Ehl-i Beyt’i sevmek..


EHL-i BEYTi SEVMEK

Allahu Teâlâ yi seven kimse, elbette Onun sevdiklerini de sever. Önce Allahnin Habibi Hz. Rasûlullahi (s.a.v) sever. Sonra ona ait olan, ondan sayilan, onunla anilan her seyi sever. Sevmesi de gerekir. Bunlarin basinda Ehl-i Beyt gelir.

EHL-i BEYT KiMDiR?

Ehl-i Beyt, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlâtlaridir. Müminlerin anneleri, Hz. Fatima, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm), Ehl-i Beytin serefli ferdleridir.( Râzî, Tefsir-i Kebir, XXV, 181)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin serefli nesebi Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasitasiyla devam ettiGi için, onlarin kiyamete kadar gelecek olan evlâtlari da Ehl-i Beytin birer parçasidir Onlari sevmek her müminin vazifesidir. Bu sevgi çok serefli ve gereklidir. Kalbinde azicik Ehl-i Beyt sevgisi bulunmayan kimse, Hz. Rasûlullahin sevgisinde yalancidir.

AsaGida vereceGimiz ayet ve hadislerde görüleceGi üzere, Hz. Rasûlullahin kendisine tâbi olan amcalari ve onlarin çocuklari da Ehl-i Beytten sayilmistir.( Bkz:ibn Atiyye, el-Muharrarul-Veciz, iV, 384. (Beyrut, 1993))

Allah Teâlâ, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ehl-i beytini bizzat Kuran da zikretmis ve onlara su sekilde iltifatta bulunmustur:

;Ey Peygamber hanimlari! Namazi kilin, zekâti verin; Allaha ve Rasûlü;ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden sadece günahi gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor (Ahzab/33)

Ümmü Seleme validemiz (r. anha) demistir ki: Bu âyet-i kerime benim evimde indi. Hz Rasûlullah (s.a.v) Ali, Fâtima, Hasan ve Hüseyini çaGirdi. Onlari Hayber yapimi genis bir elbisenin altina topladi, kendisi de içine girdi ve:
iste bunlar benim ehl-i beytimdir buyurdu. Sonra inen ayet-i kerimeyi okudu ve:

Allahim! Onlardan kötülükleri gider. Onlari tertemiz et diye duâ etti. Ben: Yâ Rasûlellah, ben Ehl-i Beytten deGil miyim? dedim Hz. Rasûlullah (s.a.v),
sen benim ehlimsin. Sen zaten hayir içindesin buyurdu.( Taberî, Câmiül-Beyân, Cüz:XXii, Shf:7; ibnu Kesir, Tefsir, Vi, 412-413.)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, Ashâb-i kirâmi ve ümmetim Ehl-i Beytin hukunu iyi koruma konusunda siddetle uyarmistir:

Zeyd b. Erkam (r.a) anlatiyor: Allah Rasûlü (s.a.v), Mekke ile Medine arasinda Hummen denilen suyun basinda bir hutbe verdi. Allaha hamd, sena ve zikirden sonra söyle buyurdu:

Ey insanlar! Dikkat ediniz; ben bir beserim. Rabbimin ölüm elçisinin gelmesi ve benim ona icabet edip aranizdan gitmem yakindir. Sizlere hukuku aGir iki kiymetli emanet birakiyorum. Birincisi Allahin Kitabidir. Onda nur ve hidayet vardir. Allahin Kitabina simsiki sarilin. Onunla mesgul olun, onu öGrenin, öGretin; hükümlerini anlayin. ikinci emanet Ehl-i beytimdir. Ehl-i Beytim hakkinda Allahtan korkmanizi hatirlatirim. Ehl-i Beytim hakkinda Allah;tan korkmanizi hatirlatirim. Ehl-i Beytim hakkinda Allahtan korkmanizi hatirlatirim. Zeyd b. Erkami dinleyenler arasinda bulunan Husayn b. Sebre,

Ey Zeyd, Rasûlullah’in (s.a.v) zevceleri de Ehl-i Beytten midir diye sordu, Zeyd (r.a),

Tabi ki Efendimizin hanimlari da Ehl-i Beyttendir. Fakat Rasûlullahin (s.a.v) haklarinin korunmasini istediGi Ehl-i Beyt, kendilerine sadakanin haram olduGu kimselerdir dedi. Husayn,

Onlar kimdir? diye sorunca Zeyd b. Erkam (r.a),

Alinin ailesi, Akîlin ailesi, Cafer ve Abbas;in âilesidir dedi. Husayn,

Bunlara sadaka haram midir? diye sorunca, Zeyd (r.a),

Evet dedi. (Müslim, Fedâilüs-Sahâbe, 36; Nesâî, Sünen-i Kübrâ, Menâkib, 9.)

Âlimlerin ekseriyetine göre Ehl-i Beyt, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin serefli aileleri, kizi Hz. Fâtima, damadi Hz. Ali, torunlari Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) ve kiyamete kadar olarin sulbünden gelen zürriyetleridir. Yani Hz. Hüseyin;in torunlari olan seyitler ve Hz. Hasanin torunlari olan serifler Ehl-i Beytin günümüzdeki serefli mensuplaridir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin serefli nesli, kiyamete kadar hiç kesilmeyecektir.

Hz. Hüseyinin (r.a) oGlu Ali Zeynelâbidîn (rah), babasi Hz. Hüseyinin sehid edilmesinden sonra, samlilar tarafindan esir edilerek Dimeska getirildi. Onu böyle gören zalim bir samli: Sizin kökünüzü kaziyan ve fitnenin basini kesen Allaha hamdolsun diye, güya onlarin fitne basi olduGunu ima etmeye çalisti. Zeynelâbidîn (rah), adama,

Sen Kurani okudun mu? diye sordu, adam,

Evet, okudum dedi. Zeynelâbidîn (rah),

Sen, Allah Teâlânin, Resûlüm, onlara de ki: Ben bu davetime karsilik olarak sizden bir karsilik ve ücret beklemiyorum; sadece yakinlarima sevgi göstermenizi istiyorum (sûrâ/23)
âyetini okumadin mi? diye sordu. Adam,

Bu ayette sevilmesi emredilen yakinlar siz misiniz? diye sorunca, imam, Evet, onlar bizi dedi.( Taberî, Cüz:XXV, Shf:33 (Beyrut, 1995); Suyûtî, ed-Dürrü 1-Monsûr, Vii, 34 8)

Bir gün imam Azâm (rah) hocasi imam Cafer es-Sadik hazretlerinden ilim ve hadis dinlemeye gelmisti. Hocasi elinde bir asa ile çikageldi. imam Azam (rah), Ey Rasûlullahin evlâdi, siz henüz asaya ihtiyaç duyacak bir yasta deGilsiniz dedi. Cafer es-Sâdik (rah),

“Evet dediGin gibidir, fakat bu elimdeki asa Hz. Rasûlullahin asasidir; onu bereket için yanimda tasiyorum dedi. imam Azam (rah), hemen ileri atilip bastona sarildi ve, Ey Rasûlullahin evlâdi, müsaade buyurun, onu öpeyim dedi. Cafer es-Sâdik (rah) hemen kolunu açti ve imam Azama göstererek:

Vallahi sen bilirsin ki bu ten Hz. Peygamberin hücrelerini tasiyan bir tendir ve su gördüGün killar da onun kilindandir. Onu öpmüyorsun da asayi öpmek istiyorsun! dedi. Bununla, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyinin zürriyetinin Hz. Peygamberin (s.a.v) bir parçasi olduklarini hatirlatti (Bkz: Muhammed Besyûnî, es-Seyyidc Fâtimatuz-Zehrâ, 37. (Beyrut, 1990))

EHL-i BEYTi SEVMEK iMANiN ALÂMETiDiR

Allah Teâlâ, müminlere Resûlünün sevilmesini farz kildiGi gibi onun parçasi olan ve kendisine inanan yakinlarinin da sevilmesini, bu sekilde Peygamberin (s.a.v) sevindirilmesini istiyor. Bir ayet-i kerimede söyle buyrulmustur:

Resûlüm onlara de ki: Ben bu davetime karsilik olarak sizden bir karsilik ve ücret beklemiyorum; sadece yakinlarima sevgi göstermenizi istiyorum. (sûrâ/23)

ibn Abbas (r.a) naklediyor: Bu ayet-i kerime indiGi zaman, bazilari, Yâ Resûlellah! Sevmemiz vacip olan bu yakinlariniz kimlerdir? diye sordular; Efendimiz (s.a.v),
Ali, Fâtima ve onlarin çocuklari Hasan ile Hüseyin buyurdu. (Tabarânî, el-Kebîr, No: 2641; Heysemî, Mecmauz-Zevâid, iX, 16 8)

Efendimiz (s.a.v), baska bir hadislerinde, onlari dost edenleri kendisinin de dost edeceGini, onlara düsmanlik edenlere kendisinin de düsman olacaGini beyan buyurmustur. (Hâkim, Müstedrek, iii, 149; Tabarâni, el-Kebîr, No:2619, 2620)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Ehl-i Beytin sevgisinin, kendisini sevmekten ileri geldiGini söyle belirtmistir:

Sizi nimetleriyle riziklandirip gidâlandirdiGi için Allahi seviniz. Beni Allahi sevdiGiniz için seviniz. Ehl-i Beytimi de beni sevdiGiniz için seviniz (Tirmizî, Menâkib, 32; Hâkim, Müstedrek, iii, 150.)

Efendimizin zevcesi Ümmü Seleme (r. anha) anlatiyor:

Resûlullah (s.a.v) Ali, Fâtima, Hasan ve Hüseyinle yemek yedi. Yemekten sonra, onlari üzerindeki elbise ile sardi ve,

Allahim! Bunlara düsman olana sen de düsman ol; bunlari seveni sen de sev
diye duâ etti. (Ebû Yalâ, Müsned, No:6951; Heysemî, Mecmau;z-Zevâid, iX, 166-167.)

