Biraz mola inşaallah….

Selamün aleyküm, sevgili ziyaretçiler.

Tatil dolayısıyla biraz mola veriyoruz inşaallah.

Allah’a emanet olunuz….

:)

Ehl-i Beyt’i sevmek..


EHL-i BEYTi SEVMEK

Allahu Teâlâ yi seven kimse, elbette Onun sevdiklerini de sever. Önce Allahnin Habibi Hz. Rasûlullahi (s.a.v) sever. Sonra ona ait olan, ondan sayilan, onunla anilan her seyi sever. Sevmesi de gerekir. Bunlarin basinda Ehl-i Beyt gelir.

EHL-i BEYT KiMDiR?

Ehl-i Beyt, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlâtlaridir. Müminlerin anneleri, Hz. Fatima, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm), Ehl-i Beytin serefli ferdleridir.( Râzî, Tefsir-i Kebir, XXV, 181)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin serefli nesebi Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasitasiyla devam ettiGi için, onlarin kiyamete kadar gelecek olan evlâtlari da Ehl-i Beytin birer parçasidir Onlari sevmek her müminin vazifesidir. Bu sevgi çok serefli ve gereklidir. Kalbinde azicik Ehl-i Beyt sevgisi bulunmayan kimse, Hz. Rasûlullahin sevgisinde yalancidir.

AsaGida vereceGimiz ayet ve hadislerde görüleceGi üzere, Hz. Rasûlullahin kendisine tâbi olan amcalari ve onlarin çocuklari da Ehl-i Beytten sayilmistir.( Bkz:ibn Atiyye, el-Muharrarul-Veciz, iV, 384. (Beyrut, 1993))

Allah Teâlâ, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ehl-i beytini bizzat Kuran da zikretmis ve onlara su sekilde iltifatta bulunmustur:

;Ey Peygamber hanimlari! Namazi kilin, zekâti verin; Allaha ve Rasûlü;ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden sadece günahi gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor (Ahzab/33)

Ümmü Seleme validemiz (r. anha) demistir ki: Bu âyet-i kerime benim evimde indi. Hz Rasûlullah (s.a.v) Ali, Fâtima, Hasan ve Hüseyini çaGirdi. Onlari Hayber yapimi genis bir elbisenin altina topladi, kendisi de içine girdi ve:
iste bunlar benim ehl-i beytimdir buyurdu. Sonra inen ayet-i kerimeyi okudu ve:

Allahim! Onlardan kötülükleri gider. Onlari tertemiz et diye duâ etti. Ben: Yâ Rasûlellah, ben Ehl-i Beytten deGil miyim? dedim Hz. Rasûlullah (s.a.v),
sen benim ehlimsin. Sen zaten hayir içindesin buyurdu.( Taberî, Câmiül-Beyân, Cüz:XXii, Shf:7; ibnu Kesir, Tefsir, Vi, 412-413.)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, Ashâb-i kirâmi ve ümmetim Ehl-i Beytin hukunu iyi koruma konusunda siddetle uyarmistir:

Zeyd b. Erkam (r.a) anlatiyor: Allah Rasûlü (s.a.v), Mekke ile Medine arasinda Hummen denilen suyun basinda bir hutbe verdi. Allaha hamd, sena ve zikirden sonra söyle buyurdu:

Ey insanlar! Dikkat ediniz; ben bir beserim. Rabbimin ölüm elçisinin gelmesi ve benim ona icabet edip aranizdan gitmem yakindir. Sizlere hukuku aGir iki kiymetli emanet birakiyorum. Birincisi Allahin Kitabidir. Onda nur ve hidayet vardir. Allahin Kitabina simsiki sarilin. Onunla mesgul olun, onu öGrenin, öGretin; hükümlerini anlayin. ikinci emanet Ehl-i beytimdir. Ehl-i Beytim hakkinda Allahtan korkmanizi hatirlatirim. Ehl-i Beytim hakkinda Allah;tan korkmanizi hatirlatirim. Ehl-i Beytim hakkinda Allahtan korkmanizi hatirlatirim. Zeyd b. Erkami dinleyenler arasinda bulunan Husayn b. Sebre,

Ey Zeyd, Rasûlullah’in (s.a.v) zevceleri de Ehl-i Beytten midir diye sordu, Zeyd (r.a),

Tabi ki Efendimizin hanimlari da Ehl-i Beyttendir. Fakat Rasûlullahin (s.a.v) haklarinin korunmasini istediGi Ehl-i Beyt, kendilerine sadakanin haram olduGu kimselerdir dedi. Husayn,

Onlar kimdir? diye sorunca Zeyd b. Erkam (r.a),

Alinin ailesi, Akîlin ailesi, Cafer ve Abbas;in âilesidir dedi. Husayn,

Bunlara sadaka haram midir? diye sorunca, Zeyd (r.a),

Evet dedi. (Müslim, Fedâilüs-Sahâbe, 36; Nesâî, Sünen-i Kübrâ, Menâkib, 9.)

Âlimlerin ekseriyetine göre Ehl-i Beyt, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin serefli aileleri, kizi Hz. Fâtima, damadi Hz. Ali, torunlari Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) ve kiyamete kadar olarin sulbünden gelen zürriyetleridir. Yani Hz. Hüseyin;in torunlari olan seyitler ve Hz. Hasanin torunlari olan serifler Ehl-i Beytin günümüzdeki serefli mensuplaridir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin serefli nesli, kiyamete kadar hiç kesilmeyecektir.

Hz. Hüseyinin (r.a) oGlu Ali Zeynelâbidîn (rah), babasi Hz. Hüseyinin sehid edilmesinden sonra, samlilar tarafindan esir edilerek Dimeska getirildi. Onu böyle gören zalim bir samli: Sizin kökünüzü kaziyan ve fitnenin basini kesen Allaha hamdolsun diye, güya onlarin fitne basi olduGunu ima etmeye çalisti. Zeynelâbidîn (rah), adama,

Sen Kurani okudun mu? diye sordu, adam,

Evet, okudum dedi. Zeynelâbidîn (rah),

Sen, Allah Teâlânin, Resûlüm, onlara de ki: Ben bu davetime karsilik olarak sizden bir karsilik ve ücret beklemiyorum; sadece yakinlarima sevgi göstermenizi istiyorum (sûrâ/23)
âyetini okumadin mi? diye sordu. Adam,

Bu ayette sevilmesi emredilen yakinlar siz misiniz? diye sorunca, imam, Evet, onlar bizi dedi.( Taberî, Cüz:XXV, Shf:33 (Beyrut, 1995); Suyûtî, ed-Dürrü 1-Monsûr, Vii, 34 8)

Bir gün imam Azâm (rah) hocasi imam Cafer es-Sadik hazretlerinden ilim ve hadis dinlemeye gelmisti. Hocasi elinde bir asa ile çikageldi. imam Azam (rah), Ey Rasûlullahin evlâdi, siz henüz asaya ihtiyaç duyacak bir yasta deGilsiniz dedi. Cafer es-Sâdik (rah),

“Evet dediGin gibidir, fakat bu elimdeki asa Hz. Rasûlullahin asasidir; onu bereket için yanimda tasiyorum dedi. imam Azam (rah), hemen ileri atilip bastona sarildi ve, Ey Rasûlullahin evlâdi, müsaade buyurun, onu öpeyim dedi. Cafer es-Sâdik (rah) hemen kolunu açti ve imam Azama göstererek:

Vallahi sen bilirsin ki bu ten Hz. Peygamberin hücrelerini tasiyan bir tendir ve su gördüGün killar da onun kilindandir. Onu öpmüyorsun da asayi öpmek istiyorsun! dedi. Bununla, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyinin zürriyetinin Hz. Peygamberin (s.a.v) bir parçasi olduklarini hatirlatti (Bkz: Muhammed Besyûnî, es-Seyyidc Fâtimatuz-Zehrâ, 37. (Beyrut, 1990))

