelikten kurtulmak için anlaş ey Selmân!” diye emir buyurdu. Efendimizin emri hemen yerine getirerek, Yahudi efendisi ile kölelikten kurtulmak için anlaştı.

Onun anlaştığını haber alan Allah Resûlü (sav) sahâbelerine: ‘Kardeşinize yardım edin!’ diye emir buyurdu. Sahâbe Efendilerimiz, seferber olarak, kardeşlerinin kölelikten kurtulması için yardıma koştular. Kısa zamanda Selmân Efendimizi kölelikten kurtaracak kadar hurma toplandı. Allah Resûlü (sav) Selmân Efendimizi yanına çağırdı. Ona, kendisi için gereken hurmanın hazır olduğunu bildirerek:

‘Git efendinle konuş ey Selmân! Anlaşınca bana gel, toplananları sana vereyim’ buyurdu. Hemen gidip efendisi ile konuşup geri gelen Selmân-ı Fârisî, Allah Resûlü (sav)’in kendisine verdiği hurmalar ile hem kölelikten kurtuldu, hem de borçlarını ödedi. Hatta borçlarını dağıttıktan sonra kendisine de yeterince hurma kaldı. Samimi bir şekilde hakikati arayan herkes gibi o da aradığına ulaştı.(7)

Allah ondan razı olsun. (Amin)

Dipnotlar:

1- İbn Abdülberr, el-İti’âb, 2/634.
2- İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Gâbe, 2149, Sahâbe.
3- İbn Sa’d, Tabakât, 75-80.
4- Zehebî, Siyerü A’lâmü’n-Nübelâ’, 2315, Şahıs.
5- İbn Manzûr, Muhtasar Târîhi Dımeşk, 10/28.
6- Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/82.
7- İbn Hişam, es-Sîre, 1-2/214-222.

Yolda olmakla yol almak aynı şey değildir.

“Bir yol bulabilmek”
kolay iş değildir dünya keşmekeşinde.
Emek ister, firaset ister, nasib ister her şeyin evvelinde…

Çıkmaz yolların bol,
Yolsuzluğun diz boyu olduğu bir devirde
Bir yol bulabilenler,
Şanslı insanlardır işin hakikatinde

Ama nedendir bilinmez,
Yolda olduğunu düşünenler
Bir türlü yol alamazlar hayat dehlizinde

Az gidilir uz gidilir,
Dere tepe düz gidilir,
Bir ömür bitirilir,
Ama dönüpte bakınca geriye,
Sadece gönüller hoş edilir

Derler ki büyükler,
Mesafeleri eritebilmek için gönül ateşinde,
Evvelen bilmek lazım yolcu olduğunu,
Ahiren tanımak lazım yolu
Ve de salisen sebat etmek lazım
Gereklerinde yolun dosdoğru

Yolcu olduklarını bilenler
Yolda vakit kaybetmezler
Varmak için bir an evvel menzile,
Seraplarda gönül eylemezler

Tanımak gereklidir yolu,
Kaybolmamak için kuytu köşelerde
İşin sırrı renginde ve nev’inde

Yollarında sözleri üzere dimdik duranlar
Hırçın geçitlerinde vaktin yolda kalmazlar
Ne kadar kurak esse de rüzgarlar
Yola düşerken yol azığı hazırlayanlar
Başkalarının yolluklarına muhtaç kalmazlar

Bir yol varsa hakikate varan
Bir yolcu lazım kendini arayan
Bir hancı varsa yolcuları ağırlayan
Bir aşk lazım yola koyduran..

Yolcu yolsuz olmaz
Gönül ehli yolda kalmaz
Aşk olmadan yol alınmaz…

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatleri

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah(cc) Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğügibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözü pek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlıyı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.

 

www.dervisler.net

Cep telefonunuzun gizli özellikleri

Cep telefonunuzun gizli hunerlerini biliyor musunuz?