Resûlullah (s.a.v) Efendimizin amcasi Abbas (r.a) bir gün üzüntülü bir sekilde, Efendimizin huzuruna geldi ve,

Yâ Resûlellah! Kureys bizden ne istiyor; birbirleriyle karsilasinca güler yüz gösteriyorlar, bizimle karsilasinca yüzleri deGisiyor! diye sikâyet etti. Allah Resûlü (s.a.v) bu hâle çok gazaplandi; yüzü kipkirmizi oldu. Sonra,
Allaha yemin ederim ki, bir kalp sizleri Allah ve Resûlü için sevmedikçe o kalbe iman girmis olmaz
buyurdu ve söyle devam etti:

Ey insanlar! Kim amcama eziyet ederse, bana eziyet etmis olur. Hiç süphesiz bir kimsenin amcasi babasi gibidir (Tirmizî, Menâkib, 28; Ahmed Müsned, i, 207.)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hz. Aliye hitaben: Yâ Ali, seni ancak mümin olanlar sever; sana ancak münafiklar buGzeder
buyurmustur.( Müslim, iman, 131; Tirmizî, Menâkib, 20; Nesâî, iman, 19.)

Allah Resûlü (s.a.v), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a) için, Bunlar benim evlâdimdir; evlâdimin çocuklaridir. Allahim! Ben onlari seviyorum, sen de sev. Allahim, onlari sevenleri de sev!
diye duâ etmistir. (Tirmizî,Menâkib, 50; BeGavî, Mesâbihus-Sünne, iV, 194. (No: 4829))

Büyük arif Muhyiddin b. Arabî hazretleri (k.s) demistir ki: Allah Resûlü (s.a.v), Allah Teâlâ;nin emriyle bizden yakinlarina muhabbet etmemizi istemistir. (sûrâ/23) Bundan sonra bir mümin Hz. Peygamberin (s.a.v) bu talebim kabul etmezse, yarin kiyamet gününde ona hangi yüzle bakacak ve onun sefaatini nasil umacaktir?

Bir sadik âsik demistir ki: ;Sevgilinin yaptiGi her sey sevgilidir. EGer senin Allah ve Resûlü için muhabbetin sahih ise, Hz Peygamberin (s.a.v) Ehl-i Beytini de seversin. Herkesin imani onlarin muhabbeti ile ölçülür (ibnu Arabî, el-Futûhâtu1-Mekkiyye, i, 29. Bölüm. (Özetle alindi))

EHLi BEYT, KiYAMETE KADAR DEVAM EDER; HER MÜMlNE ONLARA HÜRMET ETMEK VE HAKLARiNi KORUMAK GEREKiR

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

süphesiz, (âhirete) çaGrilip gitmem yakindir. Size iki büyük ve hukuku aGir emanet birakiyorum. Birisi, Aziz ve Celil olan Allahin kitabi Kuran. DiGeri de gözümün nuru ehl-i beytimdir. Allah;in kitabi Kuran; semadan yeryüzüne uzatilmis (ilâhî ve nuranî) bir iptir. Lâtif ve Habir olan (her seyi bilen Rabbim) bana bildirdi ki: Kuranla ehl-i beytim (âhirette) Havz-i Kevserin basinda bana gelene kadar birbirinden ayrilmayacak. Öyleyse, sizler (size emanet ettiGim) bu iki seyde bana nasil halef olduGunuza (benden sonra onlara nasil davrandiGiniza) iyi bakiniz; onlarin hakkini korumaya dikkat ediniz!
(Ahmed, Müsned, 111,17;V,182;Tabarânî, el-Mucemu1-Kebir, V, 154 (No:4922, 4923). Bkz: Tirmizî, Menâkib, 32 (No:3788. Ayni konuda biraz farkli bir rivayet))

Hz. Resûlullahin (s.a.v) gerçek âsiGi Ebû Bekir Siddîk (r.a) demistir ki:

Resûlullahm Ehl-i Beytini sevip memnun ederek Resûlullahin (s.a.v) hatirini gözetin. Vallahi, Resûlullahin yakinlarinin haklarini korumak, benim için kendi yakinlarimin haklarini korumaktan daha sevimlidir.
(Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 12.)

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

Sizin en hayirliniz, benden sonra Ehl-i beytime karsi en hayirli davranan kimselerdir (Hâkim. Müstedrek, iii, 311; Ebû Yalâ, Müsned, No:5924)

Allaha yemin ederim ki, bana ve ehl-i beytime buGzeden ve bizi kizdiran kimse, muhakkak cehenneme girer
(Hâkim, Müstedrek, iii, 150; ibnu Hibbân, el-ihsân, XV, 435. (No:6978).)

Ehl-i Beytim Nuhun gemisi gibidir; ona binen kurtulur; uzak duran boGulup helâk olur.
(Hâkim, Müstedrek, iii, 151; Ahmed, Müsned, iii, 157; Tabarânî, el-Kebîr, No:2636-2638.)

Rabbim bana, Ehl-i Beytim içinde kim Allahin birliGini ve benim peygamberliGimi kabul ederse ona azap etmeyeceGini vaadetti
(Hâkim, Müstedrek, iii, 150.)

Þu hâdiseden ibret alalim:

Ashabin hafiz ve ileri gelen âlimlerinden Zeyd b. Sâbite (r.a) binmesi için bir hayvan getirildi. Abdullah b. Abbas (r.a) hemen üzengisini tutup binmesine yardimci olmaya çalisti. Zeyd (r.a),
Ey Resûlullah;in amcaoGlu, lütfen böyle yapma, üzengiyi birak! dedi. ibn Abbas (r.a):

;Biz âlimlerimize ve büyüklerimize karsi böyle davranmakla emrolunduk dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit (r.a), Elini bana verir misin? dedi ve ibn Abbas elini uzatinca onu öptü ve, biz de Hz. Peygamberin ehl-i beytine karsi böyle davranmakla emrolunduk dedi.
(lbnu Abdilberr, Beyâni1-tlm, i, 127; Kandehlevî, Hayâtus-Sahâbe, ii, 440. Son kismi hâriç bkz: ibnu Hacer, el-lsâbe, No:2888; (Beyrut, 1995); Hâkim, Müstedrek, iii, 423.)

Müfessir ibn Kesir (rah) demistir ki: Ehl-i Beyte karsi hayir tavsiyede bulunan, onlara karsi iyiliGi, hürmet ve ikrami emreden kimseyi yadirgamayiz. Çünkü onlar tertemiz bir zürriyetten gelmektedirler. Onlar, övünme, nesep ve itibar yönünden yeryüzündeki en serefli hanenin evlâtlaridir. Özellikle Hz. Rasûlullah;in serefli sünnetine tâbi olan ve ondan hiç ayrilmayan Ehl-i Beyt, bu hürmet ve hizmete en lâyik kimselerdir. Çünkü Efendimiz (s.a.v) sahih bir hadiste:

Size iki tane hukuku aGir emanet birakiyorum. Birisi Allahin Kitabi, diGeri de Ehl-i Beytimdir. Kuran ve Ehl-i Beytim, kiyamette havzin basinda bana kavusana kadar birbirinden ayrilmayacaktir
buyurmustur. (ibnu Kesir, Tefsir, Vii, 201. (Riyad, 1997))

Müfessirlerin imami Fahruddin er-Râzî (rah.) demistir ki:

Resûlüm onlara de ki: Ben bu davetime karsilik olarak sizden bir karsilik ve ücret beklemiyorum; sadece yakinlarima sevgi göstermenizi istiyorum
âyet-i kerimesi (sûrâ/23) Resûlullahin (s.a.v) Eh-i Beytini ve Ashabini sevmenin vacip olduGunu göstermektedir. Allah Resûlü (s.a.v) sahih hadislerinde:
Fatima benden bir parçadir; onu üzen beni de üzer
(ibnu Kesir, Tefsir, Vii, 201) buyurmus, Hz. Aliyi, Hasan ve Hüseyini sevdiGini belirtmistir. Efendimizin sevdiGi kimseleri sevmek, bütün ümmete vaciptir. Sonra, her namazin sonunda Hz. Peygamberin Ehl-i Beytine salât ve selâm okunmasi, bütün ümmete emredilmistir. Bu büyük bir makamdir; onlardan baska hiç kimseye nasip olmamistir. Bütün bunlar gösteriyor ki, Hz. Peygamberin Ehl-i Beytini sevmek vaciptir.

Yukaridaki âyetin içine Efendimize iman ve itaat eden bütün Sahâbe-i Kiram da girmektedir. Onlar da Efendimizin yakinlaridir. Kisaca, Ehl-i Beyti ve Ashâb-i Kirami sevmek vaciptir.

Bir hadiste: Eh-i Beytim Nûhun gemisine benzemektedir. Ona binen kurtulur; binmeyen suda boGulur
buyrulmustur. Bir diGer hadiste ise: Ashabim yildizlar gibidir; hangisine tâbi olursaniz doGru yolu bulursunuz buyrulmustur. su anda bizler, ilâhî teklif denizinde bulunuyoruz. Bu arada süphe ve sehvet dalgalan da devamli bize çarpip durmaktadir. Denizde giden bir kimsenin iki seye ihtiyaci vardir. Birisi, kusuru bulunmayan ve içine su geçilmeyecek sekilde saGlam bir gemi.

DiGeri de, yön tayin edecek açik parlak yildizlar. Bir kimse saGlam bir gemiye biner ve parlak yildizlarla yönünü belirlerse, hedefine selâmet içinde ulasir. Bunun gibi, biz ehl-i sünnet cemaati da, Hz
Peygamberin Ehl-i Beytinin muhabbet gemisine bindik ve gözlerimizi hidayet semasinin yildizlan olan Ashâb-i Kirama diktik; böylece yol aliyoruz. Bu durumda Allah Teâlâdan ümidimiz bizleri dünya ve âhirette selâmete ulastirmasidir. (Râzî, Tefsir-i Kebir, XXVii, 143.)

imam safiî (rah.) baska bir sözünde Ehl-i Beyt sevgisinin farz olduGunu söyle dile getirir:

Ey Resûlulllahin Ehl-i Beyti! Sizi sevmek bize farzdir. Allah indirdiGi Kuran;da böyle emretmistir. Size salât okumadan namaz kilanin namazinin kabul olmamasi, sizin için en büyük bir övünç kaynaGidir ve bu size kâfidir. (Muhammed Afif ez-Zabî, Divânus-sâfii, 72)

Allah ve melekleri devamli Peygambere salât ediyor; ey müminler siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.
(Ahzab/56.)Âyeti nazil olunca, Ashabtan bazilari, Rasûlullah (s.a.v) Efendimize gelerek:

Yâ Rasûlellah! Size nasil selâm vereceGimizi biliyoruz, fakat size, Ehl-i Beytinize nasil salât okuyalim? diye sordular. Efendimiz (s.a.v) söyle buyurdu:

söyle deyin:

Allahim! Efendimiz Muhammede ve onun âline (ailesine ve zürriyetine) salât et. Peygamberin ibrahime ve âline salât ettiGin gibi. Allahim! Efendimiz Muhammede ve onun âline (ailesine ve zürriyetine) bereket ihsan et, onlari mübarek kil. Peygamberin ibrâhime ve âline bereket verdiGin gibi.
(Buhârî, Ehâdisül-Enbiyâ, 10; Müslim, Salat, 65-69.)