EHL-i BEYTi SEVMEK iMANiN ALÂMETiDiR

Allah Teâlâ, müminlere Resûlünün sevilmesini farz kildiGi gibi onun parçasi olan ve kendisine inanan yakinlarinin da sevilmesini, bu sekilde Peygamberin (s.a.v) sevindirilmesini istiyor. Bir ayet-i kerimede söyle buyrulmustur:

Resûlüm onlara de ki: Ben bu davetime karsilik olarak sizden bir karsilik ve ücret beklemiyorum; sadece yakinlarima sevgi göstermenizi istiyorum. (sûrâ/23)

ibn Abbas (r.a) naklediyor: Bu ayet-i kerime indiGi zaman, bazilari, Yâ Resûlellah! Sevmemiz vacip olan bu yakinlariniz kimlerdir? diye sordular; Efendimiz (s.a.v),
Ali, Fâtima ve onlarin çocuklari Hasan ile Hüseyin buyurdu. (Tabarânî, el-Kebîr, No: 2641; Heysemî, Mecmauz-Zevâid, iX, 16 8)

Efendimiz (s.a.v), baska bir hadislerinde, onlari dost edenleri kendisinin de dost edeceGini, onlara düsmanlik edenlere kendisinin de düsman olacaGini beyan buyurmustur. (Hâkim, Müstedrek, iii, 149; Tabarâni, el-Kebîr, No:2619, 2620)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Ehl-i Beytin sevgisinin, kendisini sevmekten ileri geldiGini söyle belirtmistir:

Sizi nimetleriyle riziklandirip gidâlandirdiGi için Allahi seviniz. Beni Allahi sevdiGiniz için seviniz. Ehl-i Beytimi de beni sevdiGiniz için seviniz (Tirmizî, Menâkib, 32; Hâkim, Müstedrek, iii, 150.)

Efendimizin zevcesi Ümmü Seleme (r. anha) anlatiyor:

Resûlullah (s.a.v) Ali, Fâtima, Hasan ve Hüseyinle yemek yedi. Yemekten sonra, onlari üzerindeki elbise ile sardi ve,

Allahim! Bunlara düsman olana sen de düsman ol; bunlari seveni sen de sev
diye duâ etti. (Ebû Yalâ, Müsned, No:6951; Heysemî, Mecmau;z-Zevâid, iX, 166-167.)

Resûlullah (s.a.v) Efendimizin amcasi Abbas (r.a) bir gün üzüntülü bir sekilde, Efendimizin huzuruna geldi ve,

Yâ Resûlellah! Kureys bizden ne istiyor; birbirleriyle karsilasinca güler yüz gösteriyorlar, bizimle karsilasinca yüzleri deGisiyor! diye sikâyet etti. Allah Resûlü (s.a.v) bu hâle çok gazaplandi; yüzü kipkirmizi oldu. Sonra,
Allaha yemin ederim ki, bir kalp sizleri Allah ve Resûlü için sevmedikçe o kalbe iman girmis olmaz
buyurdu ve söyle devam etti:

Ey insanlar! Kim amcama eziyet ederse, bana eziyet etmis olur. Hiç süphesiz bir kimsenin amcasi babasi gibidir (Tirmizî, Menâkib, 28; Ahmed Müsned, i, 207.)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hz. Aliye hitaben: Yâ Ali, seni ancak mümin olanlar sever; sana ancak münafiklar buGzeder
buyurmustur.( Müslim, iman, 131; Tirmizî, Menâkib, 20; Nesâî, iman, 19.)

Allah Resûlü (s.a.v), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a) için, Bunlar benim evlâdimdir; evlâdimin çocuklaridir. Allahim! Ben onlari seviyorum, sen de sev. Allahim, onlari sevenleri de sev!
diye duâ etmistir. (Tirmizî,Menâkib, 50; BeGavî, Mesâbihus-Sünne, iV, 194. (No: 4829))

Büyük arif Muhyiddin b. Arabî hazretleri (k.s) demistir ki: Allah Resûlü (s.a.v), Allah Teâlâ;nin emriyle bizden yakinlarina muhabbet etmemizi istemistir. (sûrâ/23) Bundan sonra bir mümin Hz. Peygamberin (s.a.v) bu talebim kabul etmezse, yarin kiyamet gününde ona hangi yüzle bakacak ve onun sefaatini nasil umacaktir?

Bir sadik âsik demistir ki: ;Sevgilinin yaptiGi her sey sevgilidir. EGer senin Allah ve Resûlü için muhabbetin sahih ise, Hz Peygamberin (s.a.v) Ehl-i Beytini de seversin. Herkesin imani onlarin muhabbeti ile ölçülür (ibnu Arabî, el-Futûhâtu1-Mekkiyye, i, 29. Bölüm. (Özetle alindi))

EHLi BEYT, KiYAMETE KADAR DEVAM EDER; HER MÜMlNE ONLARA HÜRMET ETMEK VE HAKLARiNi KORUMAK GEREKiR

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

süphesiz, (âhirete) çaGrilip gitmem yakindir. Size iki büyük ve hukuku aGir emanet birakiyorum. Birisi, Aziz ve Celil olan Allahin kitabi Kuran. DiGeri de gözümün nuru ehl-i beytimdir. Allah;in kitabi Kuran; semadan yeryüzüne uzatilmis (ilâhî ve nuranî) bir iptir. Lâtif ve Habir olan (her seyi bilen Rabbim) bana bildirdi ki: Kuranla ehl-i beytim (âhirette) Havz-i Kevserin basinda bana gelene kadar birbirinden ayrilmayacak. Öyleyse, sizler (size emanet ettiGim) bu iki seyde bana nasil halef olduGunuza (benden sonra onlara nasil davrandiGiniza) iyi bakiniz; onlarin hakkini korumaya dikkat ediniz!
(Ahmed, Müsned, 111,17;V,182;Tabarânî, el-Mucemu1-Kebir, V, 154 (No:4922, 4923). Bkz: Tirmizî, Menâkib, 32 (No:3788. Ayni konuda biraz farkli bir rivayet))

Hz. Resûlullahin (s.a.v) gerçek âsiGi Ebû Bekir Siddîk (r.a) demistir ki:

Resûlullahm Ehl-i Beytini sevip memnun ederek Resûlullahin (s.a.v) hatirini gözetin. Vallahi, Resûlullahin yakinlarinin haklarini korumak, benim için kendi yakinlarimin haklarini korumaktan daha sevimlidir.
(Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 12.)

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

Sizin en hayirliniz, benden sonra Ehl-i beytime karsi en hayirli davranan kimselerdir (Hâkim. Müstedrek, iii, 311; Ebû Yalâ, Müsned, No:5924)

Allaha yemin ederim ki, bana ve ehl-i beytime buGzeden ve bizi kizdiran kimse, muhakkak cehenneme girer
(Hâkim, Müstedrek, iii, 150; ibnu Hibbân, el-ihsân, XV, 435. (No:6978).)

Ehl-i Beytim Nuhun gemisi gibidir; ona binen kurtulur; uzak duran boGulup helâk olur.
(Hâkim, Müstedrek, iii, 151; Ahmed, Müsned, iii, 157; Tabarânî, el-Kebîr, No:2636-2638.)

Rabbim bana, Ehl-i Beytim içinde kim Allahin birliGini ve benim peygamberliGimi kabul ederse ona azap etmeyeceGini vaadetti
(Hâkim, Müstedrek, iii, 150.)