Eger telefonunuz kapsama alani disindaysa, ve acil bir durum var ise, 112 cevirin. Varolan herhangi bir network bulunup, yardim isteyebilirsiniz.Daha enteresani,tus takımınız kilitli olsa dahi,112 cevrilebilir

EGER UZAKTAN KUMANDALI ARAC ANAHTARINIZI ARACINIZDA KILITLI UNUTURSANIZ

Aracinizin yedek anahtari baska birinde varsa, ( aradaki mesafe ne olursa olsun) o kisiyi cep telefonunuzla arayin. Aracinizin kapisina 25-30 cm uzakta cep telefonunuzu tutun, karsi taraf da yedek anahtarin acma dugmesine(cep telefonuna yakin bir mesafede tutarak) basin. Kapiniz acilacaktir. Bagaj icin de gecerlidir.

GIZLI PIL GUCU

Eger cep telefonunuzun pili cok dusukse ve acil bir telefon bekliyor iseniz; Nokialar, rezerve pile sahiptir. *3370# tuslarina
basarak,telefonunuz u, rezerv pille calisir hala getirebilirsiniz.Cihaziniz pil seviyesinde % 50 artis gösterecek ve telefonunuzu sarj ettiginizde, rezerv piliniz de tekrar dolacaktir..

www.dervisler.net

Günah duygusu

Batıcılar, bizim günah duygumuzdan yakınıp dururlar..

Bu, güya hayatı olanca doluluğuyla yaşamaya engel oluyormuş!

Halbuki, İslamda günah, suçlarla ilgilidir..

Suç Alanının sınırlarını, siyah bir halenin içine almaktadır günah çizgisi..

Suçluluk halimizin masumluk halimize karışmasına ve kaynaşmasına engel olmaktadır..Hayatın içinde bir masumluk kontrolü sağlamaktadır, bir bakıma bir şuurdur günah duygusu.

Bir yandan da hayayla, utançla sıkı sıkıya ilgilidir bu duygu..

İslam hayayı inancın bütünleyicisi kabul etmiştir..

Allah’tan utanma, günah konularına yaklaşmaktan bile alıkor insanı.. Utanan insanın düşüncesi yüzüne vurur..
Onun için kötülüğü düşünmek bile istemez utanan insan..

Utanış ve günah işleme korkusu, suç, haram ve günah alanlarından uzak tutar müslümanı..Böylece müslümanın hayatı, kendiliğinden bir arılık, bir temizlik kazanır.

Bu duygular, ruha bağışlanmış büyük manevi nimetlerdir..
Bağışlar ve armağanlardır.
Dinin, insanın yüklendiği borçları kolaylaştırıcı kuvvetleridir..

Mu’minler, öteye ve ötede hesap vermeye inanarak, Allah sevgisiyle yücelerek, Allah korkusu, günah işleme korkusu, Alahtan ve insanlardan utanma duygusu ile, kötüye karşı bir hisar kurmuşlardır ruhlarında..

Sağlam bir SURdur bu, şeytanın girişinden ruhu koruyan..
Sağlam bir kaledir bu, mazgallarından şeytanın taşlandığı..
Kurşun yerine taşa dizildiği..

Hıristiyanlıkta günah, gözle görülür, ele tutulur suçtan koparılmıştır..Yani suç ve günah açık-seçik belirlenmemiştir..İnsan doğuştan suçludur. Hiç bir suç işlemese bile yine suçludur. İnsan olduğu için suçludur.

Suç ve günah masum hayatın içine karışmıştır. Bir kader gibi insanı terketmez.. Gerçek bir suç, bir bakarsınız hıristiyanın gözünde suç değildir de veya suç değilmişçesine bir tavırla karşılanır da, hiç de suç olmayan bir tavır afedilmez bir suç sayılır..Hıristiyanlık soyut suçlarla suçlar insanı! Bir leke gibi doğuştan alında getirilen ve asla çıkmayan suçlarla..

Doğuda yüzyılımızda kadrolaşan batıcılar, ne İslam’ın gerçek, ne de hıristiyanlığın fantastik günah duygusunu kabul ederler..

Komünistlerse, adeta tam bir reaksiyon halinde dinin günah ve suç saydığı her şeyi mübah, mübah saydığı her şeyi de suç ve afyonlama kabul ederler..

Böylece zihinlerde ve gönüllerde suç sayılan haller üzerine insanların dünya görüşlerine göre ayrıldıkları bir vakıa olur. Dinin baskı altına alındığı yerlerde suç kavramı kesinliğini yitirir ve bulanır..