Bu ayet ve hadislerden hareketle imam safiî (rah), namazin son oturusunda Efendimize salât okumayi namazin farzlarindan saymistir. Getirilecek salâtin en kisasinin, tercih edilen görüse göre Allahümme salli alâ Muhahemmedin ve âlihiolduGu belirtilmistir. (sirbînî, MuGnil-Muhtâc, i, 270 (Beyrut, 1997. Tahriçli Baski); Zuhaylî, el-Fikhul-islâmî ve Edilletühû, i, 670.)Yukarida geçen sözle bu kasdedilmistir.

Meshur sair Ferazdak, Ehl-i Beytten Zeynelâbidini tanitirken bir beytinde söyle söyler: O öyle bir ailedendir ki, onlari sevmek din, onlara buGzetmek küfürdür. Onlara yakinlik kurtulus ve emniyettir. (Ebû Nuaym, Hilyetül-Evliyâ, iii, 139; ibnu Hacer el-Heytemî, es-Savâikul-Muhrika, ii, 574)

AHiR ZAMANDA GELECEK VE iSLÂMiN iZZETiNi ÂLEME GÖSTERECEK OLAN Hz. MEHDÎ DE (a.s) EHL-i BEYTTEN BiR ZAT OLACAKTiR

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

Dünyada kiyametin kopmasina bir gün de kalsa, muhakkak Allah o bir günü Uzatacak ve benim Ehl-i Beytimden birisini ortaya çikaracaktir. Onun ismi benim ismime, babasinin ismi de babamin ismine uyar. Daha önce zulüm ve haksizlikla dolu olan yeryüzünü adaletle doldurur.
(Ebû Dâvud, Kitâbul- Mehdî, 4; Tirmizî, Fitcn, 52.)

Mehdî benim sulbümden Fâtimanin evlâtlarindan gelecek birisidir. (Ebû Dâvud, Kitâbu;l- Mehdî, 6; ibnu Mâce, Fiten, 34)

;Mehdî benim Ehl-i beytimdendir; o açik alinli ve kivrik burunludur. Daha önce zulüm ve haksizlikla dolu olan yeryüzünü adaletle ve doGrulukla dolduracak ve yedi sene hüküm sürecektir.(Ebû Dâvud, Kitâbul- Mehdî, 6.)

Âhir zamanda Ehl-i Beytimden çikacak ve müminleri toplayacak olan kimseye yardim etmek, davetine uymak her mümine vaciptir.
(Ebû Dâvud, Kitâbu-Mehdî, 12; Ali Nasif, et-Tâc, V, 344)

Ehl-i Beytim yeryüzündekiler için bir emniyettir. Onlar gidince, yeryüzündekilerin sonu gelir; kiyamet kopar.
(Taberânî, el-Mucemu;s-SaGîr, no: 318, el-Evsat, iV, 204.)

MANEVÎ NESEB VE iMAN BAGi iLE RASÛLULLAH (s.a.v) EFENDiMiZE BAGLi OLAN MUTTAKiLER DE EHL-Î BEYTTEN SAYiLMisTiR. ONLARi SEVMEK TE VACiPTiR

Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

Bütün muttakiler, Muhammedin âlidir (ehl-i beytidir.) (Ali el-Muttakî, Kenzül-Ummâl, iii, 89; (No:5624); Heysemî, Mecmauz-Zevâid, X,
269.)Ehl-i Beytimden bazilari kendilerinin bana insanlarin en evlâsi (en sevgilisi) olduGunu düsünüyorlar. Hâlbuki durum öyle deGildir. süphesiz benim içinizdeki dostlarim, muttakilerdir. Onlar (nesep ve yer olarak) kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, deGismez. (Taberânî, el-mucemus-SaGîr, no: 318, Deylemî, Müsncd, i, 287 (No:904))

Rasûlullah (a.s), Muaz b. Cebeli Yemene gönderirken, onunla birlikte uGurlamaya çikti. Kendisine tavsiyelerde bulundu. Muaz (r.a) binekte, Rasûlullah (a.s) ise yerde yaya yürüyordu. UGurlama yerine geldiklerinde Efendimiz(a.s):

Yâ Muaz! Belki bu seneden sonra benimle burada karsilasip görüsemeyeceksin!
buyurdu. Rasûlullah (a.s)in ayriliGindan (ve bu isaret yollu vefat haberinden) dolayi Muaz (r.a) aGladi. Sonra Rasûlullah (a.s) geri dönüp, Medineye yönelerek:

Benim için insanlarin en evlâsi (en yakini) her kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, muttaki olanlardirbuyurdu.( Ahmed, Müsned, V, 235; Ali el-Muttakî, Kenz, iii, 91.)

Allah Resulüne olan sadakati ve sevgisi iran asilli Selman-i Fârisî Hz.lerini Ehl-i Beytin içine katmistir. Selman (r.a) islâma girisiyle ve Hendek harbindeki ince siyaseti ile bütün ashabin gönlüne girmisti. Muhacirler: Selman bizdendir.diye onu kendileri gibi görmüslerdi. Ensâr ise: Hayir, aslinda Selman bizdendir. diye ona sahip çikmak istemislerdi. Allah Resûlü (s.a.v) bizzat araya girdi ve: Selman bizdendir; Ehl-i Beytimizdendir
(ibnu Sad, Tabakât, iV, 83; Muhammed es-sâmî; Sübülü1-Hüdâ, iV, 365.) buyurarak, onu has dairenin içine aldi; kiyamete kadar hayirla anilacak grubun içine katti.

iman, sevgi ve takva yolunda hizmet ile herkes bu sereften bir derece pay sahibi olabilir. Bu kapi herkese açiktir. Allahin dostlari ancak muttakilerdir. (Enfal/34) âyeti nazil olunca, Hz. Resûlullah (s.a.v): Benim dostlarim ancak muttakilerdir.
(Hâkim, Müsterdek, ii, 328; ibnu Kesir, Tefsir, iV, 51) buyurarak, isin esâsinin iman ve takva olduGunu belirtti.

Bir kimse, hem Allah Resûlünün temiz nesebine, hem de edebine vâris ve sahip olursa, o nur üstünü nur olur. Böyle olduGu için, geçmiste ve günümüzde, takva imamliGini en liyakatli sekilde temsil eden onlar olmuslardir. Yani, irsad kutubluGu, Ehl-i Beytin serefli mensubu ariflere nasib olmustur. Bu, Allah Rasûlünün (s.a.v) kiyamete kadar devam eden nübüvvetinin bir tezahürüdür. Velâyet, nübüvvet mucizesinin bir devamidir ve bu nur en parlak sekilde o nübüvvetin sahibi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin evlâtlarinda zuhur etmistir ve hâlen de etmektedir.

Allahim! Bizi Ehl-i Beyt sevgisiyle yasat ve o sevgi içinde hasret. Bizi takva ile sereflendir; rizâ ve cemâlinle sevindir. Âmîn, bi hürmeti Seyyidi 1-Mürselîn. Velhamdü lillahi Rabbilâlemin.

nice gözler perdeliyken, onların gözleri açıktı,
dünyayı ittiler, ellerinin tersiyle,
Resülallah uğruna feda ettiler herşeylerini,
güzel eylediler, baki hayatlarını.
www.nasihatler.net

Tasavvuf samimiyet ister

TASAVVUF, SAMİMİYET İSTER, SAHTE İSMİ KABUL ETMEZ

http://baskabahar.files.wordpress.com/2008/05/f5afbc681ce8420616b72f2d2970c5121.jpg

Allahu Teala’ya sonsuz hamd olsun! O, bizlere, “mümin” ve “Müslüman” ismini vermiştir; fakat, bu ismin hakkının verilmesini istemekte ve bizleri şöyle uyarmaktadır:

“İnsanlar, denenmeden, sadece “iman ettik, mümin olduk” demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar.”(Ankebût 29/2.)

Allahu Teala, için ve dışın bir olmasını istemektedir. Sözü ile işi birbirine uymayan, kalbinden iman etmediği halde, diliyle müslümanım diyenleri şöyle kınamaktadır:

“Bazı insanlar: “Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; sonra da içlerinden bir kısmı yüz çeviriyor. Bunlar, mümin değillerdir.”(Nûr 24/47.)

“Bedeviler “inandık, mü’min olduk” dediler. De ki: Siz henüz iman etmediniz, öyle diyeceğinize “Biz boyun eğdik, teslim olduk” deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi.”(Hucurât49/14.)

Ayrıca, Hz. Resûlullah’a (s.a.v) ümmet oluşumuzun da bir hakkı vardır. Ona yakınlığın ve sevilmenin tek yolu, imandan sonra takvadır. Nesebin ve hasebin bu sevgide bir etkisi yoktur. İşte Rahmet Peygamberi’nin (s.a.v) beyânları:

“Bütün muttakîler, Muhammed’in âlidir.”(Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, no: 318, el-Evsat, IV, 204. (No: 3356); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 269.)

“Aile çevremden bazıları kendilerinin insanlar içinde bana en yakın ve en sevgili olduğunu düşünüyor. Halbuki durum öyle değildir. Şüphesiz içinizdeki gerçek dostlarım, muttakîlerdir. Onlar (nesep ve yer olarak) kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, değişmez.”(Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, no: 318; bkz: Buhârî, Edebü’l- Müfred, No: 896. Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 882.)