Þu hâdiseden ibret alalim:

Ashabin hafiz ve ileri gelen âlimlerinden Zeyd b. Sâbite (r.a) binmesi için bir hayvan getirildi. Abdullah b. Abbas (r.a) hemen üzengisini tutup binmesine yardimci olmaya çalisti. Zeyd (r.a),
Ey Resûlullah;in amcaoGlu, lütfen böyle yapma, üzengiyi birak! dedi. ibn Abbas (r.a):

;Biz âlimlerimize ve büyüklerimize karsi böyle davranmakla emrolunduk dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit (r.a), Elini bana verir misin? dedi ve ibn Abbas elini uzatinca onu öptü ve, biz de Hz. Peygamberin ehl-i beytine karsi böyle davranmakla emrolunduk dedi.
(lbnu Abdilberr, Beyâni1-tlm, i, 127; Kandehlevî, Hayâtus-Sahâbe, ii, 440. Son kismi hâriç bkz: ibnu Hacer, el-lsâbe, No:2888; (Beyrut, 1995); Hâkim, Müstedrek, iii, 423.)

Müfessir ibn Kesir (rah) demistir ki: Ehl-i Beyte karsi hayir tavsiyede bulunan, onlara karsi iyiliGi, hürmet ve ikrami emreden kimseyi yadirgamayiz. Çünkü onlar tertemiz bir zürriyetten gelmektedirler. Onlar, övünme, nesep ve itibar yönünden yeryüzündeki en serefli hanenin evlâtlaridir. Özellikle Hz. Rasûlullah;in serefli sünnetine tâbi olan ve ondan hiç ayrilmayan Ehl-i Beyt, bu hürmet ve hizmete en lâyik kimselerdir. Çünkü Efendimiz (s.a.v) sahih bir hadiste:

Size iki tane hukuku aGir emanet birakiyorum. Birisi Allahin Kitabi, diGeri de Ehl-i Beytimdir. Kuran ve Ehl-i Beytim, kiyamette havzin basinda bana kavusana kadar birbirinden ayrilmayacaktir
buyurmustur. (ibnu Kesir, Tefsir, Vii, 201. (Riyad, 1997))

Müfessirlerin imami Fahruddin er-Râzî (rah.) demistir ki:

Resûlüm onlara de ki: Ben bu davetime karsilik olarak sizden bir karsilik ve ücret beklemiyorum; sadece yakinlarima sevgi göstermenizi istiyorum
âyet-i kerimesi (sûrâ/23) Resûlullahin (s.a.v) Eh-i Beytini ve Ashabini sevmenin vacip olduGunu göstermektedir. Allah Resûlü (s.a.v) sahih hadislerinde:
Fatima benden bir parçadir; onu üzen beni de üzer
(ibnu Kesir, Tefsir, Vii, 201) buyurmus, Hz. Aliyi, Hasan ve Hüseyini sevdiGini belirtmistir. Efendimizin sevdiGi kimseleri sevmek, bütün ümmete vaciptir. Sonra, her namazin sonunda Hz. Peygamberin Ehl-i Beytine salât ve selâm okunmasi, bütün ümmete emredilmistir. Bu büyük bir makamdir; onlardan baska hiç kimseye nasip olmamistir. Bütün bunlar gösteriyor ki, Hz. Peygamberin Ehl-i Beytini sevmek vaciptir.

Yukaridaki âyetin içine Efendimize iman ve itaat eden bütün Sahâbe-i Kiram da girmektedir. Onlar da Efendimizin yakinlaridir. Kisaca, Ehl-i Beyti ve Ashâb-i Kirami sevmek vaciptir.

Bir hadiste: Eh-i Beytim Nûhun gemisine benzemektedir. Ona binen kurtulur; binmeyen suda boGulur
buyrulmustur. Bir diGer hadiste ise: Ashabim yildizlar gibidir; hangisine tâbi olursaniz doGru yolu bulursunuz buyrulmustur. su anda bizler, ilâhî teklif denizinde bulunuyoruz. Bu arada süphe ve sehvet dalgalan da devamli bize çarpip durmaktadir. Denizde giden bir kimsenin iki seye ihtiyaci vardir. Birisi, kusuru bulunmayan ve içine su geçilmeyecek sekilde saGlam bir gemi.

DiGeri de, yön tayin edecek açik parlak yildizlar. Bir kimse saGlam bir gemiye biner ve parlak yildizlarla yönünü belirlerse, hedefine selâmet içinde ulasir. Bunun gibi, biz ehl-i sünnet cemaati da, Hz
Peygamberin Ehl-i Beytinin muhabbet gemisine bindik ve gözlerimizi hidayet semasinin yildizlan olan Ashâb-i Kirama diktik; böylece yol aliyoruz. Bu durumda Allah Teâlâdan ümidimiz bizleri dünya ve âhirette selâmete ulastirmasidir. (Râzî, Tefsir-i Kebir, XXVii, 143.)

imam safiî (rah.) baska bir sözünde Ehl-i Beyt sevgisinin farz olduGunu söyle dile getirir:

Ey Resûlulllahin Ehl-i Beyti! Sizi sevmek bize farzdir. Allah indirdiGi Kuran;da böyle emretmistir. Size salât okumadan namaz kilanin namazinin kabul olmamasi, sizin için en büyük bir övünç kaynaGidir ve bu size kâfidir. (Muhammed Afif ez-Zabî, Divânus-sâfii, 72)

Allah ve melekleri devamli Peygambere salât ediyor; ey müminler siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.
(Ahzab/56.)Âyeti nazil olunca, Ashabtan bazilari, Rasûlullah (s.a.v) Efendimize gelerek:

Yâ Rasûlellah! Size nasil selâm vereceGimizi biliyoruz, fakat size, Ehl-i Beytinize nasil salât okuyalim? diye sordular. Efendimiz (s.a.v) söyle buyurdu:

söyle deyin:

Allahim! Efendimiz Muhammede ve onun âline (ailesine ve zürriyetine) salât et. Peygamberin ibrahime ve âline salât ettiGin gibi. Allahim! Efendimiz Muhammede ve onun âline (ailesine ve zürriyetine) bereket ihsan et, onlari mübarek kil. Peygamberin ibrâhime ve âline bereket verdiGin gibi.
(Buhârî, Ehâdisül-Enbiyâ, 10; Müslim, Salat, 65-69.)

Bu ayet ve hadislerden hareketle imam safiî (rah), namazin son oturusunda Efendimize salât okumayi namazin farzlarindan saymistir. Getirilecek salâtin en kisasinin, tercih edilen görüse göre Allahümme salli alâ Muhahemmedin ve âlihiolduGu belirtilmistir. (sirbînî, MuGnil-Muhtâc, i, 270 (Beyrut, 1997. Tahriçli Baski); Zuhaylî, el-Fikhul-islâmî ve Edilletühû, i, 670.)Yukarida geçen sözle bu kasdedilmistir.

Meshur sair Ferazdak, Ehl-i Beytten Zeynelâbidini tanitirken bir beytinde söyle söyler: O öyle bir ailedendir ki, onlari sevmek din, onlara buGzetmek küfürdür. Onlara yakinlik kurtulus ve emniyettir. (Ebû Nuaym, Hilyetül-Evliyâ, iii, 139; ibnu Hacer el-Heytemî, es-Savâikul-Muhrika, ii, 574)

AHiR ZAMANDA GELECEK VE iSLÂMiN iZZETiNi ÂLEME GÖSTERECEK OLAN Hz. MEHDÎ DE (a.s) EHL-i BEYTTEN BiR ZAT OLACAKTiR

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

Dünyada kiyametin kopmasina bir gün de kalsa, muhakkak Allah o bir günü Uzatacak ve benim Ehl-i Beytimden birisini ortaya çikaracaktir. Onun ismi benim ismime, babasinin ismi de babamin ismine uyar. Daha önce zulüm ve haksizlikla dolu olan yeryüzünü adaletle doldurur.
(Ebû Dâvud, Kitâbul- Mehdî, 4; Tirmizî, Fitcn, 52.)