Her zaman suç işlemeye yatkın, daha doğrusu işlediğinin suç olup-olmadığını bile kavramakta güçlük çeken bir gençlik türer!

Bir zamanlar Fransız düşünürlerini uzun süre kıvrandıran “sebepsiz davranış” ve suç doğar.

Bugün Avrupa gençliğinin kaynayışının asıl sebebi de, bu sebepsiz suçların yayılmasından başka bir şey değildir.

Suç, mübah, sevap ve günah eşit olunca, genç adam kendini rahatlıkla içgüdülerinin akıntısına koyverebilmektedir.. Sorumsuz yaşayıştan kundakçılığa, adam öldürmeye rahatlıkla sıçramaktadır..

Elbet, meselenin bir de öbür yüzü vardır. baba nesli de, büyüklük ödevini, şefkati ve merhameti unutmuştur.. Çünkü o da, günah işleme korkusundan mahrumdur.

Sanki arzın üzerinde hiç ölmeden kıyamete kadar payidar olacaklardır..Öldükten sonra hesap verme düşüncesine ise asla yanaşmamaktadırlar.

Sözde, her şeyi akıla çözeceklerdir. Dinin terbiye etmediği bir aklın, içgüdülerin ve egonun nasıl bir bir kölesi olduğunu düşünmek bile istemezler.

Günah kompleksiyle donmuş, umutsuzluğa kapılmış bir insanı din de istemez!

Günah duygusu müsbet bir duygudur ama günah kompleksi bir tür hastalıktır.

Günah duygusundan mahrum bir insanlık, hayvanlığa yakındır..

Günah kompleksi ise hastalık işaretidir.

Orta ve doğru yol, insanı günah işlemekten koruyan günah duygusuna sahip olma halidir..

İnsan, yalnızken ve kalabalıktayken, her durumda ve her yerde işlediğini bu duyguyla ölçüp biçecek, tartacaktır.

O zaman kendisine ve başkalarına yarayışsız bir fiilden kaçınacaktır..

Ama bu duygu kaybolmuşsa vay insnaın ve insanlığın başına gelene!..

Sezai Karakoç

Kopyala/yapıştır- evlilikler

Aile terapilerinde dikkatimi çekmeye başladı. Çiftler, birbirine karşı daha az ilgi duymaya, daha az sevgi beslemeye, daha az tahammül göstermeye, daha az saygılı olmaya; bunların yanında birbirine karşı daha fazla öfke duymaya, daha fazla incitici tavır sergilemeye, daha fazla sert eleştiriler yapmaya, daha fazla rencide edici sözler söylemeye başladı.

Geçen gün yanımda bir çift varken aklıma geldi. Onlara söylediğim şeyleri sizler için de kaleme dökeyim dedim. Umarım işinize yarar sevgili okurlar.

Herkes bilgisayarının başında bu yazıyı okuduğuna göre, bilgisayar dilinde bir giriş yapmak kalıcı olur sanırım: Bence “Kopyala/Yapıştır” algılaması gelişti insanların zihninde. Herkes birbirinin evliliğine bakarak, kendi ailesi için aynı şeyleri istemeye başladı! Orda yaşananları kopyala, bizim eve yapıştır.

Bu yanlış! Şöyle ki; komşusunun kocası akşamları eve erken geliyor, çocuklarına ders çalıştırıyorsa; Nermin Hanım eşiyle tartışmaya başlıyor. “Milletin kocası erkenden eve gelip çocuklarına ders çalıştırıyor! Sen niye yapmıyorsun?” diye. Eşinin içinde bulunduğu ve belki de gerçekten imkansızlıkların sorgulamasını yaptığının farkında olmaksızın. Çalışma saatleri ve mesai durumlarını bildiği halde.

Ya da etraftaki bayanlara bakarak, kendi eşinden soğumaya başlıyor. Evlenmemiş, hiç doğum yapmamış bir bayanın bedeniyle; kendisine dört tane evlat armağan eden eşinin yıpranmış vücudunu kolaylıkla kıyaslayabiliyor. Ve tehdit bile edebiliyor hiç rahatsızlık hissetmeden: “Bu kiloları vermezsen seni boşarım. Karnındaki yağları gözüm görmesin sakın” şeklinde.