Resûlullah (a.s) Efendimiz, Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken, onunla birlikte uğurlamaya çıktı. Kendisine tavsiyelerde bulundu. Muaz (r.a) binekte, Resûlullah (a.s) ise yerde yaya yürüyordu. Uğurlama yerine geldiklerinde Efendimiz(a.s):

“YaMuaz!
Belki bu seneden sonra benimle burada karşılaşıp görüşemeyeceksin!” buyurdu.

Resûlullah’ın ayrılığından ve bu işaret yollu vefat haberinden dolayı Muaz (r.a) ağladı. Sonra Resû-lullah (s.a.v) geri dönüp, Medine’ye yönelerek:

“Benim için insanların en en yakını ve en sevimlisi her kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, muttakî olanlardır” buyurdu.(Ahmed, Müsned, V, 235; ibnu Hıbbân, Sahih, II, 414-415.)

İnsan insaflı olmalıdır; birilerinin ona sûfî, mutasavvıf, mürid, salih, kâmil, muttakî, alim demesine aldanmamalıdır. Bahsedilen sıfatlar kendisinde yoksa, varmış gibi davranmamalıdır. Allah korusun, insan bir şeyi iddia eder de ispat edemezse, hem Hakk, hem halk indinde rezil olur.

Velilerin terbiyesine girmek ve onların bir parçası olmak gerçekten çok şerefli bir şeydir, ama, bakınız bir arif ne diyor:

“Mürid, şeyhi ile övünen kimse değildir; gerçek mürid, mürşidinin kendisiyle övündüğü kimsedir.”(Şa’rânî, el-Envâru’l-Kudsiyye, I, 200.)

İmam Şaranî’nin mürşidi İbrahim ed-Dusûkî (k.s), gerçek bir müridin hâlini şöyle anlatıyor:

“Kim iffetli, şerefli ve temiz ahlaklı değilse, o benim evladım değildir, bizzat sulbümden gelse bile. Kim de, dinin hükümlerine, tarikatın edeplerine sarılır, günahlardan sakınır, zühd, vera ve az yemeyi elde ederse, o benim hakiki evladımdır, isterse dünyanın öbür ucundan gelen birisi olsun.”(Şa’rânî, a.g.e, I, 99.)

Hak yolcularını birbirine bağlayan tek sebep ve manevî nesep, ilâhî sevgidir. Bu sevginin fiillerdeki ispatına takva deniyor ve ‘ben Allah Teala’yı seviyorum’ diyenlerden, sadece ihlas ve takva isteniyor. Bunlar olmadan, ulaştım zannedilen her şey yalan veya noksandır. Ariflerin sevgisi, ilâhî sevgiye tabidir. Bir kul, Cenab-ı Hakk’a ne kadar sevilirse, ariflerin gönlünde de o nispette sevilir. İşi zorlaştırmak, ümidimizi kırmak için değil; sadece kalbimizi canlandırmak ve bir gerçeğe gözümüzü açmak için bunları hatırlatmak gerekiyor.

Nakşi yolunun piri Şah-ı Nakşıbend’e (k.s) (791/1388): “Hazretinizin silsilesi nereye kadar ulaşıyor?” diye sorulduğunda; şu manâlı cevabı vermiştir:

“Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz!”(Câmî, Nefahâtu’l-Üns, 532 (Marifet yay. ist. 1995))

Tâhirü’l-Mevlevî (1371/1951) bu cevapla verilmek istenen inceliği şöyle açıklar:

“Herkes Allah için yaptığı amele baksın, mensup olduğu silsileye veya sahip olduğu mevkiye güvenip amelden geri kalmasın, şekillere takılmasın.”(Tâhirü’l-Mevlevî, Mesnevî Şerhi, I, 75.(ist. 1971))

Seyyid Sıbğatullah el-Ervâsî (k.s) demiştir ki: “Bu sâdâtın asıl evladı, onların manevî mirasını (ilâhî aşk, Rabbânî edeb ve Kur’ân ahlâkını) alandır, zahiren evladı olanlar değil. Birine mensup olmaktan maksat, manevî intisaptır. Yani onun yolundan gitmektir. Şekil olarak mürşitle beraber olmaya itibar edilmez.”(Seyyid Sıbğatullah, Minah, 70.)

Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin kızı Fatma’ya (r.ah) yaptığı şu uyarı, her insanı gafletten uyandırmaya yeter:

“Ey Fatmal Kendini ateşten kurtaracak amellere sarıl. Bil ki ben, Allah’tan gelen bir şeyi senden giderememe”(Buhârî, Vasâya, 11; Nesâî, Vasâya, 6; Dârimî, Rikak, 23.)

Efendimiz (s.a.v), kızının peygamber kızı olmasına değil, salih amellere yönelmesini ve güvenmesini tavsiye etmiştir. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin bir diğer uyarısı da şudur:

“Kötü ameli kendisini hayırlardan geri bırakan kimseyi, nesebi ileri geçiremez!”(Ebû Dâvud, ilim, 1; Tirmizî, Kur’an, 10; ibnu Mâce, Mukaddime, 17.)

Bu inceliği bilen büyük müceddit İmam Rabbânî (k.s), manevî terbiye yoluna girenleri şöyle uyarır:

“Ameli bırakıp veya amelde gevşek davranıp meşayıhın ruhaniyeti ve istimdadı bize yeter düşüncesi ile aldanmamak gerekir.”(İmam Rabbani, Mektûbât, I, 148. Mek.)

Kulluğun aslı, sevgi ve irade ile Yüce Mevla’ya ibadet yapmaktır.

Kulluk ölene kadar devam eder. Herkes kendi amelinden sorumludur.

Kâmil mürşitler, güzel kullukta insanlara örnek ve kuvvet olurlar; zayıf kalplere destek verir; içindeki sönmüş sevgiyi canlandırırlar.

Tasavvuf, cemaat hâlinde ve birlik içinde Allah yolunda yürümektir.

Tasavvuf, topluca tövbe etmektir. Tasavvuf, topluca Yüce Allah’ı zikretmektir.

Tasavvuf, topluca hakka yönelmek ve birbirini hak yolunda desteklemektir.

Tasavvuf, bir kâmil mürşid nezaretinde topluca Yüce Allah’ın ipine yani dinine, Kur’an’a, sünnete, takvaya ve ihlasa sarılmaktır.

Tasavvuf, nefis ve şeytan düşmanına karşı mümin kardeşleriyle bir olup, imanını, dinini ve edebini muhafazaya çalışmaktır.

Tasavvuf, Allah için birbirini sevmek ve bu sevginin gereğini yerine getirmektir.

Tasavvuf, Yüce Sevgili için yaşamak ve O’nun rızası için canını vermektir.

Tasavvuf ancak tadarak anlaşılacak ilahî bir nimet ve saadettir.

www.Menzil.Net

www.nasihatler.net

Yolda olmakla yol almak aynı şey değildir.

“Bir yol bulabilmek”
kolay iş değildir dünya keşmekeşinde.
Emek ister, firaset ister, nasib ister her şeyin evvelinde…

Çıkmaz yolların bol,
Yolsuzluğun diz boyu olduğu bir devirde
Bir yol bulabilenler,
Şanslı insanlardır işin hakikatinde

Ama nedendir bilinmez,
Yolda olduğunu düşünenler
Bir türlü yol alamazlar hayat dehlizinde

Az gidilir uz gidilir,
Dere tepe düz gidilir,
Bir ömür bitirilir,
Ama dönüpte bakınca geriye,
Sadece gönüller hoş edilir

Derler ki büyükler,
Mesafeleri eritebilmek için gönül ateşinde,
Evvelen bilmek lazım yolcu olduğunu,
Ahiren tanımak lazım yolu
Ve de salisen sebat etmek lazım
Gereklerinde yolun dosdoğru

Yolcu olduklarını bilenler
Yolda vakit kaybetmezler
Varmak için bir an evvel menzile,
Seraplarda gönül eylemezler

Tanımak gereklidir yolu,
Kaybolmamak için kuytu köşelerde
İşin sırrı renginde ve nev’inde

Yollarında sözleri üzere dimdik duranlar
Hırçın geçitlerinde vaktin yolda kalmazlar
Ne kadar kurak esse de rüzgarlar
Yola düşerken yol azığı hazırlayanlar
Başkalarının yolluklarına muhtaç kalmazlar

Bir yol varsa hakikate varan
Bir yolcu lazım kendini arayan
Bir hancı varsa yolcuları ağırlayan
Bir aşk lazım yola koyduran..

Yolcu yolsuz olmaz
Gönül ehli yolda kalmaz
Aşk olmadan yol alınmaz…

Peygamber meslekleri

hyusufersoz_filizsarihan_col1.jpg

HZ. ADEM (AS) : İlk ziraat mühendisi ve çiftçi idi.

HZ. ŞİD (AS) :
Hallac, kazzaz, nessac = dokumacıların, örücülerin ve mensucat sanayiinin ilk kurucusu idi.

HZ. İDRİS (AS) :
İğneyi ilk icad eden, ona delik açan, iplik geçiren olduğundan, terzicilerin- konfeksiyoncuların- örücülerin piri sayılır.

HZ. NUH (AS) :
Marangozcuların- gemicilerin- denizcilerin ve barbarosların piri idi.

HZ. HUD (AS) :
Tüccar idi. Bütün tüccarların piri sayılır.

HZ. SALİH ( AS) :
Sürülerle develer yetiştirirdi. Sütlerini hem içer, hem de satıp dünyalığını temin ederdi. Salih peygamberin devesi meşhurdur.

HZ. İBRAHİM ( AS) :
Kabeyi yeniden inşa edişiyle, Hz Süleyman (as)’a ve Mimar Sinan’a önderlik etmiştir.

HZ. LUD (AS) :
Tarihçi idi. Seyyahların, Evliya çelebilerin piridir.

HZ. İSMAİL (AS) :
Kara ve deniz avcılığı ile geçimini sağlardı. Avcıların piri sayılır. 70 dil bilirdi. Tercümanların da piridir.

HZ. İSHAK ( AS) :
Çoban idi.