Mehdî benim sulbümden Fâtimanin evlâtlarindan gelecek birisidir. (Ebû Dâvud, Kitâbu;l- Mehdî, 6; ibnu Mâce, Fiten, 34)

;Mehdî benim Ehl-i beytimdendir; o açik alinli ve kivrik burunludur. Daha önce zulüm ve haksizlikla dolu olan yeryüzünü adaletle ve doGrulukla dolduracak ve yedi sene hüküm sürecektir.(Ebû Dâvud, Kitâbul- Mehdî, 6.)

Âhir zamanda Ehl-i Beytimden çikacak ve müminleri toplayacak olan kimseye yardim etmek, davetine uymak her mümine vaciptir.
(Ebû Dâvud, Kitâbu-Mehdî, 12; Ali Nasif, et-Tâc, V, 344)

Ehl-i Beytim yeryüzündekiler için bir emniyettir. Onlar gidince, yeryüzündekilerin sonu gelir; kiyamet kopar.
(Taberânî, el-Mucemu;s-SaGîr, no: 318, el-Evsat, iV, 204.)

MANEVÎ NESEB VE iMAN BAGi iLE RASÛLULLAH (s.a.v) EFENDiMiZE BAGLi OLAN MUTTAKiLER DE EHL-Î BEYTTEN SAYiLMisTiR. ONLARi SEVMEK TE VACiPTiR

Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmustur ki:

Bütün muttakiler, Muhammedin âlidir (ehl-i beytidir.) (Ali el-Muttakî, Kenzül-Ummâl, iii, 89; (No:5624); Heysemî, Mecmauz-Zevâid, X,
269.)Ehl-i Beytimden bazilari kendilerinin bana insanlarin en evlâsi (en sevgilisi) olduGunu düsünüyorlar. Hâlbuki durum öyle deGildir. süphesiz benim içinizdeki dostlarim, muttakilerdir. Onlar (nesep ve yer olarak) kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, deGismez. (Taberânî, el-mucemus-SaGîr, no: 318, Deylemî, Müsncd, i, 287 (No:904))

Rasûlullah (a.s), Muaz b. Cebeli Yemene gönderirken, onunla birlikte uGurlamaya çikti. Kendisine tavsiyelerde bulundu. Muaz (r.a) binekte, Rasûlullah (a.s) ise yerde yaya yürüyordu. UGurlama yerine geldiklerinde Efendimiz(a.s):

Yâ Muaz! Belki bu seneden sonra benimle burada karsilasip görüsemeyeceksin!
buyurdu. Rasûlullah (a.s)in ayriliGindan (ve bu isaret yollu vefat haberinden) dolayi Muaz (r.a) aGladi. Sonra Rasûlullah (a.s) geri dönüp, Medineye yönelerek:

Benim için insanlarin en evlâsi (en yakini) her kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, muttaki olanlardirbuyurdu.( Ahmed, Müsned, V, 235; Ali el-Muttakî, Kenz, iii, 91.)

Allah Resulüne olan sadakati ve sevgisi iran asilli Selman-i Fârisî Hz.lerini Ehl-i Beytin içine katmistir. Selman (r.a) islâma girisiyle ve Hendek harbindeki ince siyaseti ile bütün ashabin gönlüne girmisti. Muhacirler: Selman bizdendir.diye onu kendileri gibi görmüslerdi. Ensâr ise: Hayir, aslinda Selman bizdendir. diye ona sahip çikmak istemislerdi. Allah Resûlü (s.a.v) bizzat araya girdi ve: Selman bizdendir; Ehl-i Beytimizdendir
(ibnu Sad, Tabakât, iV, 83; Muhammed es-sâmî; Sübülü1-Hüdâ, iV, 365.) buyurarak, onu has dairenin içine aldi; kiyamete kadar hayirla anilacak grubun içine katti.

iman, sevgi ve takva yolunda hizmet ile herkes bu sereften bir derece pay sahibi olabilir. Bu kapi herkese açiktir. Allahin dostlari ancak muttakilerdir. (Enfal/34) âyeti nazil olunca, Hz. Resûlullah (s.a.v): Benim dostlarim ancak muttakilerdir.
(Hâkim, Müsterdek, ii, 328; ibnu Kesir, Tefsir, iV, 51) buyurarak, isin esâsinin iman ve takva olduGunu belirtti.

Bir kimse, hem Allah Resûlünün temiz nesebine, hem de edebine vâris ve sahip olursa, o nur üstünü nur olur. Böyle olduGu için, geçmiste ve günümüzde, takva imamliGini en liyakatli sekilde temsil eden onlar olmuslardir. Yani, irsad kutubluGu, Ehl-i Beytin serefli mensubu ariflere nasib olmustur. Bu, Allah Rasûlünün (s.a.v) kiyamete kadar devam eden nübüvvetinin bir tezahürüdür. Velâyet, nübüvvet mucizesinin bir devamidir ve bu nur en parlak sekilde o nübüvvetin sahibi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin evlâtlarinda zuhur etmistir ve hâlen de etmektedir.

Allahim! Bizi Ehl-i Beyt sevgisiyle yasat ve o sevgi içinde hasret. Bizi takva ile sereflendir; rizâ ve cemâlinle sevindir. Âmîn, bi hürmeti Seyyidi 1-Mürselîn. Velhamdü lillahi Rabbilâlemin.

nice gözler perdeliyken, onların gözleri açıktı,
dünyayı ittiler, ellerinin tersiyle,
Resülallah uğruna feda ettiler herşeylerini,
güzel eylediler, baki hayatlarını.
www.nasihatler.net

Kaside-i Nakşi

1) — Nakşı taifesi, haddinden fazla meşgul bir taifedir. Zira bu daire -dünya- içinde başları pergel gibi iş üstündedir. (Daima hizmet üzerine eğilmektedir.)

2) — Hepsi tek bir dairenin merkezi etrafında toplanmışlardır. Yine top-yekün bir pergelin deveranından -kaderin tasarruflarından- haberdardır­lar.

3) — Onlar, (kalpler üzerinde) nakış yapanlardır. Fakat her nakşa bağlı değildirler. Çok ma´rifetli oldukları için her lahza başka bir nakış ele alırlar.
4) — Her an Bukalemunvari başka bir renktedirler. -Sık sık manevi hal ve makamları değişir- Yalnız garip olanı şudur ki, her iki cihanın ren­ginden nefret ederler. (Çalışmaları, ne dünyayı amaçlıyor. Ne de ahireti, sadece Rıza-i ilahîyi kazanmak gayesiyledir.)

5) — Her ne kadar zahirde avam ve düşman gibidirlerse, bâtında ve manâda havas ve dostturlar.

6) — Aslında Nil nehrinin suyu gibidirler. Kıptî´nin ağzında ise, kana dö­nerler. Çan gibi hafiftirler. Hz. İsa´nın merkebi (merkep karakterli kim­seler) üzerinde ise yüktürler, ağırdırlar.

7) — Her ne kadar cilalanmış ayna gibidirlerse de fakat Habeşliler -kötü insanlar- için pastırlar. Gerçi İbrahim Halil´in bahçesidirler. Fakat odun gibi kimseleri de ateşvarî yakarlar.

8) Entariyi giyerken ehl-i beytin gidiş ve tarzlarını hatırlatırlar. Riya­kârlar gibi mavi hırka giymezler.

9) — Bu zeki insanların prensipleri, kendilerini gizleyip belli etmemek-dir. Onlar settar -setr edici- olan Allah´ın sıfatlan ile muttasıftırlar.

10) — Bu mevhum çokluğu koyu vahdette gizlemek istedikleri içindir ki, Allah´dan mağfiret taleb etmektedirler.

11) — Varlıkların çokluğu onlara bir te´sir yapamaz -vahdetten saptır­maz-. Çünkü onlar, kendilerini bu varlıkların menşeine -Allah´a- bağla­mışlardır. Rabtetmişlerdir.