Veya en çok moda olan durum… aynı zamanda benim en fazla itiraz etmeye başladığım nokta: “Biz geçmişte görücü usulü evlenmiştik. O zamanın şartlarında kabul etmiştim eşimi. Şimdi istemiyorum onu. Hata etmişim. Gönlüm geçti. (bayanlar için genel şikayet şekli) o zamanlar evden kurtulmak için evlenmiştim/ (erkekler için genel söylem) o dönemlerde harama el uzatmamak için üstün körü yapılmış bir seçimdi” gibi.

Görücü usulü veya anlaşarak fark etmez. Evlilik evliliktir. Evliliğin hangi yolla daha sağlıklı gelişeceğine dair fikir yürütmek de yanlıştır bence. Çünkü nice evlilik var yıkılıyor… evlenme yolları görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde… nice evlilik var gayet güzel ilerliyor… evlenme yolları yine görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde.

Önemli olan bir evliliğin nasıl başladığı değil; hangi ihtiyaçtan yola çıktığı ve ilişki kurulduktan sonraki dönemde “süreç”in nasıl işlediğidir. Görücü usulüyse, eşimize kötü mü davranacağız ya da anlaşarak evlendik diye kişinin yaptığı kasıtlı ve incitici hatalara göz mü yumacağız? Doğru olan, insanların kendi dönemlerinde, kendi yaşam şartlarında, kendi iç ihtiyaçlarına karşılık gelecek düzgün ilişkiyi kurabilmesidir. Bu kurgunun yolu ister “vesile” ile olur, ister “ani karşılaşmalar” ve belki “beklenmedik gelişmeler” biçiminde.

“O zaman bilememişim, şimdi bakıyorum insanlara ne güzel kendi keyiflerine göre eş seçiyorlar” demek, “Ben kendi seçimlerimin, kendi iç ihtiyaçlarımın, kendi çözümlerimin farkında değilim. Kim ne yaparsa aynısını yaparım. Bugün bunu yaparım, yarın da bundan rahatsız olur başka bir şey yaparım” demektir. Bu da teknik olarak hatalı bir anlayıştır.

Çünkü… çünkü sevgili okurlar… bugünün şartlarıyla, bugünün bize yaşattığı yeni algılama biçimleriyle, bugünün getirdikleriyle geçmişi sorgulamak hatalıdır. Geçmişin kendi içinde, kendi şartları vardı. Evet… bir çoğumuz geçmişte, o günün şartlarını değerlendirerek pek çok kararlar vermek zorunda kaldık. Aldığımız kararların bazıları bizi mutlu etti bazıları bizi üzdü. Ama dönüp de karar aldığımız güne lanet okumak, aldığımız kararı kıyasıya eleştirmek iyi değil. O dönemde yapılabilecekler arasında en iyisini yaptığınızı düşünmeniz gerekir. Bu düşünce şekli aynı zamanda bizi depresyona girmekten korur. Geçmişte insanlar bir masa bir sandalyeye gelin gidiyordu, günümüzde maşallah bir iğneleri bile eksik olmadan evleniyorlar. Annelerimizin başlarını duvara mı vurması gerek bu durumda ucuza gittikleri için? Elbette hayır. Geçmişin yaşam şartları öyleydi, bugün farklı.

Komşunun kızı geçen hafta dayalı döşeli bir eve gelin gitti diye, insan kendi yirmi yıllık kocasından soğur mu? Soğumamalı elbet. Ama kişi soğuyorsa, aslında orada eşyadan daha önemli eksikler var demektir. Eşiyle arasında yeterince doyumlu bir ilişki oluşamamış demektir. Eşyanın arkasına gizlenmiş, duygusal açlıklar hat safhada demektir.

Şunu vurgulamadan geçemeyeceğim: Gerçek evliliklerin, gerçek ilişkilerin bu ve benzeri sorunları olmaz. Pişmanlıklar, kahretmeler yaşanmaz. Günlük tatlı ve çözülebilir zorluklar olur o kadar.