HZ. YAKUB ( AS):
Çoban idi.

HZ. YUSUF (AS) :
Saati ilk icat eden, Toprak mahsulleri ofisini ilk defa kuran, bolluk zamanında depolamayı, kıtlık zamanında halka dağıtmayı düşünen bir peygamberdir.

HZ. EYYÜB ( AS) :
Ziraatcı idi.

HZ. ŞUAYB (AS) :
Ziraatcı idi.

HZ. MUSA (AS) :
Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)’a hizmetçilik etmiştir.
Bir büyüğe hizmet etmekte peygamber mesleklerinden biridir.

HZ. HARUN (AS) :
Vezir idi.

HZ. DAVUD (AS) :
Demiri işleyen, zırh yapan ve düzenli ordular kuran,
Calut’un ordularını mağlup eden bir kumandandır.

HZ. SÜLEYMAN (AS) :
Emir, hükümdar idi. Sazlardan zenbil yapardı. Bakır madenini ilk defa işleyen O’dur.

HZ. ZÜLKİFL (AS) :
Ekmek pişirirdi, fırıncıların piri idi.

HZ. İLYAS (AS) :
Dokumacı ve iplikçilerin piri idi.

HZ. YUNUS (AS):
Balık avlayıp geçinirdi, balıkçıların piri idi.

HZ. ÜZEYR ( AS ) :
Bahçıvan idi. Meyve ağaçlarını ilk defa aşılayan fidan yetiştiren, budama işlerini insanlara öğretendir. Bağ ve bahçe işleriyle uğraşanların piridir.

HZ. LOKMAN ( AS ) :
Doktorluk ve eczacılık mesleğinin piridir.

HZ. İSA ( AS) :
Avcı idi. Av aleti ile geçimini temin ederdi. Avcıların piri idi.

HZ. Muhammed (SAV) :
” Her peygamber kardeşimin bir mesleği vardır. Benim mesleğim cihaddır ” Peygamber efendimiz askerlikte başarılı bir ordu kumandanı idi. Aile içinde şefkatli bir baba, müslümanlar arasında ör nek bir insan, dürüst bir tacir idi. Çocukluğunda çobanlık yapmıştır. Dünya da bütün insanlara rehber, ahirette ise ona ümmet olanlara şefaatci

DİLİN AFETLERİ

doruyayaknszlerfd9.jpg
“İnsanoğlu dilinin altında gizlidir;

Şu dil, can kapısının perdesidir.

Yel perdeyi kaldırdı mı, evin içinde ne var, belirir bize.

O evde inci mi var, buğday mı,

Evin içi altın hazinesi mi, yoksa yılanlarla, akreplerle mi dolu?

Yoksa içeride define mi var da kıyısında yılan bekliyor?

Çünkü altın definesi de bekçisiz olmaz ya.”

Mevlâna

DİLİN AFETLERİ

Büyükler “İnsanoğlunun hayatta başına ne geldiyse dilinden gelmiştir.”derler. Ve dil konusunda gayet dikkat çekici sözler sarf etmişlerdir. Yunus Emre, ağızdan çıkan sözlerin nelere mal olacağını da şu güzel sözle ifade etmiştir.

“Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz”

İbnu Abdullah nakletti;”Ey Allah`ın Resulü” dedim, “uyacağım bir amel tavsiye et bana!” Şu cevabı verdi: “Rabbim Allah`tır de, sonra doğru ol!” “Ey Allah`ın Resulü” dedim tekrar, “Benim hakkımda en çok korktuğunuz şey nedir?” Eliyle dilini tutup sonra: “İşte şu!” buyurdu.(kütübü site 5909)

Başka bir hadisi şerifte de dilin (söylenen sözün) insanoğlunun akıbetini (cennet ya da cehennem olacağını) belirleyici bir unsur olduğuna işaret edilmiştir.

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Kul (bazen), Allah`ın rızasına uygun olan bir kelamı, ehemmiyet vermeksizin sarf eder de Allah onun sebebiyle cennetteki derecesini yükseltir. Yine kul (bazen) Allah`ın hoşnutsuzluğuna sebep olan bir kelimeyi ehemmiyet vermeksizin sarf eder de Allah, o sebeple onu cehennemde yetmiş yıllık aşağıya atar.”(kütübü site 5913)

Dil hakkında atalarımız “Dilim Dilim, ettin beni dilim dilim” buyurmakla dilin insanın başına türlü işler açabileceğine işaret etmişlerdir.

Resulullah (sav) da yine şu uyarıda bulunmuştur;

Ebu Sa’idi’l-Hudri radıyallahu anh, Resulullah aleyhissalâtu vesselâm’dan anlatıyor:

“Ademoğlu sabaha erdimi, bütün azaları, dile temenna edip: “Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zira biz sana tabiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikamette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!” derler.” (Tirmizi, Zühd 61, (2409).(kütübü sitte 5872)

İnsanlar mademki ağızlarından çıkan söz vesilesiyle bu kadar töhmet ve sıkıntı altına girmektedir. O zaman söylenecek sözler “kırk ölçülüp, bir biçilmelidir” Eğer neticesi hoş olmayacak şeylere sebebiyet verecekse; o sözün söylenmemesi daha iyidir.

Hz Sadi’nin dediği gibi“Söylenmediği müddetçe söze sen hâkimsin. Bir kere söylendi mi, o sana hâkim olur.”

Söylenecek söz vardır telafisi mümkün olmayan, nice ocaklar yıkan, canlar alan, türküler yakılan “dil yarası derin olur, çare bulunmaz” diye…

Dilin afetlerini anlamak adına, söylenecek sözlerin insan gönlünde yapacağı tahribatı şu söz ne güzel ifade eder “Bak; şu çeşmenin tası yok, kırma insan kalbini; yapacak ustası yok”

“Ağızdan çıkan söz bil ki, yaydan fırlayan ok gibidir. O Ok gittiği yerden geri dönmez. Seli baştan bağlamak gerek.” (Hz. Mevlana)

Aslında ağızdan çıkan her söz, sahibinin karakter yapısını, kişiliğini de ele verir;

“Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır.” (Ataullah İskenderi)

Halk arsında sıkça kullanılan bir söz vardır “bakma onun kötü söylemesine, kalbi temizdir” Bu sözün ne kadar yanlış olduğunu Hazreti Mevlana’nın şu

sözünden anlıyoruz. “Bal küpünden sirke taşmaz” Bu ifadeyle, ağızdan çıkan sözün; o kişinin kalbindeki duygu ve düşüncelerini, açığa çıkardığı anlaşılmaktadır.

Mademki; “söz; özün tercümanıdır” O halde, dilin afetlerinden korunmanın yolu da; “özü(kalbi) temizlemektir”

Rabbim dilimize mahkum etmesin malayani sözlerden beri eylesin cümlemizi inş.(amin)

BAL TEFSİRİ

socherednajapodborochkawd0.jpg
BAL TEFSİRİ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Kema salleyte ala İbrahime ve ala ali İbrahim. İnneke hamidün mecid.

Allahümme barik ala Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.

Kema barekte ala İbrahime ve ala ali İbrahim.

İnneke hamidün mecid.

Hazreti Ali (Kerremallahu Vecheh) bir gün gazadan hanesine geldiğinde, Hz. Ebubekir Sıddık (Allah Ondan Razı Olsun), Hz Ömer El Faruk (Allah Ondan Razı Olsun), Hz. Osman Zinnureyn (Allah Ondan Razı Olsun) gelerek Hz. Ali’ye “Gazan mübarek olsun EY ALLAHIN ARSLANI” dediler. Hz. Fatımatüz-Zehra (Allah Ondan Razı Olsun) onlara ikramen kalaylı bir tas içinde bal getirdi. Balın üzerinde ince bir kıl vardı. Hz. Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) kılı almak üzere davrandı. Hz. Ömer (Allah Ondan Razı Olsun) da kılı aldırmadı ve dedi ki: Bizler Hazreti Zişanın vezirleriyiz. Belki Fatimetüz-Zehra bizleri tecrübe için bu kılı koymuştur. Aramızda bu kıl hakkında üçer tevil edelim.

“Münasip değil mi?” dedi ve sonra;

Hz. Ebubekir (Allah Ondan Razı Olsun) şöyle buyurdular:

Namaz kılanın kalbi nurludur bu tastan.

Dünya endişesini gönlüne getirmeden namaz kılmak tatlıdır bu baldan

Namazı tadili erkan üzere (sünnetlere dikkat ederek) kılmak incedir bu kıldan.

Müteakiben Hz. Ömer El Faruk şöyle buyurdular:

Misafiri seven hane sahibinin kalbi nurludur bu tastan.

Misafirlere ikram etmek ve gönlünü almak tatlıdır bu baldan.

Misafirin kalbi incedir bu kıldan.

Hz. Osman da söyle yorumladı:

Alimlerin kalbi nurludur bu tastan.

Alimlerle sohbet etmek ve onları dinlemek tatlıdır bu baldan.

Kur’an-ı Kerim’e mana vermek incedir bu kıldan.

Hz Ali Efendimiz de söyle bir açıklama da bulundu:

Gazaya giden gazilerin kalbi nurludur ba tastan.

Cihat edip al kanlara boyanıp kafirlerle cenk etmek tatlıdır bu baldan.

Üzerine kul hakkı geçirmeden, haram yemeden hanesine dönmek incedir bu kıldan.

Sonra Hz. Fatıma validemiz de bir yorumda bulundular:

Erkeğini hoşnut eden kadınların kalbi nurludur bu tastan.

Erine cefa etmeyip güzelce geçinip, kendinden razı etmek tatlıdır bu baldan.

Kocasının hakkını yerine getirmek incedir bu kıldan.

Sonra Hz. Peygamber Efendimiz de bu sohbete iştirak ederek şöyle tevil buyurdular:

Benim ümmetimin kalbi nurludur bu tastan.

Kevser şarabı tatlıdır bu baldan.

Şeriatımız (benim yolumdan gitmek) incedir bu kıldan.

Bu sohbete, neş’e veren CENAB-I RABBİLALEMİN, Cebrail Aleyhisselam’ı göndererek buyurdu ki:

Senin nübüvvet nurun nurludur bu tastan.