12) — Soluklara değer verip boş yere harcamamak, bu şahlar gibilerin huyudur. Kendi nefeslerinin bekçiliğini yapmalarına rağmen iyi padişah­lardırlar.

13) — Sustukları vakit, misk göbeği gibidirler -Her tarafa güzel kokular yayarlar- Konuştukları zaman da yüz eczacının canını beslerler.

14) — Suskundurlar, fakat konuşunca papağan kuşu gibi hep tatlı ha­reketli ve tatlı- sözlü olurlar.

15) — Yıldızlar gibi hepsinin halveti, topluluktadır. -Topluluk içinde iken Hak´la beraberdirler- Vehakeza her meclisin mumu ve her pazarın -her hareketin- süsüdürler.

16) — Seyahatları vatan dahilindedir. Tıpkı hâle içinde oturmakta olan ay gibi. Bedenen durmakta olmalarına rağmen, yürekleri i´tibarı ile sa´y ve harekettedirler.

17) — Bu hızlı yürüyenlerin durumu, baş döndürücü bir hızla hareket etmeşine rağmen yerinde sabit sandığın dağların -yerin- durumuna benzer. Demek yürekleri dönük kimseler bu zatları da kendileri gibi dönük sanırlar.

1 8)Ehlüllâh, aşk kâbesine doğru yol alan bir kafiledir. O kafileye ku-mandanlık edenler de. bu kahraman nakşîlerdir.

19) — Nakşiler dünya ma´temhânesinde konakladıkları halde dokuz mavi perdeden -dokuz kat gökten- daha yüksek çadırlar kuranlardır.

20) — Her birisi cihan alanında birer emniyet şeddi -te´minatıdır. Bir dağ kadar büyük bir tenkide bile, bir saman çöpü kadar değer vermezler.

21) — Onlar safvet ve iyilik denizinde dosdoğru yüzen balıklardır. Nehir kenarında eğri büğrü yürüyen yengeçler gibi değildirler.

22) — Bu zatlar, aşka susamış kimselerin dudağında cana can katan aşk şarabıdırlar. Vesveseli insanların elinde ise, avuçta sıkılan altınlardır

23) — Tertemiz gözlere sahiptirler. Hatta, saf ve temiz gözlerin nurlarıdırlar. Dindarların önderi, dinin de tacıdırlar.

24) — Bu dünyada Çenab-ı Hakkın mahbublarıdırlar. Fakat Mansur-u Hallaç gibi kavgayı da istemezler.

25) — Ma´rifet hurması onlara vücut ağacından yetişir. Ey rabbim, bu taife ne kadar şanslı bir taifedir.

26 - 27) — Mevlana Çelâleddin-i Rumi´nin baha biçilmez gazellerinden her bilginin hayranlık duyduğu yedi tane beyti, bu kasideye dere ediyorum. Zira o yüce insanların medhinde söylenen bu sözler, Ülker kümesi kadar şereflidir.

2 8)Kulağını sedef gibi aç ve tertemiz bulunan yüreğinde bu gazele yer ver. Çünkü yetkililer bu gazeli, bir inci dizisinden farksız görmektedirler.

29) — Düşün! bu dünyada iki, üç tane yankesici (kalpleri “çalanlar) vaı ki. ma´rifetleri ile ay´ın külahını başından alırlar. (Çok çetin işler başarırlar.)

30) — Zahirde sarhoş, gerçekte kalpleri uyanık iki, üç tane kurnazdırlar ki, feleği dahi bir kavga ile döndürürler.

31) — Maddî cesettedirler, fakat maddeye düşmandırlar. Dünyada ya­şadıkları halde, her iki cihanla da alâkaları yoktur.

32) — Canların da talip olduğu o perdeli sevgilinin aşıkıdırlar. Onun gü­zel gözleri gibi, mest ve gaddardırlar.

33) — işret meclisinin reisidirler fakat sen baş vermedikçe onlar sana sır vermezler. Şarap sunanlardır. Yalnız üzüm sıkmazlar.

34) — (Madde o kadar onlara musahhar ve muti´dir ki) avuçlarına top­rak alsalar, sarı altına döner. Geceleyin arpa da ekseler, gündüzün buğ­day biçecekler.

35) — Yiğitlik gösterip onların sohbetleri sayesinde insan ol. Zira ger­çek insan bunlardır. Geriye kalanlar ise, insanları yiyenlerdir.

36) — Ey Safi! (Müellifti lakabıdır.) Sen insanlığı onlardan öğren. Zira onlar basiret sa­hiplerinin göz bebeğidirler.

37) — Eğer şu göz bebeğinin nuru kimdir diye sorsan; el-cevap: Arifle­rin himmet bekledikleri zattır.

3 8) Ülkelerin ma´nevî önderi ve dünyanın şahı efendimiz Ubeydüllah-ı Ahrar´dır ki, onun umumî lütfünden her canlı faydalanmaktadır.

39) — O, tevhîd âleminde öylesine bir güneştir ki, bütün kâinat zerreleri onun penceresinden nur almaktadır.

40) — O, hür insanlar topluluğunun efendisidir. Dünya hükümdarları, onun kapısında kul ve hizmetçidirler.

41) — Ey dinin hamisi! Sen arzu ve istekler hususunda öyle bir kıblesin ki halk, gayr-ı ihtiyarî olarak her taraftan ona yönelmektedir.

42) — Köle olsun, hür olsun bu yoldakilerin tümü, senin vefalı kullarındır.

43) — Başlarını senin emirlerinin ipinden çıkaran cahiller, ahmaklık merasında bulunan yularsız merkeplerdir.

44) — (Seni dinlemeyen cahiller) kimi zaman dalalet sahrasının dibine düşmüşlerdir. Kimi zaman da, talihsizlik çölünde şaşırıp kalmışlardır.

45) — Senin ihsanından mahrum yaşayan bayağı kimseler, deniz kıyı­sında ciğeri susamış «balıkçıl» (Arapçada adı «malikül hazinidir. Cahiz´in anlattığına göre, bu kuş devamlı olarak sulara, nehirlere ve kaynaklara yakın yerlere konar. Suların kuruduğunu görünce son derece kederlenir, üzülür. Bazen de azalmasın diye, su içmez olur. Tabii ki bu süre uzayınca beyinsiz kuşta susuzluktan ölür.) kuşu´na benzerler.

46) — Baygınların sana devamlı bir incizabı vardır. Senin oltanın çengel iğnesine takılmış bulunan aşklar, balık gibi ızdırap çekmektedirler.

47-4 8) Ben senin denizinin balığıyım. Aynı zamanda senin medh-ü senalarınla doluyum. Tıpkı ağzına kadar değerli incilerle dolu bulunan sedefler gibi.

49) — Senin denizinde boğulan kimsenin şeref ve i´tibarı, artmaktadır. Sahilde kalanlar ise inci kabuğunun kırıntıları gibi değersizdirler.