Bunun yanında iyi başlayan, güzel hayallerle kurulan evlilikler de vardır ki çeşitli gerekçelerle devam edemeyebilir. Burada söylemek istediğim, evliliği bitirme gerekçelerinizin sudan sebepler olmaması. Zamanın trendlerine uyarak, moda haline gelen sorunlarla ilişkilerinizi yıkmayın lütfen.

Onun kocası öyle yapıyor diye sizinkinin de aynısını yapması gerekmez. Birinin hanımı şöyle yapıyor diye, kendi eşinizden aynı şeyleri birebir bekleyemezsiniz. Herkes birbirinin aynısı davranacak olduktan sonra, Ahmet’le ya da Mehmet’le evlenmenin ne farkı olacaktı ki? Hepsi aynı fabrikadan çıkmış davranışlar sergileyecekse eşiniz Ayşe veya Fatma olmuş ne çıkar?

Oysa ki…! oysa ki her evlilik kendi sürecini doğurur sevgili okurlar. Her ilişki kendi “iç yaşam kuralları”“kendisi” belirler. Her evliliğin, her ilişkinin kendi iç ihtiyaçları zaman içinde belirir ve bu ihtiyaçları giderme yöntemleriyle birlikte yeni bir yapılanma oluşur. Böylece bizim ailenin yaşadıklarıyla, sizin ailenin yaşadıkları birbirinden farklı olur. Basmakalıp davranış örüntüleri hayatımıza giremez bile.

Bir önceki yazıda da söylemiştim ya iyi ki müslümanız diye. Kur’an’a tabi olup ayetleri bol bol okuyanlar bilirler. Şeytan’ın ilk işi Hz.Adem İle Hz.Havva’nın arasına girip, birbirleriyle olan diyalog kopukluklarından istifade ederek ve sanki onlar için dostluk ediyormuş gibi davranarak, yasak ağaca yaklaşmalarını sağlamak olmuştur. Yani enteresandır, şeytanın ilk vukuatı, eşlerin arasına girmek olmuştur.

İkinci vukuat yine aileye yönelik. Cennetten kovulduktan ve kendisine süre verilenlerden olduktan sonra; kardeşlerin arasına nifak sokmak ve birisini diğerine karşı kışkırtarak “ilk kan”ın dökülmesine vesile olmak.

Bizler inanıyorsak bilmeliyiz ki şeytan boş durmuyor. Trenler değiştiyse şeytanın hileleri de değişti! Artık öbür kadınları erkeklere daha güzel gösteriyor, daha bakımlı, daha düzgün fizikli…! Öteki erkekleri daha iyi koca gösteriyor, daha ilgili, daha sevgili, daha romantik…! Ya da evlilikten soğutuyor ki işini kolay yapsın. Şeytan bile biliyor ki yalnız bir insanın depresyona girmesi, ailesiyle mutlu ve huzurlu yaşayan bir insana göre çok daha kolay. İnsanı yok etmek, toplumları mahvetmek için, öncelikle kişileri “yalnız bireyler” haline getirmek zorunda. Aile çökünce, toplumun çöküşü de daha kolay. O zaman bence herkes aklını başına alsın ve bu gidişata bir dur desin. Her erkek, öteki bayana gösterdiği şirinliği ve saygıyı evdeki kendi eşine gösterse, her bayan eşinden beklediği ilgi ve şefkati, kendisi öncelikle kocasına gösterse niye birbirlerinden kopsunlar ki?

Özetle diyorum ki “Kopyala/Yapıştır” evlilik olmaz! İki insan bir araya gelecek ve kendi ailesini ikisi birlikte oluşturacak. Kendi ailesinde, kendi ürettikleri güzellikleri yaşayacaklar.

Başkalarının yaşadıklarını kopyalamaya harcayacakları enerjiyi, birbirlerini keşfetmeye ve birbirlerini mutlu etmeye harcasalar ne sorun kalır ne pişmanlık zaten… (bir sonraki yazıda devam edeceğiz)

Sevgiyle -ve kendi ailenizle- kalın…

Mehtap Kayaoğlu(Dn.Psikolog&Psikoterapist)

« Önceki girişler · Sonraki yazılar »