Yarın kıyamet günü mahşer yerinde ümmetine şefaat etmen tatlıdır bu baldan.

Sırat köprüsü incedir bu kıldan.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek ellerini kaldırıp:

“Ya Rabbi, bu bal tefsirini okuyana,dinleyene ikiyüz peygamber sevabı isterim ve senden dilerim,”diye dua ettiler. Cihar Yar-i Güzin Efendilerimiz de “Amin” dediler.

Cenab-ı Allah’dan şöyle nida geldi:

“Ya Habibim! Senin ümmetinden her kim bu Bal Tefsirini üzerinde taşır, okur, okutur, yazar, yazdırır ve din kardeşlerine hediye ederse İzzet ve Celalim hakkı için ben de o kuluma ikiyüz peygamber sevabı veririm,” diye buyurdular.

Peygamber Efendimiz de dedi ki: “Benim ümmetimden her kim bu bal tefsirini kendisine evrad edinip üzerinde taşır, her gün okur veya dinlerse, ve burda bahsedilen ahlaklarla ahlaklanmaya çalışısa katiyyen dünya darlığı görmez; fakru zarurete düşmez; ölürken hüsnü şehadetle ölür; ahirete iman ile gider ve gelecek kaza ve musıbetlerden kendisini Cenab-ı Hak muhafaza eder.”

Bütün enbiya-i mürselin, evliyayı sadıkın, ehli iman, ehli irfan ve ehli aşkın ruhları için, Habibi Kiram Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (Allah Ondan Razı Olsun)’in yüzü suyu hürmetine ve Allah rıza-i şerifi için LİLLAHİL FATİHA.

***

Yunus der ki:

Mumsuz baldır şeriat

Tortusuz yağdır tarikat

Dost içün balı yağa

Pes niçün katmayalar

Sırat kıldan incedir

Kılıçtan keskincedir

Varıp onun üstüne

Evler kurasım gelir

Yunus ne hoş demişsin

Bal u şeker yemişsin

Ballar balını buldum

Kovanım yağma olsun

Mim Köprüsü

10ur3fe5lu1.jpg

Mim Köprüsü

Ehad Ahmed … celle celaluhu sallallahu aleyhi ve sellem

Birbirini sımsıkı kucaklamış iki kelime.

Ehad , birlerin içine girmeyen bir tek!

Ahmed , beşer şahsiyetinin övülmesinde kullanılabilecek en zirve kelime!

İki kelime arasında sadece mim harfi ziyade…

Ehad kelimesine; mim harfini ekleyince Ahmed’i görürüz.

Mim boynu bükük bir harftir ; secdeyi sembolize eder…

Ehad’e ulaşmanın yegane yolu; Rabb ile abd arasına, Ahmed tarafından kurulan mim köprüsüdür.

Ehad, tek yaratıcı, sevginin ve korkunun temel yöneliş mercii.

Ahmed, O’nun var ettiği insana bahşettiği güzel olan ne varsa hepsine malik olan sevgilisi.

Secde ile, Ehad’e Ahmed’in mimarisini üstlendiği köprüden varılıyor;

Mim köprüsünden…

Bu özel sırrın varlığında Ehad ile Ahmed arasındaki bağı fark eden için, mim köprüsünün anlamı Arş ve ötesi kadar büyüktür.

O’na, O’nun Dostu’nun köprüsü ile ulaşılır. O, O’dur ki, Kendini, Dost’uyla ifade etti. Dostu’na ve Dostu’nun dostlarına secdeyi, secde emrini yaymayı emretti.

Kim Ahmed’in mim köprüsünün mahiyetini bilmek isterse secde etsin, Ahmed’in Dostu Ehad’e! Bu baş eğmeklikle Mim köprüsünde beşaretten sıyrılıp Rabb’inin huzuruna Ahmed’ce ersin.

Ahmed, örnek hayat, emsalsiz teslimiyet, varlığın şerefi… Abide beşer…

Ehad, Ahmed’in Rabb’i… Ahmed’in Dost’u

Ahmed, Secde farkıyla beşer.. Ehad’in önüne ümmetler seren, Ademoğlu’nun Efendisi…

Bildik şimdi Ehad ve Ahmed’i

Mim farkıyla…

Mim köprüsünden seyr ile.

NEDİR İNŞİRAH???

damla0sr8.jpgNedir İnşirah?

Önce Kur’an’ı Kerime dönelim ve oradan okumaya çalışalım.
Biz senin göğsünü inşirah etmedik mi?.. İndirmedik mi üzerinden ağır yükünü?.. (İnşirah-1/2)

Birbirini tamamlayan DUHA-İNŞİRAH SURELERİ insan psikolojisi ve özde düşünme nokta-i nazarından elbette uzun uzun incelemeye, tetkik edilmeye değer sırlı boyutlar içeriyor.

Arapça da Şe-Ra-Ha kökünden gelen İnşirah; Yarılma, Kesilip Açılma, Deşilme, Cerrahi Müdahale anlamlarına geliyor.

Terim olarak herhangi bir ilmî eseri açıklamaya da ŞERH ETMEK tabirini kullanıyoruz.

İlim veya gönül ehli bir Hak Sevdalısı, bir kitabı alıyor, cümleleri yararak içlerinden derin-sırlı manalar çıkarıyor.

Rasül,ömrünün farklı dönemlerinde 3 ayrı inşirah yaşamış:

1-Süt Anne Halime’nin yaylasında 2-4 yaşlarında iken; çocuklarla oynadığı esnada Cebrail’in gelerek sinesini yarması, kalbini alıp yıkaması ve sonra yerine koyması şeklinde tasvir edilen olay.

2-İlk Vahyin gelişi sırasında Hira mağarasında Cebrail’in “OKU” diyerek sıkması şeklinde uygulanan inşirah.

3-Mi’rac arifesinde İsra(gece yürüyüşüne) çıkmazdan önce Kabe’de dua ederken uygulanan İnşirah.

Bu 3 inşirahın zamanlamaları ve uygulanma biçimleri nasıl bir mana fısıldar, bu da inceden inceye düşünülmeli!…

Altını çizmek istediğimiz nokta; inşirahın sanıldığı gibi birden bire işlerin düzelmesi, hayat konumunun yükselmesi, maddi sıkıntıların bitivermesi,acının birden bire sevince dönüşmesi olmadığıdır!..

İnsanımız iç huzuru yada feraha çıkmak deyince, maddi-sosyal konum itibarı ile yokuştan düze çıkmak, âmiyâne tabirle köşe dönmek, hayatının en büyük şansını kucağında bulmak gibi bedensel rahata dönük manalar anlıyor.

Oysa inşirah bu değil!… İnşirah; tamamen gönle, evrensele, ukbâya, ebediyete dönük bir kavram.

Bu çerçevede kelime kökündeki manadan da istifade ederek inşirahı anlamaya çalışalım.

Lügat anlamından girersek inşirah; bir ameliyat!… Ameliyat ise; bıçak, acı, kan, iğne, uyuşma, kendinden geçme, var olana müdahale, dokuyu bozma, organı değiştirme, iç bünyede mevcut cerahati, irini, uru söküp alma demek!..

Kolay mı ameliyat?
Güle oynaya ameliyat masasına yatan gördünüz mü hiç?..

O halde İnşirahın manası bizim bildiğimiz türden bir rahata kavuşma değil.

Ya ne öyleyse?..

Cebrail; CEBBAR isminin mazharı..

Cebbar ne demek Esma-i Hüsna’dan okuyalım:

EL-CEBBÂR Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan; Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan… Bu ism-i şerif cebir maddesindendir.

Cebir, “Kırık kemiği sarıp bitiştirmek,eksiği bütünlemek” mânasına geldiği gibi, “icbar etmek”, yani, “zorla iş gördürmek” mânasına da gelir.

Bu mânaya göre ALLAH Teâlâ Cebbâr’dır.

Yani, kırılanları onarır, eksikleri tamamlar, her türlü perişanlıkları düzeltir, yoluna kor.

Cebbâr’ın ikinci mânasına göre de; ALLAH Teâlâ kâinatın her noktasında ve her şey üzerinde dilediğini yaptırmağa muktedirdir. Hüküm ve iradesine karşı gelinmek ihtimali yoktur.

Evet okuduk değil mi?.

Şimdi çıkaracağımız sonuçlar mı? Maddeleyerek çözüme gidelim:

1-İnşirah; bir ameliyattır.

2-Her ameliyatta bıçak, acı, sızı, yara olur.

3-Ameliyatı yapan doktor hastaya sormaz, bildiğini okur. Acıta acıta yapar dilediğini!..

4-Dertten arınmak isteyen; gönüllü yatar doktor önüne.

5-Ameliyatsız dert, cerahat, ur atılmaz bünyeden.


Şimdi iç huzuru ve hakikati kuşanarak selamete erme manasına olan
inşirahın nasıl geliştiğini tespite çalışalım.

1-Size cebir uygulanacak, Cebrail’iniz gelecek: Cebrail vahyi getirirken ve gönlüne inşirah verirken sıktı Rasülü. Öylesine sıkılır bunalırdı ki simasından terler akar, bedeni binlerce volt cereyan verilmişçesine titrer dururdu.

Hakiki huzura ermek için birileri veya bazı olaylar sıkacak sizi. İş kaybı, yakının ölümü,uzun süreli bir hastalık, iflas, dışlanma, aşağılanma olarak sıkacak sizi Cebrail.

Böyle bakarsanız olaylara, her sıkıntı; yeni manalar için bir ameliyat size. Her sıkıntı; gönül huzurunuza kapı açacak bir eşik aslında.

2-Belanız gelecek ve mutlaka acıtacak: Evet,acısız ameliyat yok. Belalarla sınanacak, acı duyacaksınız. Duyacaksınız ki; gece yarısı seccadeler ıslansın!…

Acıyacak ki; şimdiye kadar acı verdiklerinizin halini bilebilesiniz.
Yoksa nasıl anlayacaksınız hayatı?..

Deneneceksiniz!…

Tutunduğunuz değerlere bıçak sokacaklar.

İtibar, makam, şöhret, unvan ne varsa yara alacak.