50) — Bu ferah denizinde «safi», ebediyen gark olsun. Umarım onu, hiç bir vakit bu denizden çıkarmazlar.

www.menzil.net

Menzil’de bir gün…

MENZİLDE BİR GÜN

    Menzil de zaman bir başka geçer.
    Öğlenin sıcağı sabahın serinliğini almaya başladığında girersiniz menzil kavşağından.
    Köyün girişinde bir biriyle yükseklikte yarışan iki minare selamlar sizi
    Üçüncü minare tevazuyu temsil eder sonradan selam verir sultanına gelen sofilere.
    Arabadan indiğinizde sizin günahlarınıza kefaret gelecek sıcağını gönderir yüzünüze güneş.
    Eğer içinizde yanıyorsa o güneş kadar,işte o zaman güneş size tesir edemez.
    Zamanın mekanın sıcağın ehemmiyeti kalkar.
    Öğleyi beklersiniz.Öğlen geldiğinde bir sevinç kuşağı kalbinize sarılır.Heycanı tadarsınız sıcağın altında.
    Sultanı beklersiniz tüm heybetiyle.Sultan size sanki asr-ı saadeti hatırlatır.
    Bazen sultan Menzil de yoksa halifesi gelir namazı kıldırmaya.
    Gönül sultanını beklerken halifesini gören kalp tekrar şahlanır.Halifede sultanını görür sanki kalp.
    Gönülden namaz kıldırışı insanı cezbeder.Ötelere dilbeste olur gönül.Yelken açar bilinmezliğe.
    Geçmişini düşünür ne olacağını,neler yaptığını.Kayda değer bir şeyde bulamaz geçmişte.
    Yazık bana der nasıl da dalıyoruz dünyaya.
    Öğlen namazı bitince yeni bir heycan belirir kalbinde insanın.Markat yoluna çıkar kişi.
    Sultanların yanına,büyüklerin yanına,evlad-ı rasula ve sadat-ı kirama.
    İkindiye kadar dükkanlarda geçer hayat.Kimisi mübarek mescitte yatmaya gider.
    İkindi olduğunda sevda yüreğine düşer sofinin.
    Seydasına kavuşacağını haber alır bir kısmı.Bir kısmıda halifeyi bekler yine namazda.
    Yol açıldığında yine ümitvari gözlerle bakar kapıya.Gözler hasret kaldığı sultanı görmeyi özler.
    Kapıda ilk önce halifeler gözükür.Ağızlar kalplere dayalı cezbeye hazırdır artık.
    Ne zaman görünürse sultan sanki patlayacak bir bombayı andırır halleri.
    Sofiler sağa ve sola yığıldığında kızıldenizi anımsatır.Sanki Musa asayı vurduda deniz yarıldı
    Sultan da bu yoldan Musa timsali heybetle geçer halifelerden sonra.
    Sultanın selam vermesiyle pimi çekilir sanki sofilerin.Hepsi olan gücüyle alır selamı.
    Sultan geçtikten sonra arkadan firavunlar gelmesin dermişcesine kapanır bir birine insanlar.Açılmaz bir kilit olurlar sanki.
    İkindi bittiğinde herkesin gözü ön saftadır.davet var hatme-i hacegana.Hatme yapılır koca camide.
    Hatme bitince sultana koltuk hazırlar birisi.
    Sultan elini verir sofilerine herkes eline kilitlenir sultanın.Elini görür birtek gözler.
    Eline sarılanlar hem öpüp hem koklamaya hemde yumuşaklığını hissetmeye çalışırlar.
    Sultan kaşını bile çatmaz kimseye.sultanın halinden anlayan vekiller ikaz gönderir kendini kaybeden sofilere.
    Sonra Gavsın elinden nasibini alanlar camiden çıkarlar.Gavs yolculara tevbe vermektedir.Yorulma bilmez ellerini ipe dolar.
    Sanki her söylediği tevbede bize bir nasihat verir.Söz alır sofilerden bir daha yapmayacaklarına dair yaptıkları hataları.
    Akşam olduğunda artık dışarıda saf tutar cemaat.Öncelikle sultanın geçeceği yere oturur sofiler.
    Akşam ezanı bittiğinde herkes yavaş yavaş toplanır.Ve ayağa kalkar cemaat.Kapıdan sultanın gelmesini beklerler.
    Sultan gelirken sofiler yine kendinden geçer.Bir heybet görürler tam ihtişamıyla.
    Serin havada kılınan namazda insanların duyguları değişir.Sanki dünyayı menzil köyü gibi görmeye başlar insanlar.
    Akşam bittiğinde tevbe verilmeye başlanır.Yatsıya kadar devam eder tevbe.Tevbe alan vekilin yanına koşar.
    Henüz vekilden talimatı alınca yatsı okunur.İçten okunan ezan insanı ruh alemine taşır.
    Yatsıda bitince sultan evine doğru yol alır.Herkes ayağa kalkar ve onu uğurlar.
    Sofiler artık talimatı uygulamak için biraz zamanın geçmesini beklerler.
    Ve banyo sırasına girer sofiler.Banyoda suyun altına girenler bilirler.yukarıdan akan suyla vücutları serinler.
    Banyodan çıkınca konuşma orucuna başlanır.Etrafta hep işaretle anlaşan kişiler boy gösterir.
    Sabah olunca herkes kalkar.Hemen,herkes avluya yönelir.Kimisi uykunun tesirindedir.Kimiside kalkıp teheccüt kılmaya başlamıştır bile.
    Sultan kapıda görününce herkes ayağa kalkar.Uyuklayanların uykusu gider.Pür dikkat sultana bakarlar
    Onun rahmet pınarı kaynaklı gözlerini yudumlar,nazarlarını gözleriyle ab-ı hayat gibi içerler.
    Seyda geldiğinde selam verir.Tevbeli olanlar selamı almak isterler fakat bir engel vardır boğazlarında.
    Onlarda içlerinde depremler yaparcasına alırlar selamı.Ve sabah namazıda kılınır.
    Sabah namazından sonra kimisi tesbihini çeker kimiside gecenin yorgunluğunu atmak için avluya yatar.
    Sabah olduğunda artık ayrılma vakti gelmiştir.Hiç kimse ayrılmak istemesede uğurlar onları üç tane arşa yükselen minare.
    Ve kendi kendine söz verir her ayrılan menzilden “nasipse seneye…”

    alıntıdır(mezil net)

Tasavvuf samimiyet ister

TASAVVUF, SAMİMİYET İSTER, SAHTE İSMİ KABUL ETMEZ

http://baskabahar.files.wordpress.com/2008/05/f5afbc681ce8420616b72f2d2970c5121.jpg

Allahu Teala’ya sonsuz hamd olsun! O, bizlere, “mümin” ve “Müslüman” ismini vermiştir; fakat, bu ismin hakkının verilmesini istemekte ve bizleri şöyle uyarmaktadır:

“İnsanlar, denenmeden, sadece “iman ettik, mümin olduk” demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar.”(Ankebût 29/2.)

Allahu Teala, için ve dışın bir olmasını istemektedir. Sözü ile işi birbirine uymayan, kalbinden iman etmediği halde, diliyle müslümanım diyenleri şöyle kınamaktadır:

“Bazı insanlar: “Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; sonra da içlerinden bir kısmı yüz çeviriyor. Bunlar, mümin değillerdir.”(Nûr 24/47.)

“Bedeviler “inandık, mü’min olduk” dediler. De ki: Siz henüz iman etmediniz, öyle diyeceğinize “Biz boyun eğdik, teslim olduk” deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi.”(Hucurât49/14.)

Ayrıca, Hz. Resûlullah’a (s.a.v) ümmet oluşumuzun da bir hakkı vardır. Ona yakınlığın ve sevilmenin tek yolu, imandan sonra takvadır. Nesebin ve hasebin bu sevgide bir etkisi yoktur. İşte Rahmet Peygamberi’nin (s.a.v) beyânları:

“Bütün muttakîler, Muhammed’in âlidir.”(Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, no: 318, el-Evsat, IV, 204. (No: 3356); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 269.)

“Aile çevremden bazıları kendilerinin insanlar içinde bana en yakın ve en sevgili olduğunu düşünüyor. Halbuki durum öyle değildir. Şüphesiz içinizdeki gerçek dostlarım, muttakîlerdir. Onlar (nesep ve yer olarak) kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, değişmez.”(Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, no: 318; bkz: Buhârî, Edebü’l- Müfred, No: 896. Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 882.)

Resûlullah (a.s) Efendimiz, Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken, onunla birlikte uğurlamaya çıktı. Kendisine tavsiyelerde bulundu. Muaz (r.a) binekte, Resûlullah (a.s) ise yerde yaya yürüyordu. Uğurlama yerine geldiklerinde Efendimiz(a.s):

“YaMuaz!
Belki bu seneden sonra benimle burada karşılaşıp görüşemeyeceksin!” buyurdu.