Çünkü bunlar sizin urlarınız. Onlarla yaşamak güzel görünse de sizi tüketen şeyler onlar! Haktan perdeleyen örtüler. O örtüleriniz yırtılacak, paramparça edilecek!..

3-Doktorunuz bulacak sizi: Kendi kendine evde yatarken olmayacak bunlar. Doktorunuz bir günmutlaka karşınıza çıkacak.

Mevlana’ya Şems, Yunus’a Taptuk, Mecnuna Leyla kisvesi ile gelen İnşirah Uzmanı, bir şekilde size de gelecek.

Seveceksiniz, bel bağlayacaksınız Ona. Ama benliğinize neşter saplayan da O olacak. Sizi sevdiği için yapacak bunu. Önce anlayamayacak; acımasız, hatta gaddar bulacaksınız Onu.

Acı geçip yara kapandıktan sonra size verdiği hazineyi fark edeceksiniz. Teşekkür edeceksiniz, minnetle önünde eğileceksiniz belki ama işi bitince çekilecek O. Yada “Benden bu kadar haydi gündelik hayatına dön” diyerek kibarca kovacak sizi. Tıpkı Taptuk’un Yunus’a yol verişi gibi!..

4-Gönül Verirseniz İnşirah Olur: Doktoru sevmeden, güvenmeden bıçak altına yatılır mı? Seveceksiniz Onu… Aşık olacaksınız hatta. Tıpkı geçmiş erenlerin mürşidlerine, maşuklarına kapıldıkları gibi. Gönül vereceksiniz, teslim olacaksınız.

Böyle olunca O, hakikat neşteri ile girecek nefsinize. Benliğinizde ne varsa bir bir deşerek çıkaracak. Aşk narkozu ile uyuşan gönlünüz katlanacak bu acıya.Uyanınca acıyacak, kıvranacaksınız. Bazen “Ne acımasız doktormuş,cerrah mı kasap mı, ben bunu nasıl sevdim, nasıl da güvendim?..” diyeceksiniz.

O günlerde fark etmeyeceksiniz belki ama sonraki günlerde sizi ameliyat eden cerrahın kendi odasında acınıza ağladığını, sızınızı aynıyla duyduğunu öğreneceksiniz.

“İyi ki güvendim,iyi ki sevdim” diye bir kere daha sevineceksiniz.

Yunus’u “Sen dünya kokuyorsun!” diye kovalayan Taptuk, günlerce ağlamış, Yunus hasretinden âmâ olmuştu. Mevlana’yı bırakıp giden Şems, Şam sokaklarında nice günler acı ve elemle deli divane misali dolanmıştı.

5-İnşirah; Hakikat Yolunda Mecburi İstikamettir: İnsan kolayı sever. Şurup içmek varken iğne vurulmak istemeyiz. Kolay yoldan sağlığına kavuşmak elbette iyidir. Fakat hakikat yolunun zorunlu bir dönemecidir İnşirah..

Kolay yolu olsa Rasüle uygulardı ALLAH!… 3 kere inşiraha uğradı Rasül. 3 yaşında iken yarıldı kalbi. 40 yaşında Cebrail kaburgalarını çatırdatırcasına sıktı inşirah için. Gecenin bir yarısı Mirac öncesi yine Mescid-i Haram’da yaşadı.

Rasülün bu yaşadıklarını kendi hayatınızda düşünün. Cebrail hangi suretlerde sizi sıkarak inşirah vermek istedi, yada hala istiyor, iyice bir düşünün!..

O halde geçilecek bu geçit. Hiç kaçarı yok dostlar! Yol devam etsin, menzile erilsin diye geçilecek!…

***

İnşirah istiyor musunuz?

Cebbar isminin sizde tecellisini istediğinizin farkındasınız değil mi?

Kırıkların onarılmasını, eksiklerinizin zorla tamamlatılmasını istiyorsunuz.

Bir gönül ameliyatı istediğiniz!…

Acısız, ağrısız, sancısız ameliyat yok. Fakat siz yine de isteyin. Korkmayın. Bu ameliyatın cerrahı; Rahim’dir. Merhametinden ameliyat eder sizi.

Önce AŞK narkozu ile uyuşturur, sonra benlik adına ne illet varsa söküp alır içeriden.

İnşiraha erenlerden olmanızı diliyorum… (AMİN)

Mehmet DOĞRAMACI

Geleceğin mimarları :BİZİZ!!

Çocuklarımız bizim herşeyimiz.. Umutlarımız, yarınlarımız onlar.

Gönüllerimizde yaşattığımız özlenen ülkenin kurucusu onlar..

Lütfen onlara değer verelim..

Onları anlamağa çalışalım, bir zamanlar çocuk olduğumuzu unutmayalım..

Onları sevelim çok sevelim..

Bir çocuğun maddeten ve mânen sağlıklı büyümesinde sevgi-sefkat gıdadan çok daha önemlidir..Onlara her halimizle örnek olalım..

Namazımız, orucumuz, zikrimiz, diğer insanlarla olan ilişkilerimiz öylesine sağlıklı ve Resûl kaynaklı olsun ki onları kucaklasın..

Yalandan sakındıralım yavrularımızı..

Bir kabahat işlediğinde, doğruyu söylediği zaman “Doğru söylediğin için seni affediyorum” diyebilelim.. Yalana teşvik etmeyelim onları.. Biz de yalandan kesinlikle kaçınalım ki tam örnek olalım..Odalarına “Allah yalan söyleyenleri sevmez” gibi anlaşılır ufak notlar asılabilir..

-Hatta biz duvar gazetesi yaptık odalarına : ) Çok güzel oldu.. Güzel yazıları kesip veya yazıp yapıştırıyoruz.. Yemek ve ezan duasını da bu şekilde ezberlediler :) -

Söz ile öğüt ile verilemeyen çok şeyler, tatbikatla anında kavranır, silinmez yer eder, kafada, yürekte.. Buna önem verelim..

Mesela dinî mes’elelerde: çocuk hep önünde, ezandan önce abdestini alıp bekleyen, namazını huşû ile kılan, Kur’an okuyup ağlayan , secdelerde hıçkırıklara boğulan, Allah adını duyduğu her yerde yüreği sancılanan, gözleri bulutlanan annesini, babasını görürse, görüyorsa hiç nasihat istemez..

Mesela fakir komşusuna, kendine aldığının aynısından veya yaptığı yemekten bir kabı, çocuğuyla gönderen anne, onun başını da okşayıp, kulağına; “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisini fısıldayıverirse, çocuk bunu hiç unutmayacaktır..

Lütfen babalar! Camiye giderken çocuklarınızı, büyük-küçük demeyin yanınıza alın..Mümkünse evde kıldığınız namazlarınızı da, ev halkına imam olarak cemaaatle kıldırın..

Bu çağrım ise camiye giden herkesedir:

Lütfen büyük bir hevesle camiye gelen o minik yavruları, gürültü yaptıkları zaman azarlamayın.. Onlar çocuk.. Tabii ki olacak böyle şeyler.. Konunun önemi , onların seviyesine inilerek pekâla anlatılabilir..

Ceplerinizde, her an karşınıza çıkacak çocuklar için, sakız, balon, şeker vs. Taşısanız, camide gördüğünüz çocuklarla kısaca sohbet edip hatırlarını sorsanız, onlara ufak bir hediye veya bir kitap, balon, şeker vs. verip ödüllendirseniz  NE OLUR SANKİ?..

Aklıma çok önceleri okuduğum bir olay geldi:

Hristiyan bir baba, sürekli bisiklet isteyen oğlunu kıramayıp alıyor ve bisikleti, kilisenin papazına götürüp diyor ki: “Bu Pazar oğlumla birlikte geleceğiz.. Siz oğluma bunu hediye edin” Gidiyorlar..

Çıkışta papaz anlaştıkları gibi çocuğa yaklaşıp, başını okşuyor, bir-iki güzel sözden sonra, “Ben senin en çok istediğin nedir biliyorum ve onu sana hediye etmek istiyorum” Bisikleti veriyor..

Düşünebilir musunuz çocuğun durumunu?..

Şimdi, yüreği kilisede, papazda asılı kalmaz mı bu yavrunun?..

Onlar öyle.. Ya biz?..

Yavrularımıza dinimizi öğretmenin ne kadar telaşı içindeyiz?..

Yabancı filmlerde, romanlarda şahid olmuşsunuzdur, o dinlerin mensupları, öylesine koyu bir taassupla yetiştiriyorlar ki çocuklarını..

İbret alana her duyuş, her oluş, KAZANILMIŞ BİR TECRÜBEDİR..

Aile içinde anne-babanın birbirine davranışları çok etkiler çocuğu..

Her ailede zaman zaman bir takım tatsızlıklar olabilir..

Lütfen anne, babalar, çocuklarınızın önünde birbirinizi itham etmeyiniz, tartışmayınız.. Çocuğa karşı birbirinizi kötülemeyiniz..Masum kalplerinde tedavisiz yaralar açmayınız..

Bakınız bugün bir psikologa gitseniz, sizi çözmek için çocukluğunuza inecek.. Çünkü çocukluk devresi öylesine önemlidir ki, hayat boyu, sağlıklı veya sağlıksız geçmiş bir çocukluğun izlerini taşırız hep..

İleri yaşlarda başa gelen manevî kaynaklı tüm rahatsızlıkların, şahsiyet bozukluklarının temeli çocuklukta atılır.. Dikkat edelim, geleceğimizin umutları yavrularımızı kendi ellerimizle ateşe atmayalım..

Çocuğumuz herşeyini bizden aldığı gibi konuşmasını da bizden alır.. Yavrumuz küçükken onunla kesinlikle kırık, bebekçe :) konuşmayalım ki Efendimiz de (Salat ve selam O’na olsun) çocuklarla bu tür konuşmayı men etmiştir bir hadislerinde..

Çocuklarla münasebetlerimizde kibar olalım.. Odalarına girerken kapılarını çalalım..Onlarla emir verir gibi konuşmak yerine “ Yapar mısın, getirir misin” diyelim ve mutlaka teşekkür edelim.. Bir hatamız olursa onlardan içtenlikle özür dileyelim.. Bu bizi küçültmez, aksine büyütür..

Lütfen babalar, günde yarım saatçik olsun bu küçük dünyalara pragramınızda yer verin.. Belki işinizden yorgun dönmüş olabilirsiniz, ama dönüşünüzle sevinen masum yüreklerin heyecan dolu kıpırtılarından, haykırışlarından rahatsız olduğunuzu gizleyiverin.. Yarım saatçik olsun karışıverin dünyalarına.. Oynayın onlarla, günü nasıl geçirdiklerini soruverin, dinleyin onları.. Nasıl mutlu olacaklar göreceksiniz..

Ve sevgili anneler,çocuklarınızı lütfen ihmal etmeyin.. Gündelik uğraşılarınız içinde çocuğunuzun sesi kaybolmasın.. Onunla arkadaş olun, televizyonun eline bırakmayın yavrularınızı.. Sordukları soruları geçiştirmeyin.. Onların seviyesine inerek basitçe anlatın.. Bilmiyorsanız bunu itiraf edin..

Meşhurdur, belki bilirsiniz:

Bir çocuk annesine soru soruyor.. Anne: “ Sen anlamazsın” diyor..

Çocuğun cevabı çok ilginçtir, ibrettir, diyor ki:

 “Anne! Sen anlatmaya çalış, ben anlarım”

Çocuklarınızın sorularını mutlaka cevaplandırın “Şimdi işim var git!” veya “ Git babana sor” diyerek baştan savmayın.. Eğer gerçekten bilmiyorsanız “bilmiyorum” deyin dürüstçe.. veya “ şu an bilemeyeceğim yavrum, ama birlikte araştırır, öğreniriz” deyin.. Böyle yaparsanız, size güveni artar..

Çocuğunuza bir şey alırken veya odasında değişiklik yapacağınız zaman mutlaka onun fikrini alın.. Ona değer verdiğinizi gösterin.. Eskimiş oyuncak ve giyeceklerini elden çıkarırken önce ona sorun.. Razıysa yapın..

Aile içi sohbetlerde onun da konuşmasına fırsat verin ve görüşünü sorun.. Bir şey söylediği zaman onu sabır ve ilgiyle dinleyin.. Size saçma da gelebilir bazı anlattıkları ama ilgileniyormuş gibi yapın.. Onun dünyasına girmeye çalışın..

Hiç bir zaman onlarla alay etmeyin.. Başkalarının yanında ve özellikle de kendi yaşıtları içinde onları küçük düşürücü davranışlardan sakının..

Sizlere seslendiklerinde hemen cevap verin.. Anne- babasına 5-6 kez seslendiği halde cevap alamayan veya “şimdi sus meşgulüm” cevabına muhatap olan yavrucuğun kırılıverir incecik kuş yüreği.. Kendisine değer verilmediğini inanır..

Ben çok gördüm; iki hanım hararetli konuşuyorlar, birinin çocuğu geliyor, birşey soracak  sürekli “anne, anne, anne….”  Meliyor adeta çocuk, anne -veya baba da olabilir- oralı bile değil..

Ne kadar üzücü bir durum..

Böyle bir durumda 2. konuşan bensem, anında konuşmayı kesip, “önce çocuğunu dinle” diyorum her zaman.. Sizde öyle yapın :)

Çocuklardan yapabilecekleri konularda yardım isteyin ki kendilerine güvenleri artsın..

Onları sık sık takdir edin, kendisini beğendiğinizi, onunla gurur duyduğunuzu söyleyin..

Bazen sürpriz hediyeler alın yavrularınıza..

O yavrucuklar öylesine kuş yüreklidirler ki bizim nazarımızda hiç olan bir şey onlar için koca bir dünyadır..

Sevgili anneler, yavrularınız birşey kırıp- döktükleri zaman hemen azarlayıp dövmeyin!.. Affedici olun.. Dikkatli olmasını söyleyin.. Çok sık oluyorsa, kırık veya dökülen şeyleri kendisinin temizleyeceğini bildirin ki  ayağını denk alsın.. Kırılan bir tabak, bir bardak için umut dolu yürekleri kırmayalım sakın..

Çocuklarınıza okuldaki başarısızlıklarından ötürü kötü davranmayın..

Sebeplerini araştırıp, izalesi yoluna gidin..

Lütfen anne- babalar! Hiç değilse haftada bir kez veya günde 1 saat tüm aile meclisini toplayın, birlikte Kur’an- Hadis okuyun, sohbetler yapın.. Müslümanları ilgilendiren aktuel konularda karşılıklı konuşun, günlük olayların yorumunu yapın.. Soracakları soruları cevaplayın.. Eviniz bir medrese olsun ki dışarıya çıktığınızda yavrunuz o ateşlerde yanmasın.. Temeli sağlam olsun..

Mübarek gün ve gecelerde çocuklarınıza mutlaka hediyeler alın.. O günlerde onların en sevdiği yiyecekleri yapın.. Ki gönüllerinde bu günler yer etsin.. Ne verildiği değil,nasıl verildiği önemlidir, hiç unutmayalım..

Mesela bayram günlerinde, özellikle çok çocuklu ailelerde verilecek harçlıklar, rengarenk balonların içine, çok az farklılıklarla önceden konup, şişirilirse.. Sonra her çocuğa bir balon.. Balonu patlatan çocuk parasını bulacak : )) düşünebiliyor musunuz sevinçleri..

Yavrularınıza her an Allah’ı hatırlatın..Allah Peygamber sevgisini, minicik yüreklerine nakşedin.. Hep müjdeleyici olun, bıktırıcı olmayın..

Sevgiyle masum yüreklere, fethedin onları..

 

Efendim, ummandan katreler mesabesinde sizlerle paylaşmaya çalıştım görüşlerimi.. Ama çok uzadı, haklarınızı helal ediniz..

Son olarak ; Rabbim hepimize O Ümmete layık olacak evlatlar, iman bekçileri, Allah’ın askerlerini  yetiştirmeyi nasibeylesin.. Amin.

monaroza

Kadir gecesi duası ve ALLAH cc. ın Afuv,Tevvab,Gafur esması hakkında

13mu0.jpg

Müminlerin annesi Hz.Aişe radıyallahu anha şöyle diyor :

“Ya Resullullah, Kadir Gecesi’ni bilirsem onda ne şekilde dua edeyim?”

Şöyle buyurdu:

“Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle.”

(Ahmed, İbn-i Mace ve Tirmizî)

Duanın okunuşu:

Allahumme inneke ‘afuvvun kerîmun tuhibbul ‘afve fa’fu annii.

Bu çok önemli, şu son günlerde bu duaya devam edelim inşaAllah kardeşler..

Buradaki Afuv isminin Gafur isminden ayrılan bir özelliği var:

Han duada diyor ya ” İnneke Afuvvun Tuhibbul afve”

Afuv isminin özelliği, tamamen siliyor herşeyi..

Yani en büyük günahları bile işlesen, çok günahkar da olsan eğer Kadir gecesine rastlarsan Afuv olan O, herşeyi siliyor ve ötede sana vereceği yeni hafızayla sana bile unutturuyor işlediğin günahı,

solda günahları yazan meleklere de unutturuyor,

bembeyaz bir sayfa sanki yeni doğdun!

İşte öyle oluyor..

Ama diğer isimler farklı mesela Ğafur, bunda unutturma yok, sadece hesaba çekilmiyor kişi..

Şöyle bir örnekle izah edebiliriz;

Mesela kişinin hatalarını gösteren bir sayfa var; yaptığı bütün hatalar, günahlar yazılı orada, dopdolu, ama altına not düşülmüş;

Bu hatalardan kişi sorumlu değildir!

İşte Ğafur böyle; mağfire var ama sayfa mevcut..

Ama Afuv; o dopdolu sayfa yırtılıp atılmış ya da tamamen silinmiş ve herkese unutturulmuş..Kişi tertemiz, annesinden doğduğu gibi..

SubhanAllah! Ne büyük bir lutuftur bu..

Devam edelim inşaAllah bu duaya, olur ki rastlarız Kadir Gecesine..

Afuv isminin Tevvab ismiyle alakasına ve Afuv’vun, Kadir Gecesi ile alakasına bakarsak;

Afuv ismi, alır Tevvab’a götürür insanı..

Nasıl?

Kişi günah işler, tevbe eder..Sonra yine işler yine tevbe eder…

Bu böyle devam eder, belki 10 kez aynı işlem tekrarlanır..

Sonra kişi artık utanır Rabbinden ve O’na gidemez olur, tevbeyi bırakır..

Aynı günahı işlemeye devam eder..

”Yüzüm kara, gönlüm kara” der, kendine güvenini kaybetmiştir..

Ve.. Kişiyle Rabbi arasında bir haciz, set, bir duvar oluşur bu merhalede..

Kişi “ nasıl olsa battım ben, Rabbimin karşısına da çıkmaya yüzüm yok” der ve günah işlemeye devam eder..Duvar gittikçe kalınlaşır, kalınlaşır..

Kişi Rabbinden uzaklaştıkça uzaklaşır..

İşte Rabbimiz bunu istemiyor..Özel bir gece vermiş bize ve diyor ki :

“Bu gece Afuv gecesi..Kişi ne işlediyse; hatta zina, hatta kumar, hatta..hatta.. hatta hepsini siliyorum! Sanki hiç işlememiş tüm bunları , sanki yeni doğmuş annesinden tertemiz…”

İşte Afuv’vun, Kadir Gecesi ile alakası da bu..

O yüzden Efendimiz aleyhisselam, özellikle Kadir gecesi bu duanın okunmasını istiyor..

Senelik temizlik..

Çünkü O, dünyayı ıslah için yaratılan insanın sürekli yenilenmesini istiyor..

Çünkü günah içinde, Rabbinden umudunu kesmiş insan üretici olamaz, ne kendine ne başkasına faydalı olamaz! Kaybolur gider..

Afuv’ la siliyor ve Tevvab’a çağırıyor insanı..

Yeni bir umut, aradaki hacizin kalkması..

Kapıların açılması..

Yeni bir insan olarak hayatı yeniden kucaklamak..

 

Kadrini bilenlerden eylesin Rabbim cümlemizi..

muhabbetle

monaroza

« Önceki girişler