Resûlullah’ın ayrılığından ve bu işaret yollu vefat haberinden dolayı Muaz (r.a) ağladı. Sonra Resû-lullah (s.a.v) geri dönüp, Medine’ye yönelerek:

“Benim için insanların en en yakını ve en sevimlisi her kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, muttakî olanlardır” buyurdu.(Ahmed, Müsned, V, 235; ibnu Hıbbân, Sahih, II, 414-415.)

İnsan insaflı olmalıdır; birilerinin ona sûfî, mutasavvıf, mürid, salih, kâmil, muttakî, alim demesine aldanmamalıdır. Bahsedilen sıfatlar kendisinde yoksa, varmış gibi davranmamalıdır. Allah korusun, insan bir şeyi iddia eder de ispat edemezse, hem Hakk, hem halk indinde rezil olur.

Velilerin terbiyesine girmek ve onların bir parçası olmak gerçekten çok şerefli bir şeydir, ama, bakınız bir arif ne diyor:

“Mürid, şeyhi ile övünen kimse değildir; gerçek mürid, mürşidinin kendisiyle övündüğü kimsedir.”(Şa’rânî, el-Envâru’l-Kudsiyye, I, 200.)

İmam Şaranî’nin mürşidi İbrahim ed-Dusûkî (k.s), gerçek bir müridin hâlini şöyle anlatıyor:

“Kim iffetli, şerefli ve temiz ahlaklı değilse, o benim evladım değildir, bizzat sulbümden gelse bile. Kim de, dinin hükümlerine, tarikatın edeplerine sarılır, günahlardan sakınır, zühd, vera ve az yemeyi elde ederse, o benim hakiki evladımdır, isterse dünyanın öbür ucundan gelen birisi olsun.”(Şa’rânî, a.g.e, I, 99.)

Hak yolcularını birbirine bağlayan tek sebep ve manevî nesep, ilâhî sevgidir. Bu sevginin fiillerdeki ispatına takva deniyor ve ‘ben Allah Teala’yı seviyorum’ diyenlerden, sadece ihlas ve takva isteniyor. Bunlar olmadan, ulaştım zannedilen her şey yalan veya noksandır. Ariflerin sevgisi, ilâhî sevgiye tabidir. Bir kul, Cenab-ı Hakk’a ne kadar sevilirse, ariflerin gönlünde de o nispette sevilir. İşi zorlaştırmak, ümidimizi kırmak için değil; sadece kalbimizi canlandırmak ve bir gerçeğe gözümüzü açmak için bunları hatırlatmak gerekiyor.

Nakşi yolunun piri Şah-ı Nakşıbend’e (k.s) (791/1388): “Hazretinizin silsilesi nereye kadar ulaşıyor?” diye sorulduğunda; şu manâlı cevabı vermiştir:

“Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz!”(Câmî, Nefahâtu’l-Üns, 532 (Marifet yay. ist. 1995))

Tâhirü’l-Mevlevî (1371/1951) bu cevapla verilmek istenen inceliği şöyle açıklar:

“Herkes Allah için yaptığı amele baksın, mensup olduğu silsileye veya sahip olduğu mevkiye güvenip amelden geri kalmasın, şekillere takılmasın.”(Tâhirü’l-Mevlevî, Mesnevî Şerhi, I, 75.(ist. 1971))

Seyyid Sıbğatullah el-Ervâsî (k.s) demiştir ki: “Bu sâdâtın asıl evladı, onların manevî mirasını (ilâhî aşk, Rabbânî edeb ve Kur’ân ahlâkını) alandır, zahiren evladı olanlar değil. Birine mensup olmaktan maksat, manevî intisaptır. Yani onun yolundan gitmektir. Şekil olarak mürşitle beraber olmaya itibar edilmez.”(Seyyid Sıbğatullah, Minah, 70.)

Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin kızı Fatma’ya (r.ah) yaptığı şu uyarı, her insanı gafletten uyandırmaya yeter:

“Ey Fatmal Kendini ateşten kurtaracak amellere sarıl. Bil ki ben, Allah’tan gelen bir şeyi senden giderememe”(Buhârî, Vasâya, 11; Nesâî, Vasâya, 6; Dârimî, Rikak, 23.)

Efendimiz (s.a.v), kızının peygamber kızı olmasına değil, salih amellere yönelmesini ve güvenmesini tavsiye etmiştir. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin bir diğer uyarısı da şudur:

“Kötü ameli kendisini hayırlardan geri bırakan kimseyi, nesebi ileri geçiremez!”(Ebû Dâvud, ilim, 1; Tirmizî, Kur’an, 10; ibnu Mâce, Mukaddime, 17.)

Bu inceliği bilen büyük müceddit İmam Rabbânî (k.s), manevî terbiye yoluna girenleri şöyle uyarır:

“Ameli bırakıp veya amelde gevşek davranıp meşayıhın ruhaniyeti ve istimdadı bize yeter düşüncesi ile aldanmamak gerekir.”(İmam Rabbani, Mektûbât, I, 148. Mek.)

Kulluğun aslı, sevgi ve irade ile Yüce Mevla’ya ibadet yapmaktır.

Kulluk ölene kadar devam eder. Herkes kendi amelinden sorumludur.

Kâmil mürşitler, güzel kullukta insanlara örnek ve kuvvet olurlar; zayıf kalplere destek verir; içindeki sönmüş sevgiyi canlandırırlar.

Tasavvuf, cemaat hâlinde ve birlik içinde Allah yolunda yürümektir.

Tasavvuf, topluca tövbe etmektir. Tasavvuf, topluca Yüce Allah’ı zikretmektir.

Tasavvuf, topluca hakka yönelmek ve birbirini hak yolunda desteklemektir.

Tasavvuf, bir kâmil mürşid nezaretinde topluca Yüce Allah’ın ipine yani dinine, Kur’an’a, sünnete, takvaya ve ihlasa sarılmaktır.

Tasavvuf, nefis ve şeytan düşmanına karşı mümin kardeşleriyle bir olup, imanını, dinini ve edebini muhafazaya çalışmaktır.

Tasavvuf, Allah için birbirini sevmek ve bu sevginin gereğini yerine getirmektir.

Tasavvuf, Yüce Sevgili için yaşamak ve O’nun rızası için canını vermektir.

Tasavvuf ancak tadarak anlaşılacak ilahî bir nimet ve saadettir.

www.Menzil.Net

www.nasihatler.net

Namaz sureleri ve Türkçe mealleri


Okunuşu: Allah(cc)ülailahe illa hüvel hayyül kayyum, late’huzühu sinetün vela nevmün,
lehu mafissemavati ve mafil ardı, men zelleziy yeşfe-u ındehu illa biiznih yalemü mabeyne eydiyhim
vema halfehüm vela yühıtune bişey’in min ılmihı illa bimaşae, vesia kürsiyyühüssemavati vel’arda vela
yeudühu hıfzuhüma vehüvel aliyyül azim.

Anlamı: O’ndan başka ilah olmayan Allah(cc), hay ve kayyumdur (ezel ve ebedidir). O’nu uyuklama ve uyku tutmaz.
Göklerde ve yerlerde olan şeyler O’nundur. İzni olmaksızın O’nun yanında şefaat eden yoktur.
Halkın önünde ve arkasında olanı (istikbal ve maziyi) bilir. İnsanlar O’nun ilminden, O’nun isteğinden başkasını ihata edemezler.
Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O’nu (Cenab-ı Ecelli Ala’yı) yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür.

Fatiha Sûresi

Okunuşu: Elhamdü lillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în,
İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtellezine en’amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
 
Anlamı: Hamd, âlemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve Din Günü’nün sahibi olan Allah(cc)‘a mahsustur.
(Allah(cc)ım!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin,
gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir.

Fil Sûresi

Okunuşu: Elem tera keyfe fe’ale rabbüke biashâbilfîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl.
Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehüm ke’asfin me’kûl.

Anlamı: (Ey Muhammed             ! Kâbe’yi yıkmaya gelen) Fil sahiblerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı?
Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.

Kurayş Sûresi

Okunuşu: Li’î lâfi Kurayş’in. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya’büdû rabbe hâzelbeyt.
Ellezî et’amehüm min cû’in ve âmenehüm min havf.

Anlamı: Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır.
Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kâbe’nin Rabbine kulluk etsinler.

Mâun Sûresi

Okunuşu: Era’eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu’ulyetîm. Ve lâ yehüddü alâ ta’âmilmiskîn.
Feveylün lilmüsallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. Ellezîne hüm yürâûne. Ve yemne’ûnelmâ’ûn.

Anlamı: (Ey Muhammed           !) Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur.
Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar kıldıkları namazdan gâfildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri (ödünç) dahi vermezler.

Kevser Sûresi

Okunuşu: İnnâ a’taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel’ebter.
 
Anlamı: (Ey Muhammed          !) Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir. Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
Doğrusu adı, sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.

Kâfirûn Sûresi

Okunuşu: Kul yâ eyyühel kâfirûn. Lâ  a’büdü mâ ta’büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd.
Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Leküm dînüküm veliye dîn.

Anlamı: (Ey Muhammed         !) De ki: Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız.
Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

Nasr Sûresi

Okunuşu: İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh. İnnehû kâne tevvâbâ.

Anlamı: (Ey Muhammed        !) Allah(cc)‘ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah(cc)‘ın dinine akın akın girdiklerini görünce,
Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.

Tebbet Sûresi

Okunuşu: Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb. Mâ eğnâ anhü mâlühû ve mâ keseb. Seyeslâ nâren zâte leheb.
Vemraetühû hammâletelhatab. Fî cî dihâ hablün min mesed.

Anlamı: Ebû Leheb’in elleri kurusun; kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşe yaslanacaktır.
Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.

İhlas Sûresi

Okunuşu: Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.

Anlamı: (Ey Muhammed      !) De ki: O Allah(cc) bir tektir. Allah(cc) her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır.
O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.

Felak Sûresi

Okunuşu: Kul e’ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri ğasikın izâ vekab.
Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.

Anlamı : (Ey Muhammed     !) De ki: Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden,
düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.

Nâs Sûresi

Okunuşu: Kul e’ûzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs.
Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs.

Anlamı: (Ey Muhammed    !) De ki: İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden,
insanların Tanrısı, insanların hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah(cc)‘a sığınırım.

www.dervisler.net
 

Mustafa Cihat-Gül Sultan

linkler

Emrullah Coşkun-Sultanım

http://www.dosya.cc/emrullahcoskun-sultan_m.mp3.html

Yuşa-Al beni yanına

http://www.dosya.cc/yu_a-albeniyan_na.mp3.html

Mehmet Krakuş- Sultana bel bağla
http://www.dosya.cc/10.Sultanabelba_la.mp3.html

Yeşil ördek olsam Menzil Köyünde

http://www.dosya.cc/ye_il_rdek.wma.html

Kurban olayım

http://www.dosya.cc/08Kurban_nOlay_m.mp3.html

Emrullah Coşkun - Nazarı kalbime

http://www.dosya.cc/Emrullahcoskun-nazar_kalbime.mp3.html

Yuşa - Kainat incisi
http://www.dosya.cc/yu_a-kainat_nincisi.mp3.html

Dertli dolap

http://www.dosya.cc/detlidolap.mp3.html

Mustafa Kalyoncu -Sen gönüller sultanısın

http://www.dosya.cc/MustafaKalyoncu-SenG_n_llerSultan_s_n.mp3.html

Muhabbet ilahileri-Neylesin senin ile

http://www.dosya.cc/seninile-dervisler.net.mp3.html

Çağırayım mevlam seni

http://www.dosya.cc/_a__ray_mmevlamsenidervisler.net.mp3.html

Cengiz çelikel- Affet yarabbim

http://www.dosya.cc/Cengiz_EL_KEL-AffetYaRabbim-Dergah.mp3.html

İsmail Beyhan- Seydanın dervişleri

http://s3.dosya.cc/ismailbeyhan-Seydan_nDervisleri.mp3.html

Annem- Mesut Şimşek

http://www.dosya.cc/d_nr_yag_rd_m-annem.mp3.html

Mustafa Kalyoncu

http://www.dosya.cc/MustafaKalyoncudervisler.net.rar.html

Kapının köleliği evladır sultanlıktan- Mustafa Kalyoncu

http://www.dosya.cc/oncu-Kap_n_nK_leli_iEvlad_rSultanl_ktan.mp3.html

Cengiz Çelikel- DERGAH

http://www.dosya.cc/Cengiz_EL_KEL-AffetYaRabbim-Dergah.mp3.html

Dilaver Selvi

http://s3.dosya.cc/001B-DilaverSELV_.mp3.html

Dilaver Selvi 2

http://s3.dosya.cc/000A-DilaverSELV_.mp3.html

Uğur ışılak- Erenlerin sofrasında

http://s3.dosya.cc/u.isilak-ernlerinsofras_nda.mp3.html

Uğur Işılak- Yıllarıma vay

http://s3.dosya.cc/u.i_ilak-y_llar_mavay.mp3.html

Uğur Işılak -Gemileri Yakıyorum

http://s3.dosya.cc/u.isilak-gemileriyak_yorum.mp3.html

 

http://s3.dosya.cc/u-isilak-konusandiliolsusancanlar_n.mp3.html

http://s3.dosya.cc/aglad_istanbul.mp3.html

http://s3.dosya.cc/ugurisilak-menzilevar_l_r.mp3.html
http://s3.dosya.cc/yaral_y_m.mp3.html
http://s3.dosya.cc/ugurisilak-can_nolay_m.mp3.html

http://s3.dosya.cc/nak_idergah_.mp3.html

Mustafa Tuncer-Nakşi dergahı

http://s3.dosya.cc/uslanmad_n.mp3.html

http://s3.dosya.cc/endertekin-yaland_nya.mp3.html
http://s3.dosya.cc/muzafferg_rler-sultan_m.mp3.html

Mustafa Büyükaslan-Kaza namazlarını

http://s3.dosya.cc/kazanamazlar_n_.mp3.html

 

http://www.dosya.cc/SERDARTUNCER-SAK_.mp3.html

http://www.dosya.cc/senyoktun-muratg__ebakan.mp3.html

http://www.dosya.cc/Fatihk_saparmak-senibuldum.mp3.html

http://www.dosya.cc/ferditayfur-aydogdu_zerimize.mp3.html
http://www.dosya.cc/sultan_m-muratg__ebakan.mp3.html

http://www.dosya.cc/serdartuncer-u_ur___lak-t_vbe.mp3.html

Suskunlar meclisi

Bir zamanlar İran’da bilginler ve şairler, “suskunlar meclisi” adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı. Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu arttırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı.
O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Camî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi. Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.

Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Camî oraya layık bir bilgindi ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı. Yeni bir üye için yer yoktu.

Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Camî’ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar cevabın manasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı.

Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler. Başkan listeye Molla Camî’nin adını ekledi. Otuz sayısının önüne bir sıfır koyarak, 300 yazdı. Bununla Molla Camî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu.

Listenin son şekli Molla Camî’ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu. Yani 030 yazdı. Alçak gönüllü Molla Camî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu. Diğer üyeler bunu görünce, saygı ve hayranlıkları bir kat daha artmış olarak suskunlar meclisinin yeni üyesini selamladılar.
menzil.net

İndirebileceğiniz Fon müziği linkleri

« Önceki girişler